Gündem

Prof. Kentel: CHP beyaz kibri temsil ediyor; kendisini hâlâ en akıllı sanıyor

Erdoğan Toprak: Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi AKP siyasi ömrünü tamamlamıştır. Şimdi bu ülkede herkes CHP’den çok büyük bir beklenti içindedir

22 Şubat 2013 09:35

Prof. Dr. Ferhat Kentel, “Bugün CHP, bir yandan, hâlâ, artık eskimiş olan bu ‘yeni’yi temsil ediyor. Toplumu yukarıdan aşağı mühendislik projeleriyle inşa edebileceğini düşünüyor; modernist / beyaz bir kibri temsil ediyor; kendisini hâlâ en akıllı zannediyor. Ama öyle bir şey söz konusu değil; geçen yüzyılın ulus-devletçiliğini savunmak ‘gericilik’ten başka bir şey değil” dedi. Kentel, CHP ile MHP’nin değişim karşısında “korku kampı”nı temsil ettiğini söyleyerek, “Tabii ki, korkanlar sadece parti örgütleri değil; şimdiye kadar ‘tekçi’ politikalar tarafından ehlileşmiş, beyazlaşmış vatandaşlar da korkuyor” diye konuştu.

Prof. Dr. Fuat Keyman da, “CHP sosyal demokrat mı değil mi, zor kararı alacak mı, almayacak mı, Türkiye’ye mi oynayacak yoksa kendi parti içerisindeki iktidar mücadeleleriyle mi devam edecek, bunun tartışılması lazım” dedi.

Taraf gazetesindeki CHP yazı dizisinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak, CHP milletvekili Nur Serter, Prof. Dr. Ferhat Kentel ve Prof. Dr. Fuat Keyman’ın görüşleri şöyle:

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak: Farklı seslerden rahatsız değiliz

 

İnsanlık tarihinde bir ideoloji ve yönetim felsefesi olarak sosyal demokrasinin çok değerli bir yer tuttuğu düşüncesini taşımaktayım. Marks ve Engels’in "Günümüze kadar bütün toplumların tarihi, sınıf çatışmaları tarihidir" sözü bir yanıyla tarihi bir hakikate diğer yanıyla tarihin bundan sonraki gelişme dinamiğine işaret ediyordu. Sosyal demokrasinin tarihsel rolü bu çatışmayı farklı bir mecraya çekerek ve bir büyük uzlaşma yaratarak tarihin akışına katkı sunmaktan geçmektedir. Sınıf çatışmasını bitirdiklerini iddia eden sosyalist ve komünist devletlerin uğradığı akıbet aslında sosyal demokrasinin nedenli önemli bir büyük uzlaşmayı ortaya çıkardığının da bir yansıması olarak okunabilir. Kişisel olarak sosyal demokrasiyi; özgürlüğün, eşitliğin, barışın, birlikte yaşamının, farklılıklara saygının bir formu olarak görmekteyim. Bugün dünya üzerinde var olan sistemin ülkeler, halklar ve bireyler arasında yarattığı korkunç eşitsizliğin farkında olan herkes kendisini solda tanımlamalıdır, çünkü bu eşitsizliğe dönük en kapsamlı karşı politika sosyal demokrasi tarafından üretilmektedir. Sosyal demokrasinin eşitsizlikleri ve mağduriyetleri giderme noktasında ortaya koyduğu tavrı birileri sistem içi ya da “revizyonist” olarak konumlandırabilirler ancak ben bunun barışçıl ve hümanist bir tutum olduğunu savunuyorum.

