01 Ağustos 2021

Siyasetin şaşkınlığı

Sadece anında, kendisinin yabancılığını ele vermekte, diğeri ise yakınmakta kendi vatandaşlığının nostaljisi içinde! Nasıl ortak bir dil bir söze dönüşebilecek? Zaman mı gösterecek?

Felsefe nasıl başladı? Şaşırmakla. Bizi kör edebilecek kadar gözlerimizi kapatan, bariz olanı birdenbire görmenin verdiği şaşkınlıkla. Bilinenin bilinmez olmaya başlamasıyla! Bir şeyin, bir durumun karşısında şaşırmak, Antik Yunan düşüncesi için felsefeye başlamak demek. Ama Siyasal Bilimler bunun tam tersi gibi durmakta: Hiçbir şeye şaşırmamak. Yapılan, söze ve belki de eyleme dökülen hiçbir şeye şaşırmamak anlamına gelmekte. Ne yapılırsa yapılsın ne görülürse görülsün, hangi akla sığarsa sığsın, siyasetin yaptığına şaşırmak değil, şaşırmamak gerekmekte: Siyasetin kanunu bu mu? Bu, geçekten böyle midir? Normal şartlarda bunun böyle olmaması gerekmekteydi. Ama yaşadığımız şartlarda gördüklerimiz bize olmayacak şeylerin olabildiğini önce göstermekte sonra da ispatlamakta. Siyaset şaşırtıyor.

Kartezyen düşünce 17. yüzyılda hâkimiyet sağlarken, Aristoteles'in kıyas üzerine kurulu bakışının skolastik Orta Çağ düşüncesine ait bakışından kurtulmaya çalışmaktaydı. Akıl üzerine kurulu bir şüphe kurmaktaydı. Her türlü var olan klişelerden ve onların verili hallerinden kurtulmaktı Descartes'ın düşüncesi. Hayalden de rüyadan da kaçmak isteyerek insanın özgürlüğünün şüphe sayesinde akla dayanacağını düşünmekte ve bundan bir yöntem ortaya koymaya çalışmaktaydı. Felsefe önce şaşırmayı sonra da şüpheyi bulmuştu. Bu düşünce üzerine yerleşmekteydi, çünkü akıl bu sayede muhakeme edebilecekti.

Siyaset ise başka bir şey ile başladı: Şaşkınlık yaratabilecek ve hangi akla sığacağı tam belli olmayan bir reform yaparak. Demes adı verilen mahallelerin, bölgelerin birbirleriyle sosyal ve coğrafi olarak ayrılmasıyla, artık aile isimleri üzerine kurulu olan bir toprak birliği yerine eşitlik üzerine yerleşen demos fikrini ortaya çıkarttı (İ.Ö. 501). Atina reformlarından biri olarak tarihe geçen Kleisthenes (İ.Ö.570 d.) reformları halk fikrine dayanırken doğduğu ve kan bağı olduğu insanları yan yana getiren bir halk kurmak yerine, zenginliğine göre bir yere yerleşen bir "halk" fikrini ortaya attı. Buna göre, doğal bir paylaşım yerine yapay (artificiel) bir paylaşımı ortaya çıkarttı. Demokrasi zenginlerden bir halk yaratmak üzere kendisine bir alan seçti ve yer-yurt buldu. Bu tip bir halk kura ile belirlenmekteydi. Kura sonucunda bazıları şehirlerde, bazıları kıyı şeritlerinde bazıları ise derin dağlık ve ovalık yerlerde yerlerini buldular. Buna göre, siyaset, ilk olandan veya kaynaktan kendisini çıkarıp alma anlamına gelen bir hareketle halk kavramını bulmuştur. Arke (eski) yerine yeni bir halk ortaya atılmıştır. Halk, bu durumda, doğal olan değil, ama sonradan ortaya konulan ve "bulunan bir halk" olarak mevcut olmaya başladı. Bu halk o topraklarda doğan değil, ama oraya yerleşenlerden "icat edilen" bir halk anlamına gelmekte.

Her ne kadar Atina demokrasisinde bu şehirde ve bir Atinalı anneden doğmayan birisinin iktidara geldiğinde "demokratik bir iktidar kurulamayacağı" bir kural olarak yerleşmişse de halk için orada doğmuş olmak değildir ana şart. Hatta Atinalı anneden gelmeyen biri iktidarı ele geçirebilir, ama bu kişi demokratik bir yönetim değil, ancak tiranlık yapabilmektedir. Örneklerini tarih sıklıkla bize göstermiştir.

