07 Eylül 2021

Jean-Paul Belmondo'nun ardından...

Belmondo'nun oyunculuğu da hem sinemada hem de tiyatroda gösterdiği performanslarıyla bütün bir nesil tarafından hatırlanacaktır

Çocuktum; Kadıköy-Bahariye Rex sinemasında annem beni komedi bir macera filmine götürmüştü. Ten ten okuyucusuydum. Ve Ten ten ayarında bir filmdi gördüğümüz. Türkçesi "Rio Macerası"ydı (1964). Fransızcasını daha sonra tekrar tekrar seyretmiştim (L'homme de Rio). Macera ve aşk filmiydi. Çok sempatik biriydi baş rolü oynayan. Daha sonra işittiğim kadarıyla Türkler ona Belmando demekteydiler. Belmondo tam olarak Türkçe'deki ses uyumuna mı uymamaktaydı? Filmdeki macera öyle güzeldi ki: Askerden izne gelmiş olan delikanlı sevgilisinin babasının ve aynı zamanda sevgilisinin de kaçırılması üzerine haydutların peşinden Paris'ten Rio'ya kadar takip ederek, ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer'in Brazil şehrinde devasa binalarında geçen sahnelerde akrobasi yaparak kızı kurtaracak ve yine kaçırılınca bu sefer Amazon ormanlarında onu bulup, yıllardan beri saklı olan kutsal nesneleri keşfedecektir. Kötüler sonunda cezasını bulacaktır, ama yine hep olduğu gibi "Tanrı'nın Gazabına" uğrayacaktır. O gazap sahnesinden hemen sonra fark edecektir ki aslında yol yapmak üzere ormanlar dinamitlenmekte. Ne Tanrı vardır ne de gazabı! Olsa olsa sanayi toplumunun modernliğinin gazabına uğrayan Amazon ormanları vardır. Filmin sonunda ise evine geldikten sonra aceleyle trene yetişen arkadaşının ona "biliyor musun inanmayacaksın belki, ama Neuilly'den gara tam tamına şu kadar dakikada geldim" lafına karşı Belmondo'nun bakışı filmin en güzel anlarından biri olarak akılda kalacaktı.

Biraz daha büyümüştüm; bu sefer Süreyya sinemasında bir Jean-Paul Belmondo filmi daha beni büyüleyecekti: Le Magnifique. Sadece beni mi? Saint Benoit da okuyan arkadaşlarım da bu filme bayılacaklardı; ama bu sefer etkileyen, Belmondo'nun rolünden çok daha etkileyici olan Jacqueline Bisset olacaktı. Şahane Serseri adıyla oynayan 1973 yapımı bu filmde edebiyat tezi yazan genç kız popüler polisiye gar kitapları üzerine çalışmaktadır. Yazar olan Belmondo ise pısırık, pimpirikli, evinden dışarı çıkmadan daktilo makinasının başında polisiye ajan hikayelerini yazan biridir. Bir temizlikçisi vardır. Ama ona yemek yapmaktan başka aynı zamanda romandaki karakterlerden de birisidir. İşini iyi yapmayan musluk tamircisini editörünün kibrini romanlarına aktararak, onlarla kötü adamların karakterlerini canlandırmaktadır. Genç kız onun yazımına hayrandır; ama o kendisine değil de romandaki ajan rolünü oynayan kahramana (Bob Saint-Clar) olan aşkını kıskanarak baş karakteri aşağılamaya başlayacaktır. Sonunda güzel bir son ile biter film. İkisi birbirlerine âşık olacaklardır.

Bugün gazetelerde okuduğum yazılar Belmondo'nun Jean-Luc Godard ile yaptığı filmlere öncelik vermiş gözükmekteler; belki de bilemem ama ben o filmleri daha sonra görebilmiştim: Au bout du soufle (1960-Serseri Aşıklar) ve Pierrot le Fou (1965-Çılgın Piyerot) ve Une femme est une femme (1961) filmlerini Paris'e gittikten sonra eski filmleri gösteren sinemalarda Yeni Dalga filmlerinde keşfetmiştim. 