Bu genel değerlendirmeden sonra Türkiye’de sosyal demokrasi ve Cumhuriyet Halk Partisi üzerine bir çözümleme yapmak isterim. Biz de sosyal demokrasi düşüncesi oldukça yenidir. 1965 yılında İsmet İnönü tarafından Ortanın Solu olarak gündemimize girmeye başlayan sosyal demokrasi 1970’lerde ülkemiz solunun yetiştirdiği en önemli liderlerden Bülent Ecevit’in katkısı ile bu topraklara yerleşmeye başlamıştır. Rahmetli Ecevit’in başarısı evrensel sosyal demokrasi ile Cumhuriyet ve Anadolu değerleri ve inançlara saygılı bir laiklik anlayışını sentezlemesidir. Onun demokratik sol olarak tanımladığı düşünce işte bu sentezden ortaya çıkmıştır. Ecevit’ten sonra Cumhuriyet Halk Partisi kendini kararlı bir biçimde sosyal demokrat olarak konumlandırmış ve halkımızda bunu kabullenmiştir. Ecevit’in değişim ekseninde başlattığı hareket iktidar olma şansı yakalamış ancak 12 Eylül darbesi solun ve sosyal demokratların, örgütsel ve ideolojik birikimlerini yok etmiştir. 1989 ve 1991’de Erdal İnönü’nün SHP’si güçlü bir sosyal demokrat çıkış yakalamış, yerelde iktidar genelde ise iktidar ortağı olmuştur. 

1990’lar aynı zamanda dünyada kürselleşmenin ve de neo-liberalizmin doruğa çıktığı ve sosyal demokrasiye büyük zarar verdiği yıllardır. Sermayenin bütün sınırları aşarak ve emeği ulusal sınırlara hapsederek yarattığı bikrim aslında çok büyük eşitsizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Üretim ve sermaye alanında yoğunlaşma ve tekelleşme giderek dünyanın bütün gelirlerinin belirli ellerde toplanması çok ciddi eşitsizlikler yaratmış, bütün bu eşitsizlikleri ortadan kaldıracak siyaseti sadece sosyal demokratlar üretebilmiştir. 

20. yüzyıldaki liberal ekonomi gelişmekte olan ülkelerde çok ciddi savunmacı bir pozisyonun sahiplenmesine neden olmuştur. Bu yıllara çoğu sosyal demokrat parti daha geleneksel ve yerel siyasetler üretmeye başlamış ve bunun sonucunda giderek milliyetçileşen bir karakter oluşmaya başlamıştır. Liberal ekonominin getirdiği tahribat, insanları yoksullaştırmış, değerlerinden koparmış, insani değerleri merkezden alarak yerine inanç ve etnik temelli bir siyaset inşa etmiştir. İnsanı merkeze alan siyasetler giderek yerini etnik ve mezhepsel bir kimlik siyasetine bırakmıştır. 

Liberal ekonomiler gelişmiş ülkelerin ekonomisi için önce fırsat gibi görülse de liberal ekonominin uzun vadede çıkarlarını düşündüğü için yatırımlarını sınır tanımadan ucuz işgücü ve ham madde elde ettiği ülkelere kaydırması; insan haklarının olmadığı, sosyal güvencelerin aranmadığı bölgelere kaldırması, doğduğu ve desteğini gördüğü büyük devletleri dahi yüz üstü bırakarak işsizliğe neden olmuştur. ABD ve AB sanayisinin Uzak Doğu’ya yaptığı yatırımlar bunlara örnektir. Liberal ekonomi; insanı dikkate almayan sadece ve sadece kar maksimizasyonunu düşünen bir sistemdir. 20. y.y. sonunda ve 21. y.y. başlarındaki birçok çelişkinin temelinden bu durum yatmaktadır. Artan terörizm ve diğer yandan büyük yoksul kitleler bu egemen ekonomik sistemin ve onun yarattığı tahribatın bir yansımasıdır. Orta sınıflara dayalı ekonomik modeller tamamen yok olmuştur. Bu süreçleri bu ülkede tahlil eden iki lider; Bülent Ecevit ve Kemal Kılıçdaoğlu’dur. İkisinin de sosyal politika merkezli siyaset üretmeleri bu farkındalığın bir sonucusudur. 

