02 Mayıs 2016

1969’dan bu yana 'affedersiniz' laiklik

Toplum olarak her konuyu tartışıyormuş gibi yapıp asla tartışamayan 'gündem celladı' haline geldik

Necmettin Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı olarak katıldığı 1969 Seçimleri’nde 11 bin 412 oy olarak parlamentoya girdiğinde sadece kendisinin değil siyasal İslam’ın da Türkiye’deki ilk büyük zaferini kazanmış oluyordu.

Erbakan aslında Adalet Partisi’nden (AP) milletvekili aday adayı olmak istemiş, ancak adaylığı bu partinin lideri Süleyman Demirel tarafından veto edildiği için seçime Konya’dan bağımsız aday olarak katılmıştı.

1969 genel seçimleri öncesinde Türkiye Odalar Birliği Genel Başkanlığı koltuğuna da oturan Erbakan, temel iddiasını Anadolu tüccar ve küçük sanayicisini İstanbul’un elit iş alemine karşı savunmak temeli üzerine oturtmuştu. O nedenle de onun 1969’daki başarısı her şeyden önce Anadolu eşrafının iş dünyasının İstanbul’daki egemen güçlerine karşı bir tepkisi olarak da okunabilirdi. Seçim zaferi İstanbul elitlerini az da olsa endişeye sevk etmişti.

Zira Erbakan yatırımların kotaya bağlı olduğu o dönemlerde Odalar Birliği’nin yetkisine verilen yatırım kotasını Anadolu şehirleri lehine değiştirmeyi istiyordu.  O tarihte 20 milyon TL’lik kotanın 19 milyonu İstanbul ve İzmir’e, 1 milyonu ise Anadolu’ya dağıtılmaktaydı. İşte Erbakan bu dengeyi değiştirmekten yanaydı ve işe bu nedenle Odalar Birliği Başkanlığı’ndan başlamıştı.

Erbakan coğrafi açıdan daha dengeli bir kalkınma anlamına da gelen bir iddiayı yüklenmiş bir siyasi figür de olsa, 26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi (MNP) çatısı altında sürdürmeye başladığı ve 2011 yılındaki ölümüne kadar açılıp kapatılan çok sayıda partinin lideri olarak sürdürdüğü davasında, seçim propagandalarını iktisadi sosa bulanmış dini motif ve argümanlarla şekillendiriyordu.

Bu doğrultuda özellikle bir kaç şey öne çıkıyordu:

  1. Mesela 1969’da elinde Kur’an ile çıktığı kürsülerde kitaptan ayetler okuyor, bir zamanlar dini esaslı partiler kurulmasını yasaklayan TCK’nın 163. Maddesi yüzünden (doğru rakam 9 olduğu halde) 10 bin kişinin “içerde” olduğunu iddia ediyor, seçimi başkası kazandığı takdirde dinin elden gideceğini savunarak oy istiyordu.
  2. Türkiye’de bir şekilde devletin şamarını yemiş, üzerlerine balyoz ve şalla gidilmiş çok farklı kesimler olmasına rağmen hürriyeti sadece kendisi ve sadece sağ partiler için isteyerek temelde ayrımcılık anlamına gelen bir zaaf da sergiliyordu. “Hastalıklı” bulduğu sol fikirlere hürriyet tanınmasından yana değildi. (*)
  3. Erbakan ilerleyen yıllarda Türkiye’de “laikliğin bayraktarlığını” da kendilerinin yaptığını söyleyecek, ancak her fırsatta “Müslümanlık varken ayrıca laiklik diye bir şey aramanıza gerek yok” diyerek, laiklik algısını devlete bir din gömleği giydirmek şeklinde gördüğü izlenimini verecek zaaflar da sergileyecekti.

Nasıl? Tanıdık geliyor mu?

Siyasal İslamcıların yatırımda dengeleri Anadolu sermayesinden yana değiştirme misyonu hayata geçebilmek için yaklaşık 40 yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarını bekleyecekti.

Ancak Erdoğan ve partisi AKP, iş dünyasındaki İstanbul elitlerini tedirgin edecek denli Anadolu iş adamı ve sanayicisine sahip çıkan vurgular yapsa da, Erbakan’ın yukarıda sıraladığım siyasi zaaflarını kendilerinin de taşıdığını yılların seyri içinde göstereceklerdi.

Görecektik ki, Erdoğan da...

1) İhtiyaç duyunca seçim meydanlarına elinde Kuran ile çıkıp ayetler okuyacak,

2) Hürriyeti kendisi, partisi ve o partinin yandaşları için ister bir görüntü verecek,

3) Yeri geldiğinde “Laikliğin, devletin tüm farklı inanç grupları için bir güvence olduğunu, bütün farklı inanç gruplarına eşit mesafede durması olduğunu” söyleyecek, “laikliğin teminatı benim” diyecek, bazen de “hem Müslüman hem laik olunmaz. Mümkün değil ikisinin bir arada olması” diyecekti.

