27 Eylül 2018

Toplumsal ekonomi ne demektir?

Kapitalizmin; sadece siyasi olarak kararların ekonomiyi yönlendirmesi veya liberalizmin ileri sürdüğü gibi zenginlikler analiziyle değil, aslında toplumsal ekonominin gelişimiyle büyüdüğünü, tarihi zamanlarda, izleyip durduk

Mahfi Eğilmez’in (26 Eylül 2018 tarihli) 15. yüzyılda Çin nasıl dünyaya açıldı  ve sonra kapandı üzerine yazısı, ilginç bir şekilde, günümüz kapanamaya başlayan toplumsal ekonomilerine bir örnek oluşturmakta. Politik ekonomi yerine, toplumsal ekonomi kavramını tercih ediyorum; çünkü kapanmanın toplumsal alandaki iç çelişkilerle ve hakim sınıf fraksiyonlarının kendi aralarındaki mücadelesiyle alakalı olduğunu hatırlatmak niyetindeyim. Sosyal alandaki güçler ilişkisini öne çıkarıp, kültürel ve siyasi olanın direkt olarak ekonomik ve politik rasyonaliteyle alakalı olmadığı üzerine dikkat çekmek istiyorum.  

15.yüzyılın başlarında Çin’in ekonomik rasyonalitesinin aslında sembolik bir rasyonalite olduğu birçok araştırmacı tarafından öne sürülmüş vaziyettedir. Batılı toplumların kapitalist rasyonalitesinin ekonomi politik olduğunu, yani politikanın öne çıktığı bir rasyonalite olduğunu ileri süren Louis Althusser Marksizm açısından 1960’lı yıllarda büyük bir yeniliği ortaya çıkarmıştı; çünkü rasyonalitenin ardında yatan şey ekonomik olandan çok politik olanın üst-belirlemesiydi.

Çin toplumu ve bilimi üzerine onca yıl cilt cilt kitaplar yazmış ve organize etmiş Britanyalı biyo-kimyacı Joseph Needham’ın (1900-1995) çalışmaları “Çin’in neden kapitalizme geçemediği ?” üzerine bir takım tezler ileri sürmüştü. Buna göre, Çin uzak deniz ticareti için her türlü öğeye sahip olmasına rağmen neden dünya ticaretini ele geçiren Batı’da yaşanmış olan bir kapitalizme sahip olamamıştı? Pergel, barut, pusula ve üç direkli büyük gemileri yapma imkanlarına sahip olan Çin sarayı, aslında Needham’a göre, sadece eğlence için bunları kullanmaktaydı. Saray eğlencelerinde barut havai fişek gibi kullanılmakta, pusula deniz aşırı bir işleve sahip olmaktan çok eğlence için kullanılmaktaydı. 

Halbuki, deniz aşırı yolculuklar ve maceraları yaşayan Ming hanedanlığı dönemi hadım edilmişler kastından Müslüman Zheng He’nin amiralliğinde, binlerce gemiyle ve otuz bin askerle (Çin’de o dönemde 13.000 gemiden söz edilmekte) Çin Denizi’nden Hint Okyanus’una ve Afrika’nın doğu kıyılarına (Mozambik körfezi), Aden Körfezi’nden Mekke’ye kadar binlerce insan ile yedi deniz yolculuğu yapmıştır. Seyahatler, rasyonel olarak Çin hanedanlığının, yani Orta İmparatorluğu’nun gücünü sembolik olarak göstermekteydi. Seyahatler, Çinlilerin gitmiş oldukları diğer  ülkeleri istila etmekten çok güç gösterisinde bulunmak ve diplomasiyi sağlamlaştırmak üzere hazırlanmıştı. Bu ülkeler ve diyarlar Çin İmparatorluğunu tanımakta ve imparatorun yolladığı hediyeleri kabul etmekte ve Çin İmparatorunun üstünlüğünü kabul etmekteydiler. Karşılığında ise vergi vermekle yükümlü olacaklar ve hayatlarını eskisi gibi, adetleriyle ve inançlarıyla sürdürmeye devam edeceklerdi. Bunlar, birer ticaret seyahati olmaktan çok diplomasi ve  dış işleri ilişkileriyle alakalıydı. Zheng He söylentiye göre, yedinci son seyahatte ölmüştü ve bugün mezarında sadece elbiseleri saklanmaktadır. Gavin Menzies tarafından, Zheng He’nin kullandığı haritalarının Kolomb öncesinde yapıldığının kanıtları arandı durdu. Araplar ve Çinliler tıbbı, yani bitkileri, yıldızları ve rüzgarları çok iyi biliyorlardı ve büyük denizcilerdi. Haritaları ve gemicilerin günlüklerinden yola çıkarak rüzgar mevsimlerini hesaplıyorlardı; çünkü doğayı tanıyorlardı ve deneyimliyorlardı. Bu sayede malları ve kültürü ve sanatı başka yerlere taşıyabiliyorlardı. İlk küreselleşmeyi hazırladılar ve sonra Portekizlere ve Hollandalılara bunu teslim ettiler.

