23 Temmuz 2019

Olgular ve değerler

“Risk toplumundan” “cinnet toplumuna” doğru gidilmekte olan bugünkü vaziyette, riskin bir olasılık hali olduğunu en iyi bilenler sigortacılar olacaktır

Modern dönemlerde yaşanan gerçekler; yani, sosyolojik olgu olarak adlandırılan değerler ve ideolojiler ile muhafazakâr örf ve adetler arasındaki mesafe kapatılmaya çalışılmasına rağmen, birçok toplumda, kapanabilmiş değildir. 20.yüzyılın başında, çeşitli ülkelerde yaşana değişimler ve aslında tam olarak söylenmesi gerekirse “devrimler” bu farkı kapatmak arzusundaydı; fakat hiç biri tam olarak bu çabada tam başarılı sonuçlar alamadı.

Bugün olgular ve değerler arasındaki fark başka bir boyuta taşımış gözükmekte. Risk toplumundan “cinnet toplumuna” doğru gitmeye başlayan bir dünyada yaşamaktayız. Hayat yaşadığımız bu şartlarda devam ediyor. Gündelik yaşam üzerine her gün duyduğumuz haberlerde çeşitli rahatsızlık ve kaygı uyandırıcı veriler var: Doğal yaşamı tamamen yok etmeye yönelik siyasi izinler (maden çıkartmak üzere kesilerek yok edilen ormanlar), orman yangınları, insanlar arası kurumsal kavgalar (kaçak yapılanmaların ve hatta pazarların Belediyeler tarafından yok dilmesine karşı haykırışlar); ırkçı protestolar vb. Hatta son günlerde herkesi şaşkına çeviren karpuz kavgaları... Bütün bunlar insan hayatını kale almayan bir anlayışla dolu dizgin devam etmekte. Sadece Türkiye’de değil tabii, ama bütün dünyayı kapsayan bir şekilde yükselen popülizmlerle birlikte siyaset, doğayı kale almayan (sanki sanayi döneminde yapılan yanlışlıkları unutmuşuz gibi) doğayı yeni baştan tahrip etmek üzere, sanayi toplumunun işlemiş olduğu hataları bugün yeniden tekrar etmekte. Dünyasal bir şekilde önlemler almaya yönelmek yerine “Paris Şartı” (1990) ile soğuk savaşın sonlandırılmasından “Paris Antlaşmasına” (2017) kadar giden süreçte, küresel ısınmaya dünyasal karşı çıkma, aktif bir ekoloji politikası ve uyum yasalarına göre “doğru bir geçiş” planlamaları...) arkaik siyasi kararlara doğru yönelen bir zihniyet yeni baştan petrol zihniyetine, silah ticaretine, savaşlara ve dostluk üzerine kurulu olmayan düşmanlık politikalarına doğru sürüklenmekte. Böyle bir yaşam biçiminin değerlerinin içine sokulmaya uğraşılan bir dünyada yaşamaya devam ediyoruz. 

 Yüzyıllar önce, mesela, veba veya verem mikroplarının yol açtığı bir dünyada insanlar temiz havayla, ormanlarla iyileşerek hayatta kalmayı ve güzel yaşamayı başarabilmekteydi. Temizlikle (hijyenik önlemler) bu vakalar aşılmaya çalışılırken, bugün kimyasalın etkisine ve zararlı neticelerine terk edilmiş vaziyetteyiz.

Haberlerde, Fransa’da, küresel ısınma yüzünden çam ağaçlarının susuzluktan nefes alamadıklarını ve kurduklarını okuduğumuz zaman, aslında kuruyanın sadece doğada bulunan 100 veya hatta 1000 yıllık ağaçlar değil, bizim kendimiz olduğumuzun farkına vardığımız zaman iş işten geçmiş olacak. Tarım ve hayvancılık politikalarının sanayileşmiş ve hatta “üst -sanayileşmiş” vaziyeti içindeki hali gözler önünde durmakta. Orta Çağ’daki büyük salgın hastalıklar toplumu ele geçirdiği zaman buna çare bulmakta ilahiyatçı tedbirlere baş vurulmaktaydı. Daha sonra gittikçe bilimsel olan çalışmalar bu şartlara karşı ilaçları keşfettiler. Doğanın kendini yıkıma soktuğu büyük depremlerle ve doğa olaylarıyla birlikte, ay tutulması ve güneş tutulmasının beraberinde getirmiş olduğu doğal afetler bize, değerlerin hala sanayi toplumu değerleri içinde kalmış olduğunu, kabul edilemez bir durum olarak, göstermektedir.

