10 Aralık 2018

2019'un “en kötü” senaryoları (1): İsrail'in Lübnan'ı işgali

Böyle bir ihtimal her zaman var ve görmezden gelmeye gelmez. Olursa, çok kötü olur ve Ortadoğu'nun ateşi kontrolsüz biçimde harlanmış olur"

2018’in sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, ortadaki verilerden hareketle Suriye ve yakın coğrafyasında önümüzdeki yıl neler bekleyebileceğimize dair birtakım öngörülerde bulunabiliriz sanıyorum. Olması muhtemel bazı gelişmeleri temel alan bu tip bir analizi Ocak ayının hemen başında yapmayı planlıyorum. Ancak o tarihe kadar, gerçekleşmesi fazlaca ihtimal dahilinde görülmeyen, ama “sürpriz” diye niteleyeceğimiz kimi olumsuz senaryo ihtimallerini de o tarihe kadar arada bir şekilde değerlendirmek istiyorum.  Olursa “en kötü senaryolardan biri” olarak “sürpriz” olur diyeceğimiz bu tip ihtimallerden biri de İsrail’in Lübnan’ı işgali.

Yüksek bir ihtimal değil. Ama “sürpriz” de olsa var yine de bir olasılığı. Hatta şu an bile “kaşınan” bir ihtimal. İsrail ordusunun “Hizbullah'a ait tüneller” bulunduğu iddiasıyla Lübnan sınırında geçtiğimiz günlerde “Kuzey Kalkanı” isimli bir askeri operasyon başlattığını ve bu ülkeyle arasındaki sınıra askeri birlikler kaydırdığını unutmayalım. Bunu yaptıktan sadece 1-2 gün sonra da, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun, İsrail ordusunun Lübnan topraklarında da operasyonlar yapmak zorunda kalmasının “akla yatkın bir ihtimal” olduğunu söylediğini de akıldan çıkarmayalım.

 

Geçtiğimiz günlerde Brüksel’de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile görüşen Netanyahu’nun bununla da yetinmediğini ve BM’yi İran’a yönelik yaptırımları genişletmek ve Hizbullah’ı şiddetle kınamak üzere harekete geçirmeyi deneyeceğini, Lübnan hükümetinden de topraklarını İsrail’e karşı saldırıların üssü yapmayı bir an önce bırakmasını beklediklerini sert bir şekilde vurguladığını da biliyoruz. Haaretz’de de yazdığı gibi, Netanyahu’nun “İsrail’e saldıran bedelini öder,” cümlesini sarfettiğini de

Hasan Nasrallah’ın liderliğini yaptığı Hizbullah’ın da İsrail’in bu hamlesine karşılık Lübnan topraklarındaki güçlerini alarm durumuna geçirdiği ve olası bir saldırıya cevap vermeye hazır oldukları konusunda İsrail’i uyardıklarını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Gelişmeleri takip edenler anımsayacaktır, cuma günü de, İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, ülkesinin gerekli görmesi halinde Güney Lübnan’a askeri operasyonu düşünebileceğini açıkladı.

Seçimleri erteleme manevrası mı?

Gerçi, İsrail’de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun bu manevrasını, hakkındaki yolsuzluk dosyasının üzerini örtmek için giriştiği bir gündem değiştirme hamlesi veya yaklaşan seçimleri erteleme hamlesi olarak değerlendirenler de var. Yine de bilmeliyiz ki, gelişme sadece sınıra asker kaydırmayla sınırlı değil.

Jerusalem Post’a bakılırsa, geçtiğimiz cumartesi günü, İsrail Ordusuna bağlı askerler Lübnan sınırının öbür tarafındaki Hizbullah güçlerine sınıra çok yaklaştıkları gerekçesiyle ateş açtı. Ateş altında kalan 3 Hizbullah askerinin bölgeyi terk ettiği ileri sürüldü.

Haaretz’in kıdemli güvenlik uzmanı Amos Harel ise, gizli tünellerin arkasında doğrudan doğruya Tahran’ın olduğunu ileri sürerek Hizbullah ya da Tahran’ın “Kuzey Kalkanı Operasyonuna hızlıca ve doğrudan bir misillemeye girişmektense, yakın bir tarihte Suriye sınırında ya da operasyonun yapıldığı noktanın dışında, Lübnan sınırında başka bir yerde provokasyona gideceğini iddia etti.