Burada, toplumsal olarak, ekonomik bir kar sağlamaktan çok toplumsal ekonomiye “sembolik sermayenin” hakimiyeti taşınmaktaydı. Bu otuz yıllık zaman biriminde Çin, Moğol istilalarını atlatmıştı ve barış içinde yaşamayı tatmaktaydı. Çin, sembolik olarak diğer ülkelerde yaşanana nazaran toplumsal hayatını öne çıkarmaktaydı: Rahatlama, genişleme ve eğlence dönemlerinin sanat ve bilime yol aşan üstünlüğü. Bu sırada, Ming hanedanlığı; 15. Yüzyıl başında başkenti değiştirip, Şangay’a 300 km uzaklıkta olan Nankin’i terk edip, daha kuzeyde bulunan Pekin’i başkent ilan etmişti. Yasak Şehir bu dönemde ünlendi ve Çin imparatorunun kapalı sarayı olarak yöneticilerle birlikte yaşanmaya başlandı. Bir yandan İmparatorun özel yaşamı ve diğer yandan bürokrasinin kamuya ait çalışmaları yan yana yer almaktaydı. Ortak kullanılan özel ve kamusal alanlar yan yana işlemekteydi.   Bu dönemde, Çin açılma siyasetini kabul etmişti ve birçok keşif yapılmaktaydı. Bunlar arasından efsanevi bir şekilde Zheng  He’nin Kristof Kolomb’dan yetmiş yıl evvel Amerika’yı keşfettiği tartışması, bir ara Türkiye’de de “Müslümanların Amerikalılardan önce kıtayı keşfettikleri” tezlerini de gündeme taşımıştı. Bu teze yapılan eleştiriler ise Gavin Menzies’in kitabının (adı:1421) zaman ve mekan olarak anakronik bir şekilde işlediğiydi ve rüzgarları yanlış yorumlamasıydı. Ve de, eski Portekizcede kullanılmayan kelimeyi (cone-konik)  modern dönemlerdeki kullanımıyla “volkan adası” (Guadalup) olarak anlamış olmasıydı. Veya enlem ve boylamın Batılılardan önce Çinlilerin bilip bilmemesi üzerine olan tartışmalar (coğrafya uzmanlarına göre, 200 yıl sonra Çin  misyonerler sayesinde Batı’dan boylam fikrini edinmiş). Bunlar tartışmanın başka verileri ve  yönleri. Başka bir konu.

