30 Kasım 2015

Yanan uçak, soğuyan söz, donan umut

64. hükümetin kurulması akabinde yaşananlara baktığımda, “Türkiye yönetilebilecek mi” sorusunun olumlu bir karşılık bulamadığını görüyorum

23 Kasım günü herhangi bir Batılı diplomata, “Türkiye şu an ne yaparsa elindeki imkânları yitirip kozlarının da karşı tarafın eline geçmesini sağlar”, diye sorsaydınız, muhtemelen “düşürsün bir Rus uçağı, hepsi olur” derdi. Eğer bu diplomat, 32 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaştığımız Rusya’nın ezeli rakibi ABD’yi temsil eden biri olsaydı, muhtemelen cümlenin ikinci kısmını söylerken bıyık altından da gülerdi.

İşte Türkiye bu farazi konuşmada geçen aksiyonu fırsatını bulduğu ilk “17 saniyede” aynen uygulayarak Rusya’nın bölgeye gelişinden bu yana girdiği en önemli sınavında deyim yerindeyse fena halde duvara çakıldı.

 

Peki ama neden?

 

Neden 2023’e kadar ticaret hacmini 100 milyar dolara ulaştırmak için deli gibi uğraştığın bir ülkenin uçağını, hava sahanda 20 sn. bile kalmadığı halde düşürürsün? Neden senin topraklarına bomba bırakmak gibi bir niyeti olmayan bir savaş uçağını görmezden gelmek ya da sadece kilitlenip taciz etmek ya da zorunlu inişe zorlamak gibi seçenekler varken doğrudan bombalarsın?

Benim için yeterli ölçüde tatminkar olmamakla birlikte, bu olayın şu şekilde bir açıklaması olabilir diye düşünüyorum:

Malum, ABD önderliğindeki koalisyon güçleri ile Rusya’nın temel hedeflerinden biri, IŞİD’i Türkiye sınırında tutunduğu tek yer olan Cerablus-Azez hattından çıkartıp atmak ve Halep’in kuzeyini IŞİD’den arındırmak. Ancak bunun gerektirdiği kara operasyonunu kimin yapacağı konusu epeydir tartışmalıydı. Türkiye, YPG’li Kürt birliklerinin Fırat’ın batısına geçmesini istemediği için konu uzun zaman sürüncemede kalmıştı. Ancak geçtiğimiz temmuz ayında Ankara ile Amerikan yönetimi IŞİD’i bu bölgeden Araplardan ve Türkmenlerden oluşan –ve bazılarının “ılımlı rejim muhalifleri” dedikleri- güçlerin çıkarması konusunda anlaşmıştı.

Tabii Suriye İç Savaşı o tarihten sonra giderek daha komplike bir hal aldı. YPG IŞİD’e karşı en direngen güç olarak belirdi ve bu örgütü tutunduğu bir çok yerden temizledi. Sonra Ruslar geldi. Derken Halep’in kuzeyi için bel bağlanan o “ılımlı” güçler rejim askerlerine karşı Halep’i savunmak üzere, güneydeki diğer cihatçıların yardımına koştu. Falan filan. Böyle olunca eğit-donat programlarından da zaten bir türlü sonuç alamayan ABD’nin çok da emin olamadığı plan suya düştü.

Ardından Paris Saldırısı işleri daha da karmaşık hale getirdi. Suriye’deki savaşı da hızlandıran saldırı akabinde hem ABD hem Fransa hem de Rusya bu savaş boyunca daha önce hiç yapmadıkları bir şeyi yaptılar. Gidip daha önce –insani sorunlara da yol açacağını düşündükleri için- hiç dokunmadıkları IŞİD’in petrol altyapısını hedefleyen hava saldırıları gerçekleştirdiler. Bunun asıl sebebi örgütün petrol ticaretinden yılda 500 milyon dolara yakın para kazanıyor olması değildi. Bu, bombalamaları mazur göstermek için işin Batı kamuoyuna sunulan yüzüydü. Önümüz kıştı ve IŞİD bölge genelinde tutunabilmek, mobil birliklerini ce cephanelerini ileri/geri kaydırabilmek, ısınmak, aydınlanmak vs. için daha fazla mazota ve petrol ürünlerine ihtiyaç duyuyordu. Örgütün direncini kırmak için bu aylar boyunca gereksinim duyacağı mazotun şu ya da bu şekilde imhası gerekiyordu.

Bu arada Rus uçağının düşürülmesinden bir gün önce, yani 23 Kasım günü Rusya bundan daha fazlasını yaptı; petrol tesislerinden de öte gidip Halep-Kilis hattını kullanan ve petrol ürünleri taşıdığı düşünülen TIR’ları bombaladı.