Hem Bülent Ecevit’in hem de Kemal Kılıçdaroğlu’nun değişimden, yenilikten ve toplumsal değerle buluşmada gösterdiği cesaret iki liderin ortak özelliğidir. Bugün CHP özelinde bir değişimi, yenileşmeyi ve iktidar olma çabasını tartışıyorsak bunun nedeni Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu politikalardır, söylemlerdir. 

Bu noktada soruda dile getirilen CHP’de bir kriz olduğunu varsayımı doğru değildir. İkincisi parti içinde iddia edildiği gibi keskin bir ideolojik ya da politik ayrışma söz konusu değildir. Elbette her parti kendini yenilemek, toplum ihtiyaçları ve beklentileri için yeni politikalar üretmek durumundadır. Bunu yapmadığınız zaman iktidar olamazsınız, bunu yapmadığınız zaman büyüyemezsiniz. Çünkü bu ülkenin sosyal demokrat bir iktidara ihtiyacı var. Milyonlarca güvencesiz, sigortasız, sendikasız işçi için, asgari ücretle çalışan milyonlar için, üretim yapamayan sanayici için ve de bütün toplumsal kesimler için iktidar olma zorunluluğumuz var. İktidar olmak içinde yeni fikirlere, insanlara ve söylemlere ihtiyaç vardır. Partimizde elbette ki bu sürece eleştirel bakanlar vardır. Bu doğaldır. Bundan herhangi bir rahatsızlık duymuyoruz. Ancak Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi AKP siyasi ömrünü tamamlamıştır. Şimdi bu ülkede herkes CHP’den çok büyük bir beklenti içindedir. 

CHP terör ve Kürt Sorunu’nun çözümü konusunda asla bir rant peşinde olmamıştır, olmayacaktır. Süreci son derece dikkatli ve titiz bir biçimde izliyoruz. Bu konuda AKP’ye şartlı destek verdik. Bu şartlarımız partiye bir yarar sağlanması için öne sürülen şartlar değildir, bu ülkenin ve halkımızın geleceği için öne sürdüğümüz şartlardır. Genel Başkanımız açıkladı; Bir, samimi ve dürüst olacaksınız. İki, gizli, kişisel bir ajandanız olmayacak. Üç, millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz. Dört, ana muhalefet partisine veya millete bilgi vereceksiniz. Bunları yapmazsanız bu sorunu çözemezsiniz.
 

Sürecin denetçisiyiz

Biz TBMM zeminin tek meşru zemin olarak görüyoruz. Herkesi bu zemin üzerinde konuşmaya, tartışmaya ve ortak aklı yaratmaya davet ediyoruz. Burada edilgen bir politika izlemiyoruz. Ana Muhalefet olarak en temel görevimiz iktidara koşulsuz destek vermek değil, onu denetlemektir. Ona yanlışları göstermek ve doğru yolda yürümesini sağlamaktır. Özellikle 3 dönemdir büyük çoğunlukla iktidar olan ve bu ülkenin kronik hiçbir sorununu çözemeyen bir partiye karşı dikkatli ve denetleyici bir politika izlemek bizim görevimizdir. Bu noktada CHP’ye çok ciddi haksızlıklar yapıldığını düşünmekteyim. Daha önceki süreçlerde AKP’nin barış umutlarını nasıl heba ettiğini gördük. Bu konuda AKP’nin seçim öncesi manevralarına tanıklık ettik. Temel amacımız insanlarımızın umut ve beklentilerini yeniden boşa çıkarmamak ve AKP’yi bu konuda uyarmaktır. 

CHP bu ülkede siyaset alanının en temel aktörüdür. Örgütsel ve fikirsel yapısı, içindeki farlılıkları ve geleceğe bakışı onu 90 yıldır ayakta tutmaktadır. Bu ülkede CHP’li olsun olmasın, oy versin vermesin herkesin CHP’den çok ciddi beklentileri var. Bunu görüyoruz ve bu beklentileri karşılamak için iktidar olmak zorunda olduğumuzun da farkındayız. 