Halk eşitlerden oluşmaktadır: vatandaşların eşitliği. Ama bu halk eşit olmasına rağmen "hiçbir şeyi olmayanlardan" meydana gelmiştir. Aristoteles halka "hiçbir şeyi olmayanlar" olarak bakmaktadır. Halk her zaman bir "anlaşmazlık" konusudur; çünkü hiçbir şeyi olmayanlar ile olanlar arasında sürekli bir şekilde dava farkı ortaya çıkmaktadır. Siyasetin sözü aslında bu ikili karşıtlık gibi işleyen davaları çözmekten geçmektedir. Madem ki bir halk sonradan yaratılmıştır; o halde bu logos daha da ileri götürülürse, oraya sonradan bir şartlar neticesinde gelenlerden oluşmaktadır. Doğuştan gelen yerine "sonradan gelen" halk yerini almaya başlayacaktır.

Kleisthenes reformları gibi, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde halklar yeniden kurulmaktadır. Siyaset, "halk kurma sanatı" haline gelmeye başladığında ise demokrasinin işleme tarzı, parası olanlar ile olmayanlar arasındaki paylaşıma dahil olmaya başlayan bir yönetim biçiminde kendisini görünür kılmaya başlayacaktır. Bugün yaşamakta olduğumuz duruma bakıldığında şikayetleri sokaklarda duymakta değil miyiz?

Türkiye'nin birçok yerinde yeni halklar ortaya çıkmakta ve bu halklar görünürlük kazanarak bazı alanlarda görsel ve işitsel bir mevcudiyet kazanmış durumdadır. Para ile elde edilen vatandaşlıklar dünyanın her yerinde sorun olarak durmaktadır. Ama, miktarlar ve caydırıcılık ile özendirme arasında bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Bunun bedeli nedir? Ne olmalıdır? Veya yapılan doğru mudur? Reformlar siyasi olarak alınan kararlardır tabii; ama kararların demokratik olması veya olmaması gibi bir kriter nasıl belirlenebilecektir? Kim hangi bedele pasaport verebilmektedir? Bunun niceliksel karşılığı nedir? Hangi hallerde ve kimler vatandaşlık alabilmektedir? Bunun bir niceliksel bir sınırı var mıdır?

İstanbul'un, mesela, "eğlence hayatı" artık yeni gelen vatandaşların paralarıyla mı dönmeye mahkumdur? Arabalar ve taksiler yeni vatandaşlar için mi çalışmayı tercih etmektedirler? Neden onları seçmektedirler? Zenginlik kriterleri nereye kadar demokrasinin bir göstergesi olabilecektir. Reformlar zaten karar verilerek yapılmış duruyor. Her yerde bu konuyu duymaya başladık. Suriyelilerden, Afganlardan açılan bu konuşmalar ardından Katarlılar, Ürdünlüler, Iraklılar, Kuzey Afrikalılar, Türki Cumhuriyetler, Ruslar gibi uzayıp gidiyor.

Turist ile vatandaş kategorisi iç içe mi girmektedir? Yerlerin veya doğal ve yapayın paylaşılmasından ortaya çıkan yeni vatandaşlık lokal olanlarla bir anlaşmazlık üzerinden dava konusu olacak mıdır? Gelecek bize siyasi olarak bunu gösterecek herhalde? Şu anda en çok taksi şoförlerini dinleyerek ve gözlemler yaparak durumu görmek mümkün sanki? Bu paylaşımın yer üzerinden değil de para üzerinden kurulması ekonomik kriz içindeki yerel halkı rencide ediyor biraz sanki! Alım gücü düşenler ile döviz ile yaşayanların arasındaki gerilim ekonomik olduğu kadar siyasidir de!

Ortak yaşam mümkün olabilecek mi? Kendi dilleri içinde ortak yaşamaya çalışan "halklar bütünlüğü" yeni gelen vatandaşlarla hangi dilde ve hangi ekonomik kriterlerde anlaşabilecek? Sessizliğe açılan söz demokrasinin değil de halkların hangisinin vatandaşlığını diğerinin kulağına fısıldayabilecek? Brüt söz, aslında o kadar da brüt değil; sadece brüt olmanın bir yanılsamasını vermekte: Hem çok düşünülen bir söz değil, hem de bu sözler sarf edildiğinde bütün siyasi tarihi içinde saklamakta. Sadece anında, kendisinin yabancılığını ele vermekte, diğeri ise yakınmakta kendi vatandaşlığının nostaljisi içinde! Nasıl ortak bir dil bir söze dönüşebilecek? Zaman mı gösterecek?

Yazarın Diğer Yazıları

Toplumsal enerji kaybı

Düşük enerjili, sevgisiz ve utanç duymayan bir toplum nasıl yan yana yaşayabilir? Siyasetin ve hukukun sağlık kadar büyük bir önemi burada öne çıkmakta değil midir?

Jean-Paul Belmondo'nun ardından...

Belmondo'nun oyunculuğu da hem sinemada hem de tiyatroda gösterdiği performanslarıyla bütün bir nesil tarafından hatırlanacaktır

Jean-Luc Nancy’nin ardından

Nancy o kadar çok kitap yazmıştır ve o kadar üretkendir ki onun eseri üzerine çalışmak belki de bir ekip çalışmasıyla yapılmalıdır.