O bakımdan onun aramızdan ayrıldığını duyduğum zaman hemen öncelikle eski hatıralara doğru gittiğimden dolayı kendi keşfetme zamanımda Belmondo'yu anımsadım. Belmondo'yu şahsen tanımadım ama her filmini sanırım görmüşümdür daha sonraları. Filmlerinin hep "serseri" olarak çevrilmiş olduğunu gözlemlersek anlayabiliriz ki o rollerinde bir serseriydi. Ve de kendi tehlikeli sahnelerini kendisi oynamakta ve dublör kullanmamaktaydı. Kimi zaman uçakların tepesinde, kimi zaman ise binaların üzerinde bir binadan diğer başka bir binaya geçmekteydi ve bunları kendi rizikosu altında gerçekleştirmekteydi. Bilhassa Henri Verneuil'ün "Şehrin Üzerinde Korku" (1975) filmindeki Parisli polis rolündeki aldığı rizikolar, film yapımcısının bile yüreğini ağızına getirmiştir.

Elbette üçüncü sıraya da Alain Delon ile birlikte oynadıkları "Borsalino Çetesi" filmini Kent sinemasında gördüğümü şimdi hatırlamaktayım. İkincisini ise 1976 yılında gittiğim Paris'te oturduğumuz mahallede artık olmayan bir sinema salonunda görmüştüm. Avenue Bosquet'deki o güzel sinema da artık yok! Bu sinemaların kayboluşu sadece İstanbul ve Türkiye'nin diğer kültürlü şehirlerinde değil, ama Paris gibi kültürün başkenti olan bir şehirde bile acıyla baktığımız nostaljinin bir parçası olarak yitip gitmekteler. Tıpkı sevdiğimiz birçok oyuncunun bizi bırakıp asla gelmemek üzere yok olmalarında olduğu gibi bir duygu sarmakta içimizi; her seferinde her sevdiğimiz oyuncu tekilliğinde var olmak üzere. Onlar ki bir nesli belirlemektedirler, hareket tarzları ve tutumları bu şekilde dünyasallaşmıştır. Sadece onlar değil her ülkenin yerel sinemalarındaki oyuncular da kendilerinde biraz o karakterleri bulmazlar mı?

Godard ile başlayan bir macera aslında Belmondo'nunki de. Önce kabul etmediği bir role Godard'ın ısrarıyla girerek Fransız sinemasının kaderini değiştiren oyuncular bunlar. Tıpkı Anna Karina'ya teklif ettiği gibi birincisi olmazsa ikinci teklifte bahislerin de kalitesi yükselmektedir. Sinema büyüktür. Bir döneme aittir ve belki de bugünün seyircisinin anlayamayacağı kadar büyülü bir dünyadır. Karanlık salon ve bir hayal dünyası. Yoksa bunca salon yok olmazdı.

Büyücüler olarak adlandıracağım onları; hayallerimize giren, dünyayı anlamamızı sağlayan, oynadıkları rolleri katarsise sokan bir sinema dünyası bir büyük oyuncusunu kaybetti. Korku şehrin üzerinde gezmektedir 1975 yılındaki filmde ve bu hala gerçek olarak yaşamakta olduğumuz bir hakikat değil de ne ki?

Her seferinde biriciktirler, bu onların hayatları ve oyunculuklarıdır. Her biri bizim bir paçamız ve neslimizin "kurucu öğelerinden" bazılarıdır. Serserilik ruhumuza işlemiştir; ama ahlaklı, hakkaniyetçi, dürüst karakterledir örneklerimiz. Ve hep kazanmaktadırlar veya cesaretlerinin karşılığı, trajik veya hatta modern dönemlerdeki söyleme şekliyle dramatiktir. Hugo'nun Sefiller'inde rol aldığında bunun bir anlamı olacaktı.

Belmondo'nun oyunculuğu da hem sinemada hem de tiyatroda gösterdiği performanslarıyla bütün bir nesil tarafından hatırlanacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

Ne umabilirim?

Belleğin her zaman şimdiki zamanın belleği olarak durmakta olduğunu varsayarsak, ummak arzusunda olduğumuz vaziyeti yaratmak ve koşullarını düzenlemek imkânı doğar mı?

Kitle sanatı ve kitsch

Arendt şöyle ileri sürmüştü: “Kitle toplumu, kültürel nesnelere el koymaya başladığında kitle kültürü ortaya çıkar. Bu da kültürün kitlelere yayılmasını değil, kitle eğlenecek diye kültürün yok edilmesi” anlamına gelecektir.

Greta’nın çığlığı

Greta bu sefer de Milano’daki gençlerle birlikte “iklim grevi” için haykırarak nefesini tüketmekte ve doğa karşısındaki hakimiyetin getirmiş olduğu zararlı etkileri dünyaya hatırlatmakta.Gençlerin bu çığlığına kulak vermemek kendi yok oluşumuzu arzulamak anlamına mı gelecek?