Önümüzde üç seçim ve bir referandum olasılığı var. Bu süreç ülkemizin evrensel demokrasi ve medeniyetlerle kurduğu ilişkinin sürüp sürmeyeceğinin göstergesi olacaktır. Çünkü AKP döneminde bu ülke tipik bir Orta Doğu ülkesine dönüşmüştür. Yani içinde etnik ve mezhepsel ayrışmaların yoğunlaştığı, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, otoriter bir tek parti yönetiminin kurulmaya başlandığı bir rejim ortaya çıkmıştır. CHP demokrasi, özgürlük ve eşitlik bağlamında çok ciddi bir mücadeleye hazırlanmaktadır. CHP olarak temel hedefimiz bu ülkenin birikimini korumak ve geliştirmektir. 

 

CHP milletvekili Nur Serter: Sosyal demokrasiyle çatışmıyoruz

 

Nasıl bir CHP fotoğrafı görüyoruz?

CHP’nin ilke ve hedefleri Parti Programında açıkça belirtilmiştir. Siyasi partileri ülkenin tarihsel, sosyolojik, siyasal gelişim sürecinden ve koşullarından soyutlayarak “dar kalıplar” içinde yorumlamak ve yargılamak ancak gerçekleri karartmak isteyenlerin işi olabilir. CHP halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir coğrafyada, bir Türkiye Modeli ortaya koymuştur. Bu model, sosyal demokrasinin beşiği olan Batı uygarlığının değer yargıları ile ulusun gücünü, enerjisini, tarihsel birikimini, inanç ve geleneklerini bütünleştirerek sosyal, kültürel, siyasal bir devrimi hayata geçirmiştir. CHP ideolojisinin temel dayanakları arasında yer alan Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri ile sosyal demokrasinin evrensel kuralları, birbirini tamamlayan bir sentez ortaya koymaktadır. CHP’nin ilke ve ideolojisi ile sosyal demokrasi arasında bir çatışma yoktur. Bu yapay çatışma iddiası, CHP’nin ilkelerini gerçek amacından saptırma gayreti içinde olanlar tarafından gündeme getirilmektedir. 
 

İmralı ve Yeni Anayasa sürecinde nasıl bir CHP var?

Yeni Anayasa sürecinde CHP, sürece ilişkin katkısını kendi ilkeleri doğrultusunda şekillendirmektedir. Bu bağlamda; 

*CHP, hiç kuşkusuz ulus devletten yanadır. Tüm bölünme senaryolarına karşıdır.

*Atatürk Milliyetçiliğinden yanadır ve her türlü etnik ayrımcılığı reddetmektedir. CHP’nin milliyetçilik anlayışı ulusal çıkarlara sahip çıkma esasına dayanan, tüm etnik ve kültürel kimliklere saygı duymayı öngören ve tüm vatandaşların bu ülkenin sahibi olduğunu kabul eden bir anlayıştır. Bu bağlamda CHP bireysel ve kültürel kimliklere sahip çıkan, “etnik kimliği” şeref kabul eden birleştirici, bütünleştirici, bilinç ve ideal birlikteliğine dayalı bir millet kavramını savunur. 

*CHP anadilde eğitime karşıdır. Anadilin öğretilmesinin hak olduğuna inanır. Anadilde eğitimin ise birbirini anlamayan, birbirine yabancılaşmış, iki ayrı toplum oluşturmasının ulusal bütünlük acısından telafi edilemez sonuçlar doğuracağını kabul eder. 

*CHP laikliği inanç özgürlüğü, insan hakları, cinsiyet eşitliği ve çağdaşlaşmanın güvencesi olarak kabul eder. Devletin tüm dinlere eşit mesafede olması gerektiğine inanır ve devletin dinselleşmesine, dinin siyasallaşmasına karşı bir duruş sergiler. 