 Bu meselenin bana önemli ve güncel gibi gelen yanı ise, 16.yüzyılda başlayıp genişleyen eski bir küreselleşmenin, tarihi olarak doğru bir veri olarak kabul edilmesi. François Gilipoux’nun “Asya Akdenizi” adlı çalışması bize bu döneme ait birçok tarihi veriyi sunmakta. Portekiz ve İspanyol açılımının Çin’in deniz seferlerine göre çok cılız olmasına rağmen Çin hanedanlığı içindeki sosyal mücadele arasındaki güç ilişkilerinin yol açtığı kapanma ile birlikte Çin’in dünya ticaretini, Asya’da, Batılılara bırakması. Bu sırada, Moğol saldırıları yeniden başlamıştı ve  bu nedenle Ming hanedanlığı Çin seddini inşa ettirdi. Saray içinde Çinli dindarların emirleriyle (Konfüsyüç’çüler) 13.000 bambu gemiyi imha ederek toplumsal  ekonomik kapanmayı başlattılar. Bütün haritalar ve arşivler yok edildi. Yapılan bütün seyahatlere son verildi (Pasifik Okyanus’tan Mozambik kanalına kadar). Konfüsyüç’cüler, Hadımların saltanatına ara verdi; çünkü yeni mandarin bürokrasisine göre, “uzak barbar ülkelerden gergedanlar ve zürafalar getirtmenin” anlamı yoktu.  Halbuki Hadımlar (erkekler) ve Hizmetkarlar (bunların çoğun kadındı) Yasak Şehrin en önemli siyasi öğeleriydi. Aslında Saray’daki Hizmetkar Nedimeler ile yaşayan Hadımlar sarayın danışmanlarıydı ve entelektüel olarak saraya hizmet etmekteydiler. Sarayın siyasi ve toplumsal ekonomi tercihlerini ortaya koymaktaydılar. Çin bunların hakim olduğu dönemde dünyaya açılmayı bilmişti. Dindarlara nazaran daha açık bir rasyonaliteye sahiptiler. Çin’i dünya ekonomisiyle birleştirmeye başlamışlar ve belki de Çin kapitalizmin 15.yüzyılın başında Batı’dan önce gerçekleştirebileceklerdi. Bürokrasi içindeki güç mücadelesini dindarlar (Konfüsyüç’cüler)  kazandığında sembolik olan toplumsal ekonomi rasyonalitesini kaybetmiş vaziyete girmekteydi. Eğlence, yerini bürokrasinin aşırı-kapanmasına bırakmaktaydı. Quing hanedanlığı ile kapanma, Çin’i dünya ekonomisinden uzaklaştırdığı gibi uluslararası ticaretin zenginliğinden de mahrum ettiğinde, nüfusu da artan  Çin, toplum ve ekonomi olarak geriledi. İçine kapanık bir toplum olarak kaldığında, uzun dönemde, 20.yüzyılın “Üçüncü Dünya Ülkeleri” arasında sayılan bir ülke haline geldi. Ve, bütün ihtişam ve sembolik üstünlük yerini kapalı ve baskıcı bir toplumun gayri-rasyonel  vaziyetine bıraktı. Çin’in, mesela, tiyatrosu ve operasının üstünlüğü geride kaldı (bugün Çin tiyatrosunun arta kalan etkisi bu coğrafi alanlarda hala görülmektedir).

Bir ülkenin bilim ve teknolojisinin kapamasının toplumsal ekonomi bakımından ne kadar zararlı olabileceği tarihi örneklerinden birisini verdi.  Barış ve ticaretin getirdiği ortamlarda zenginleşmenin nasıl yükselmiş olduğunu  tarihçi Fernand Braudel bize Akdeniz ve Kapitalizm (Kapitalizm ve Maddi Uygarlık) üzerine olan kitaplarında yazmış ve göstermişti. Paranın ve büyümenin yükseldiği dönemlerde, zenginlik olarak sanatın ve eğlence hayatının zenginliği ülkenin bilimsel zenginliğini tetiklemekteydi. Bu dönemlerde yükselen, toplumsal ekonomi olarak adlandıracağım bir rasyonalitenin hakim olmaya başlamasıydı; çünkü sadece ticaretin salt varlığı değil, ekonominin tek başınalığı değil, sanat ve bilimsel alanın sembolik sermayeyi güçlendirerek, ekonomik büyümeye yeni imkanlar kattığı hakikati gerçekleşmekteydi.