Siyasal İslam geleneğinden gelen siyasetçilerin kendilerinden olmadıklarını düşündüklerine yönelik bakışlarında 1969’dan bu yana çok fazla değişen bir şey olmadığını, devleti yönetenlerin herhangi bir dini referans almamaları gerektiği konusunda açık ve net bir fikre sahip olamadıklarını giderek daha berrak bir biçimde görüyoruz.

Türkiye din ve vicdan özgürlüğünün otoriter bir bakışla ve “laiklik” adına kısıtlandığı dönemlerden geçti. O dönemlerde laikliğin epeyce otoriter yorumu yüzünden muhafazakar çevrelerin tarifte yalpalaması, hatta bazen “laiklik her şeyden önce yabancı bir kelime, önce buna Türkçe bir karşılık bulunmalı” şeklinde topu taça atan yaklaşımları belki anlaşılabilir.

Ancak, bu anlayışın sahiplerinin laiklikten tam olarak neyi kastettiklerini ve nasıl bir toplumsal hukuk düzeni öngördüklerini, gerçekten bu laikliğin teminatı iseler, bu emaneti nasıl koruyacaklarını anlamanın artık zamanı geldi diye düşünmüştüm.

Meclis Başkanı’nın çıkışının ardından Cumhurbaşkanı'nın bu konuyu “Türkiye’de bu müzakere bence ülkemizin gündemini çok farklı yerlere çekme gayretinden başka bir şey değildir” diyerek kapatmaya çalışması bende havanın şöyle bir koklanıp mevzuyu geri vitese takmanın tercih edildiği izlenimini uyandırdı.

Toplum olarak her konuyu tartışıyormuş gibi yapıp asla tartışamayan ve oracıkta boğup haddini bildiren, meseleleri de yeniden halının altına süpüren tescilli bir “gündem celladı” haline geldik. Hal böyleyken başka ne yapabilirdik bilemiyorum. Ancak belki laikliğin kendileri için nasıl bir teminat olabileceğini bu ülkede yaşayan affedersiniz (!) Alevilere, Ermenilere, Yahudilere, Rumlara ve Süryanilere, hatta hatta Suriyelilere sorabilirdik.

Onlarca yıldır hukuki bir kavram olarak görülmekten çok siyasi bir nosyon olarak ele alınan, affedersiniz (!) laiklik kavramının muğlak bırakılması doğrultusundaki kuvvetli ısrarımızı laik (!) cumhuriyetimiz 100. yılına gelmeden bir kenara bırakabilirdik belki!

@akdoganozkan

(*) Erbakan 1969 yılı eylül ayında, gazeteci Yılmaz Çetiner’in “Sağ için hürriyet istiyorsunuz ama... İktidar olsanız ne yaparsınız? Sol fikirlerin de serbest olmasına taraftar mısınız?” şeklinde bir sorusu karşısında şöyle diyordu:

Bir tıp talebesine tifo ve tifo mikrobunun zararları öğretilirken onun aynı hastalığı kapmasına izin verilir mi hiç? Elbette mikrobun bulaşmasına meydan bırakmayız.

Ya ne yaparsınız?

Sultan Fatih ne yaptıysa onu yaparız.” 

Yazarın Diğer Yazıları

Ankara’nın gözü Suriye birliklerinin üzerinde

Türk ve Rus askeri M4 karayolu üzerindeki ortak devriyeler nihayet M4’ün batısındaki Cisru’ş Şuğur kentine ulaşabildi. Karayolunun açılmasının önündeki engel büyük ölçüde kalkmış görünse de, Suriye Ordusunun önüne set çekmeye kararlı duran Ankara, İdlib’in güneyindeki Cebel-i Zaviye bölgesinde askeri hareketliliğini artırıyor

Cihatçı saflarında iç mücadele bitmiyor

İdlib kırsalında Hey’et Tahriru’ş-Şam örgütü ile bu örgütü yetersiz bulup ayrılanların kurduğu Hurraseddin grubunun askeri kanatları arasındaki mücadelenin arka planında Ankara’ya yönelik derin yorum farkı da dikkati çekiyor

"Yeryüzündeki Cennet"ten İdlib cehennemine

Mercan adaları ve turkuaz deniziyle "yeryüzündeki tatil cenneti" olarak bilinen Maldivler’den İdlib’e gelerek Suriye ordusuna karşı savaşan cihatçılar yakında yeniden patlak verecek çatışmalarda HTŞ’ye destek vereceklerini açıkladı