Provoke edilse de edilmese de, İsrail’in Suriye ve Lübnan topraklarına yönelik ciddi bir saldırı gerçekleştirmesi, ya da işgale kalkışması geçmişe nazaran hiç kolay değil. Bir kere her şeyden önce, İsrail sağlam bir mesnet olmaksızın girişeceği bir saldırı sonucunda Suriye ve Lübnan semalarına hâkim durumdaki Rusya’nın sert ve bedeli yüksek bir karşılığı ile onurunu çiğnetmeyi pek istemeyecektir. Zaten hatırlanacağı gibi, ABD’nin Suriye’nin güneyinde olanların kendi gündemlerinde yer almadığını açıklamasının ardından Trump’a çok fazla güvenemeyeceğini hisseden Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile, İsrail’in bölgedeki çıkarlarının korunmasını da güvence altına alan bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı.

Bu anlaşmayla Putin, İran destekli güçlerin İsrail sınırına 80 km’den daha fazla yaklaşmayacaklarının garantisini vermiş, böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde İsrail uçaklarının bu mevzileri vurma hakkını teslim etmiş, karşılığında da Tel Aviv’den Suriye’nin güneyinde Şam yönetiminin egemenlik haklarına aykırı bir faaliyeti destek vermeme ve 1974 tarihli İsrail-Suriye Güçler Ayrılığı Anlaşmasının arkasında durma sözünü almıştı. Böyle olunca İsrail, Suriye ordusunun cihatçı muhalifleri ve IŞİD güçlerini bölgeden atma ve Suriye’nin güneyinde istikrarı yeniden tesis etme doğrultusundaki operasyonuna karışmayacağı güvencesini vermişti.

Tabii İsrail’in, sınırının hemen ötesindeki topraklarda potansiyel bir anti-Hizbullah cebi bulunmasını güvence altına almak için muhalif cihatçıların oradaki varlığını çok uzun yıllar desteklediğini unutmayalım. Hatta, yakın tarihlerde Suriye’nin Kuneytra bölgesindeki yerel yetkililer Suriye hükümet birliklerine, ele geçirdikleri çok sayıda ABD ve İsrail menşeili tıbbi cihaz ve ikmal malzemeleri teslim etmişti. Bu malzemelerin büyük bölümünün Batılı ülkelerin desteğiyle kurulmuş olan -ancak Kuneytra’nın cihatçı güçlerden kurtarılması akabinde bölgeyi terk etmiş olan- sözde sivil savunma ekibi “Beyaz Kasklılar” örgütüne Tel Aviv ve Washington tarafından tedarik edildiği ortaya çıkmıştı.

Suriye hayır, Lübnan belki

Evet, söz konusu anlaşmanın gerekleri yerine getirildiği sürece İsrail’in Suriye topraklarına yönelik ciddi bir saldırıda bulunma ihtimali zayıf. Bunun aslında en temel nedeni, geçtiğimiz hafta bu köşede ayrıntılı bir şekilde aktardığımız üzere, Rusya’nın Suriye topraklarında ve Doğu Akdeniz’de artık stratejik bir avantaj ele geçirmiş olması. Askeri terminolojide A2AD (Anti Access Area Denial) adı verilen, Türkçesiyle “Erişime Kapatma/Alandan Men Etme” adı verilen bir strateji uygulayan Rusya, S-300 ve S -400 gibi güçlü hava savunma sistemleri sayesinde Suriye semalarının çok büyük bölümünü “düşman” uçaklarının erişimine kapatmış durumda. Tabii bu sistemlerin kapsama alanı Lübnan topraklarını da içeriyor. Ancak işin kritik noktası da şurası ki, Rusya’nın İsrail ile aralarında Suriye üzerine yapılmış bir anlaşması varsa da Lübnan üzerine yok.

İçerde sıkışmış ve bu sıkışmışlığını Suriye topraklarına karşı girişeceği bir operasyonla aşması mümkün olmayacak bir Netanyahu ve onun içerde sıkıştığının son derece farkında olarak sınırdaki bazı gerginlikleri kaşımaya kalkışabilecek bir Lübnan Hizbullahı kendilerini bir anda büyüyebilecek bir çatışmanın ortasında bulabilirler.

Olur mu? Muhtemelen olmaz. Ama böyle bir ihtimal her zaman var ve görmezden gelmeye gelmez. Çünkü olursa, çok kötü olur ve Ortadoğu’nun ateşi kontrolsüz biçimde harlanmış olur!