Öte yandan Obama yönetimi de Türkiye’ye yönelik baskısını artırıyor, Türkiye’nin Cerablus- Çobanbey arasındaki sınırını kapatmasını istiyordu. Kürtlerin Kobani ile Afrin kantonları arasında uzanan 98 km’lik sınır hattının bu önemli güzergahının IŞİD militanları tarafından transit geçişlerde kullandığı ileri sürülüyordu. Amerikalılar, Türkiye’ye “sınırını kapat, askeri birliklerini de hemen sınırın yukarısında mevzilendir, yarın öbür gün Avrupa’da intihar yeleği giyebilecek cihatçı militan geçişlerini de ne yap et engelle,” diyordu.

Amerikan basınına bakılırsa, ABD bu konudaki sabrının sonlarına gelmişti. Hatta Wall Street Journal’da yer alan bir habere göre, bir Pentagon yetkilisi Paris saldırısından sonra Ankara’ya “Oyun değişti. Yetti artık. Sınırın kapanması lazım” şeklinde bir mesaj iletmişti. Bu talep karşısında da bir Türk yetkilisi, Washington’a “siz ABD-Meksika sınırını geçişlere tamamen kapatabiliyor musunuz ki” diyerek kendince bunun zorluğunu anlatmaya çalışmıştı. Cevap üst düzey bir ABD yetkiliden biraz da kızgınlıkla “Biz Meksika ile savaş halinde değiliz. Ama eğer olsaydık, emin ol yapardık,” şeklinde gelmişti.

Bu arada Ruslar “sınır güvenliği” konusunda daha da ileri giderek, Türk hükümetinin bu hattan IŞİD’e lojistik destek sağladığını iddia etmiş ve bunun hemen durdurulmasını istemişti.

Sınırın kapatılmasıyla birlikte bölgeyi IŞİD’den arındırma yönünde yapılacak bir kaç önemli operasyonun tamamlanmasının ardından BM Güvenlik Konseyi muhtemelen “ateşkes” ilanı yönünde bir karar alacaktı. Bu nedenle ateşkes ilanı öncesinde kimlerin hangi mevzileri tuttuğu, sonra oturulacak ve sınırların çizileceği masada çok önemli olacaktı.

Cerablus-Azez hattının ve güneyinin kendi beklentisince şekillenemeyeceğini ve kendi nüfuz alanında kalamayacağını anlayan Ankara olası bir ateşkes öncesinde desteklediği güçlerin muhtemelen bu hattın batısındaki “Türkmen Dağı” mevkiini tutmalarını istemişti. ABD’nin de Lazkiye’nin kuzeyindeki Türkmen unsurları desteklemeye bir itirazı yoktu.

Arapların “Cebel El Ekrad” (Kürt Dağı) dediği, Kürtlerin ise “Çiyayê Kurmênc” olarak adlandırdıkları bu bölge Akdeniz’e yakınlığı ve Lazkiye’nin kuzeyinde olması dolayısıyla stratejik bir öneme sahipti. Eğer ateşkes ve sonrasındaki süreçte Suriye’de federatif bir yapı oluşturulacaksa, Türkiye’nin savaş süresince büyük ölçüde Kürt güçlerince tutulan güneydoğu sınırının Akdeniz’e uzanması da bu noktada engellenebilecekti. O bölgeyi Türkiye’nin güdümünde bir Sünni oluşum tutmalıydı.

Zaten Ankara, güvenli bölge vd. isteklerinin kabul görmediği Viyana Süreci’ni oldubittiye getirilmiş gibi yaşıyor, gönülsüz sürdürüyordu. Desteklediği güçlerin muharebe ve itibar yitirmekte olduğunun belirginleşmesiyle birlikte, Viyana görüşmelerinin de tadı kaçmıştı. Kartların yeniden karılmasına olanak tanıyacak bir şeyler yapılabilirdi. NATO ile Rusya arasındaki ilişkiler Gürcistan ve Ukrayna krizlerinde ve Baltık Denizi’ndeki askeri hareketliliklerde zaten gerilmişti. Belki bu hamleyle NATO biraz daha kıpırdatılabilirdi. Ayrıca ABD belki IŞİD’i Fırat’ın batısından çıkarma mücadelesinde Kürtler, Araplar ve Süryanilerin Ekim ayında oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDF) destekleme kararı almış olabilirdi. Ama ABD Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye’nin destek verdiği rejim muhaliflerini destekliyordu.