Kapitalizmin; sadece siyasi olarak kararların ekonomiyi yönlendirmesi veya liberalizmin ileri sürdüğü gibi zenginlikler analiziyle değil, aslında toplumsal ekonominin gelişimiyle büyüdüğünü, tarihi zamanlarda, izleyip durduk. Sanatçıların özgürce çalıştığı Rönesans olmadan (liberal sanatların mekanik sanatlar karşısındaki üstünlüğü) Batı toplumları bugüne gelemeyecekti. Bu dönemde, bilim ve sanat Batı’nın tarihi olarak bugüne gelen üstünlüğünü sağladı. Daha yakın zamanlarda, Amerika’nın 1950-60’lardaki kültürel ve sosyal gelişimi Amerika’yı ve New York’u, Avrupa’yı geride bırakıp, dünya merkezi haline getirdi. Avrupa’daki savaştan kaçan sanatçılar ve bilim adamları Amerika’ya geldiler çünkü. Bu bakımdan ekonomik olan (ticaret ve bankacılık) ile toplumsal ekonomi (sanat ve bilimler)  yan yana işlemektedirler. Birisinin yolu kesildiğinde diğeri de yara almaktadır. Toplumsal ekonomi olmaksızın ve küresel bir şekilde bilim ve sanat dünyasının dünya üzerindeki dolaşımı gerçekleşmeksizin bir ülkenin büyümesinin imkanları kısıtlanmaktadır. Politikalarda kapanma ancak kapatılmaya yol açmaktadır. Her alan (ticaret, bankacılık, sanat ve bilim) bu şekilde kapanır. Ve başka yerlerde büyüme imkanlarına yol açar. Güç kaybına uğrar ve kendi ülkesini  kayba uğratır.  Kayba uğratan kapanmadır.

Tarih bize her zaman geleceği göstermeye devam etmekte; o bakımdan virtüel bir tarih anlayışı (olacak olan) hep hüküm sürmektedir; ve bu tarih sayesinde toplumsal ekonominin önemini anlayabiliriz. Mahfi Eğilmez’in yazısıyla aynı gün Osman Ulagay’ın da, yazısında asıl meselenin yani “asıl sorunun toplumsal fay hatları” olduğunun altını çizmesi toplumsal ekonomi olarak adlandırdığım duruma ışık tutmakta, sanırım.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çağdaş olmayan çağdaşlar

Nasıl bugüne gelindi? sorusunun arkasında kırk küsur yıllık bir zaman birimi var. Bu zaman birimi içinde ortaklık ve kültürel aynılaşmalar olsa bile iki ayrı değil birden fazla ayrı zaman birimleri aynı çağdaşlık içinde yaşamaktaydılar. Post-modern zamanlar buna gebeydi: Yeni bir modernliğe. Zamanlar birbirleri içine girdiği gibi gerçek ve hayalgücü de iç içe yaşamaya başladığına göre, çağdaşların zamanında ayrı çağdaşlıklar yan yana gelmekte ve beraber sanki aynı zaman biriminin parçasıymış gibi yaşamaya başlamışlardı

Onur

Onur, utanç, medenilik kavramları Batı ile özdeşleştirilmekte olduğundan, bunlar bir kenara bırakıldığında uygarlık-dışı, utanmayan, aklına gelen lafı sarf eden, kendi özel hayatını ortaya seren ve bunun için bir ara televizyonu kullanırken şimdi bilhassa daha da çoğalan vakalarla sosyal medya yollarına başvuran insanların varoluş biçimleri; eski önemli gibi duran ve modernliği yapan değerleri eskimiş sayarak "yasakaşımına" uğratıyor

Antroposen çağında siyaset

Fransız halkı aşırı sağı bir kere daha tarihin küllerine doğru taşımayı başardı. İktidarı Faşizme, Neo-Nazilere, yabancı düşmanlarına, Fransızları kökten ve sonradan gibi iki ayrı vatandaşlık ayrımına sokacak olan siyasete terk etmemeyi tercih etti