Bizi tehdit eden doğa toplumları sanki Orta Çağ’ın karanlıklarına doğru sürüklercesine taşımaktadır. Hatta belirsiz bir geleceğe doğru yol almaktayız. Toplumunun yol açtığı hastalıklı kafalarla işleyen belirsizlik durumu (bu her zaman vardı, ama hep bu durumlara çare bulunmaktaydı) artık işin ehli diye geçinen insanların ellerine bırakılmaktan mahrum durumdadır. Bilirkişilerin ve işin uzmanlarının siyasi irade altında karar aldıkları bir ecza dünyasında artık atılacak adım, bugünkü toplumsal değerlere doğru değil, fakat gelmekte olan değerlere doğru atılmak zorundadır. Bunu başarmak zorunda kalan bir hayatın içinden geçmekteyiz

İçinde yaşadığımız durumda, riskin yol açtığı “cinnet durumları” artık irrasyonel olarak kabul edilmekten bile uzaklaşmakta. İrrasyonel, cinnet toplumunun bugünkü “doğal durumu” haline gelmeye başlamış vaziyette. Ve, akıl almaz bir hızla yıkma hızlandıran patikleri hep birlikte gerçekleştirmekteyiz. Neredeyse hepimiz gündelik yaşımızda tekrar tekrar aynı hataları yapmaktayız. Ve, belki de, bunların nelere mal olduğunun farkında bile değiliz.

Bu hatalarla yaşadık durduk. İçinde yaşamakta olduğumuz toplumda insanlar arası ilişkilerdeki yarılmaları ve kopmaları, neo-liberalizmin kullandığı anlamda bireyciliği, son otuz yıldır izledik. Toplumsal vaziyetin getirdiği, doğal olarak adlandırabileceğiniz yaşanan olgular ile ideolojik olan değerler arasındaki ayırım önemli bir farklılaşma alanı olarak gözükmekte. Geçmiş değerlerden yeni “mikro-değerlere” doğru giden yaşamlardaki ayrıntıları görmeye başladık; ama bunlar genel anlamda daha görünür olmaktan uzaklar.

Aslında, “risk toplumundan” “cinnet toplumuna” doğru gidilmekte olan bugünkü vaziyette, riskin bir olasılık hali olduğunu en iyi bilenler sigortacılar olacaktır. Onların öngördükleri, kontrol altına aldıkları, hesapladıkları ve kendi bilgilerinin yükü altına alabildikleri bir vaziyette yaşamakta olduğumuzu saptayabiliriz. Ama aslında bugün bu durum artık bir “yanlış anlama” üzerine oturmaktadır. İşin ehli olarak duranlar da çare bulmakta acze düşmektedirler. Çernobil dizisi bunu en iyi şekilde bize göstermektedir. Tehdidin boyutları bir kıyamet durumuna doğru dünyayı sürüklemekte. Ve, doğanın yok olmaya başladığını izlemek, bunun kontrolünü başaramadığımızı görmek bize pesimist bir dünyanın içinde olduğumuzu göstermekte.

Endişe edilenin, tehdidin algılanması toplumun bir kesimini sarmış vaziyette, ama diğer kesimler ise, endişesiz bir şekilde, “benden sonra tufan” zihniyeti içinde yaşamaya devam etmekteler. Toplumlarımız kendi değerlerini eski bağlılıklarına göre düzenlemeyi sürdürdüğünden beri, 1980’lerde yaşadığımız “gelecek endişesi” tekrar 1970’lerdeki gündelik yaşam endişesine doğru dönmüş vaziyette( bugünkü alt ve orta sınıf protestoları ve başkaldırılarını, isyanlarını tercüme efen popülist politikalar).

1980’li yıllarda, bir “gelecek endişesi” var olmaya başlamıştı. Gelecekten hiçbir şey beklememe üzerine kurulu bir Punk Kültürü (No Future) yerine geleceğe doğru bakan ekolojik bir zihniyet oluşmaktaydı. Bugün ise “gününü gün eden” bir zihniyet insanların davranışlarını sarmış vaziyette. Kıyamete doğru gidildiğinin farkındaymışçasına, insanlar bu yaşamı yaşamakta, hayatın gidişatına sadece bakmakta ve bunu izlemekten başka hiç bir şey yapmamakta.

Genç nesilleri (ekolojik felaketlere uyanık gözle bakan gençlik ve iklim değişimine ve küresel ısınmaya karşı başlayan gençlik hareketleri) takip etmek zorunda kalan eski bir nesil, bugün, yeni ekolojik duruma doğru gidecek zihniyeti yakalamayı bekliyor; ve bugünü yakalayabilmek için eski değerlerden uzaklaşıp, uyanmak zorundayız.

Yazarın Diğer Yazıları

Felsefi Antroposen

Dünya ve toprak ile ilişkilerimiz yeniden düşünülmek zorunda!

Antroposen mi?

70 yaşındaki bir insan iklim yıkımını her gün ve her yıl izleye izleye yaşadı!

İnsan ve doğa

Sanayi toplumu ve modernlik içinde olmaktan uzaklaştık