Bu arada Eylül ayı başından beri Rus bombardıman uçaklarının havadan vurduğu bölgenin en yüksek ve stratejik noktası olan Kızıldağ 20 Kasım günü Suriye rejim güçleri tarafından ele geçirilmiş, Türkmen Dağı da büyük oranda Suriye ordusunun eline düşmüştü. Suriye topraklarındaki bir bölgenin o ülkenin resmi davetiyle orada bulunan güçlerin de desteğiyle Suriye ordusunun eline düşmesi “kabul edilemez” idi.

İşte tam o anda medyada bir ‘Türkmen hassasiyeti” başlayıverdi. Sivil Türkmenlerin 2014 Haziran’ında Telafer’de IŞİD zulmüyle düştükleri açmazı hiç umursamamış medya organları, savaş yüzünden sivillerin çoktan terk ettiği bölge için aniden, “Türkmen Dağı düştü, katliam yapılıyor” şeklinde haberlere başlayarak milliyetçi hassasiyetleri kaşımaya başladılar. Çünkü buradaki Türkmenler Şii değil, Sünni idi!

Ayrıca burada kazanılacak bir zafer pek çok cephede gerileyen kimi IŞİD unsurlarının o üniformayı çıkarıp Türkmen dağlarında Ruslara karşı savaşan El Nusra ile Ahrar'uş Şam üniforması giymelerine ve bölgedeki muhalif varlığın kuvvetlendirilmesine katkı sağlayabilirdi. En azından kimi IŞİD unsurları ılımlı cihatçıların safına katılıp yarın öbür gün Kürt güçleri Afrin’den atma çabalarına destek verebilirdi.

Neyse... Suriye Ordusu'nun, Rus savaş uçaklarının hava desteğiyle tuttuğu Türkmen Dağı mevzilerin önemli bir kısmı 21 Kasım’ı takip eden günlerde aralarında Halep Türkmenleri ile Kafkas kökenli cihatçıların da bulunduğu gruplarca yeniden ele geçirildi. Ve aynı gün Türkiye ne yaptı? Bu bölgede uçarken 17 saniyeliğine Türk hava sahasından da geçen bir Rus uçağını “angajman kuralları” gerekçesiyle düşürdü. Bahsi geçen “ılımlı” güçler de yanan uçaktan paraşütle atlayan pilotu havada vurdular.

Sonrasını biliyoruz. Türkiye “sınırım ihlal edildi, yetişin “diyerek NATO’yu toplantıya çağırdı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg yasak savar bir tarzda kısa bir açıklama yaptı. “Ilımlı” dediği güçleri silahlandırıp eğiten ve Lazkiye’nin kuzeyini tutmalarını uman ABD de “Türkler ile Ruslar kendi aralarında konuşup tansiyonu düşürmeliler,” diyerek mevzuyu savuşturdu. Ardından peşi sıra Rusların yaptırımları geldi. Cumhurbaşkanımız da Putin’e “çok ayıp” filan dedi! Bu arada bölgede sürecin artık hızlandığını gören İngiliz ve Almanlar da uçak göndermeye hazırlanıyordu.

1 Kasım seçimlerinin hemen ertesi günü bu sütunda yayımlanan yazımda, Suriye ve Irak’taki gelişmelerin giderek daha karmaşık bir hal aldığının altını çizerek, orada doğru ve sağlıklı adımları atmazsak, istikrar vaadiyle (!) oy toplayan bir iktidarın bile Türkiye’yi içine girdiği istikrarsızlık sarmalından çıkaramayacağını ileri sürerek şöyle sormuştum: “Şimdi Türkiye yönetilebilecek mi?”

Yüzde 49 gibi büyük bir seçmen tabanı ile iktidarı almış bir parti söz konusu iken, 2 Kasım günü yöneltilmiş böyle bir soruyu –tahmin ediyorum- komik bulanlar dahi olmuştur. Ancak artık Suriye’ye istikrar gelmeden Türkiye’ye istikrarın gelmesinin kolay olmadığını düşünüyordum. O yüzden de “istikrar” vaadiyle gelen 64. hükümetin kurulması akabinde yaşananlara baktığımda, Türkiye yönetilebilecek misorusunun olumlu bir karşılık bulamadığını görüyorum, maalesef.

Hükümetin kurulmasından bu yana geçen 5-6 icraat gününde yaşadıklarımız karşısında insan “kim bilir hükümetin 100 günlük icraatı neye benzeyecek” diye endişelenmeden yapamıyor. Şimdi bu hissiyatımın temelinde yatan ve birbiriyle ilintili o gelişmeleri şöyle bir hatırlayalım:

24 Kasım Salı: 64. T.C. Hükümetinin kurulduğu ilk gün Türkiye, Kore Savaşı’ndan bu yana geçen 63 yıl içinde dünyada ilk kez bir Rus savaş uçağını vurup düşüren ülke oldu. Üstelik aralarında Türk vatandaşlarının da olduğu bir isyancı grubu, Kızıldağ yakınlarında yanarak düşen SU-24 uçağının pilotunu da havada vurdu.

25 Kasım Çarşamba: Van, Mardin, Derik, İdil, Kızıltepe gibi bir çok yerde halk, 14 gündür sokağa çıkma yasağının ilan edildiği ve operasyonlarla sarsılan Nusaybin için ayaklandı. Aynı gün Türkiye’nin Suriye’ye açılan sınır kapılarından birinden (Bab El-Selamê) IŞİD kontrolündeki bölgeye giren bir tır konvoyu savaş uçaklarınca vuruldu.

26 Perşembe: Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ile gazeteci Erdem Gül, Suriye'deki gruplara MİT’e ait TIR'larla silah ve cihatçı sevk edildiği iddialarına ilişkin olarak gazetelerinde yayımlanan haber ve görüntüler nedeniyle tutuklandılar.

27 Kasım Cuma: Rusya Türkiye’ye geniş çaplı yaptırımlar uygulamaya başladı. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Türkiye'nin IŞİD petrolü satın aldığına dair şüpheleri olduğunu söyledi.

28 Kasım Cumartesi: Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi “silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun” dedikten bir kaç dakika sonra ensesinden bir kurşunla vurularak öldürüldü.

29 Kasım Pazar: Adana'da durdurulan MİT TIR'larına ilişkin ifade veren 2'si general, 1'i albay 3 komutan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi.

Kısacası, 24 Kasım’dan bu yana Türkiye’yi dünya basının manşetlerine taşımayan neredeyse tek bir uğursuz gün geçmedi. Ve yukarıda da anlatmaya çalıştığım üzere, bütün bu olaylar birbirinden bağımsız da değil. Bunların hepsini alt alta koyduğumuzda, bu ülkede yaşayan insanlar olarak bizleri en çok endişelendirmesi gereken noktanın, alarm zilleri çaldığını hissediyoruz: Kopuş!

7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasında yaşanan süreci, bir yazımdaTürkler ile Kürtler arasındaki kopuşun altyapısının hazırlanması” olarak gördüğümü ifade etmiştim. 1 Kasım’dan sonra gördüğüm de, Suriye coğrafyasında yaşananlara paralel yürüyecek bir “Kopuş Süreci” senaryosunun adım adım uygulamaya konulduğu.

İnsan sarsıldığımız her derin olayda, “daha kötü ne olabilir” diye düşünüyor. Ama Türkiye sınırları dahilinde olanların artık dışında olanlardan bağımsız yorumlanamayacağı şu dönemde, bizi bekleyen daha zorlu dönemeçlerin de geleceğinden emin olmak için müneccim olmaya gerek yok! Ve biz bu yaklaşan zorlu dönemeçlerde - bugün olduğu gibi- hep barışa, ona inanca ve onun diline ihtiyaç duyacağız. Barışın sesinin en çok kısıldığı zamanlar, ona ihtiyacımızın da en yüksek olduğu zamanlar olacak.

Ben Nurcan Baysal’dan öğrendim: Kürtçe “Gotin sar bû,” söz soğudu demekmiş. Tahir Elçi’nin vurulmasıyla, vicdanlardan sonra galiba söz de gerçekten soğudu. Barış umutlarımız ise donuverdi.  

Ama bu ülkede Türklerle Kürtlerin ortak bir geleceği, içine yeniden ortaklaşa bir ruh üfleyecekleri bir “biz” zamiri olacaksa, barışın da, sözün de buzlarını kırmaları, barış inancını ve dilini savaşa rağmen yaşatmaları lazım geliyor. Çünkü o biz’in içine yeni ruhu ancak barış üfleyebilir. Ve barışı haykıran seslerin teker teker kısıldığı bu ülkede, aslında hiç bir güç savaş çığırtkanlarının yüreğine barıştan daha büyük bir korku serpemez!

Twitter: @akdoganozkan

Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye neden bu noktada?

Türkiye aldığı hızlı kararlarla tarihinin belki de en sorunlu dönemine doğru koşmuş oldu!

Suriye’den çekilme hepten yalan oldu

"Şam Yönetimi safında Suriye’nin doğusunda çarpışan İran yanlısı güçler ile ABD ve ABD destekli birlikler arasında sadece birkaç yüz metre mesafe bulunuyor"

İran’ı tecrite yönelik savaşta kritik eşik

İsrailliler, İran’ın Suriye'de güçlenmesini istemeyen Rusların Lazkiye limanının Tahran'a kiralanmasını engellemeye çalıştığını iddia ediyorlar