*CHP statükocu değil, devrimcidir. Ülkenin ve toplumun yararına olacak her türlü değişime açıktır.

Yeni Anayasa sürecinin muhatabı İmralı değildir, TBMM’de yer alan siyasi partilerdir. Terör örgütü liderinin duygu ve düşünceleri ile şekillendirilmeye çalışılan bir süreç Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ancak bir “teslimiyet” olarak adlandırılabilir. Kendi siyasal projesini hayata geçirmek için acımasız katliam senaryoları sergileyen bir terör örgütüne boyun eğmek ve onu Anayasal sürecin paydaşı yapmak, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini yıkıp geçmek anlamına gelir. Terör örgütünün insan yaşamını tehdit aracı kılarak sergilediği dayatmayı bir hükümet projesi olarak sunanlar, gelecekte sergilenecek yeni dayatmalara karşı nasıl tavır alacaklarının hesabını bugünden yapmak zorundadırlar. Terörün durması için atılacak son adım ne olacaktır? Demokratik özerklik, bölünme ve Kürt Devleti mi? Bu soruları yanıtlaması gereken, bu projenin mimarı olan AKP hükümetidir. 

 

Prof. Dr. Ferhat Kentel: CHP’nin eski söylemi yenilenmeyi engelliyor

 

Kuşkusuz hiçbir organizma değişmeden kalmaz. Siyasal partiler de kalkış noktası ile karşılaştırıldıklarında, bir yandan zaman içinde önemli ya da çok önemli değişimler yaşayabilirler; diğer yandan da başlangıçta inşa edilmiş ve o “eski zamandan beri” süregiden, bir “öz”ü de şu veya bu şekilde yaşayabilirler. CHP, kökenleri İttihat ve Terakki’ye giden, Osmanlı’nın içindeki modernleşme hareketleriyle bağlantılı ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunu taşımış olan bir parti. O zamanlar, doğru veya yanlış (sosyolojik olarak çok sorunlu olan, ancak Batı’nın etkisi altındaki bir “zamana uygun”), en azından “iddiası” olan bir partiydi. Parti vasıtasıyla, “yeni” bir millet, “yeni” bir vatandaş, “yeni” bir toplum yaratılacaktı. Yani beraberinde çok sorun getirse de, “yeni” bir şey yapacaktı. “Yeniliği” temsil ediyordu.

Bugün CHP, bir yandan, hâlâ, artık eskimiş olan bu “yeni”yi temsil ediyor. Toplumu yukarıdan aşağı mühendislik projeleriyle inşa edebileceğini düşünüyor; modernist / beyaz bir kibri temsil ediyor; kendisini hâlâ en akıllı zannediyor. Ama öyle bir şey söz konusu değil; geçen yüzyılın ulus-devletçiliğini savunmak "gericilik"ten başka bir şey değil. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir siyasal ya da sosyal hareketin “özü” denilebilecek bir takım unsurları CHP de taşımaya devam ediyor. Bu yüzden biz, sıradan seçmenler ve insanlar CHP’ye baktığımız zaman şaşırmıyoruz; CHP’nin hâkim çizgisi devamlılığını ispat ediyor; CHP “yerli yerinde” duruyor. Ama bir sosyal / siyasal hareketin başına gelebilecek normal (iyi) bir şey olarak, CHP’de de, CHP’yi taşıyan insanlar arasında da, CHP’nin taşıdığı insanlar arasında da az veya çok değişim kaçınılmazdı ve, ne kadar kırılgan olsa da, henüz kelimeleri ne kadar belirgin olmamışsa da, bu değişim bugün karşımıza çıkıyor.

Bir yanda cılız sesler İmralı’yla görüşmeleri, müzakere sürecini normal buluyor; çünkü artık tek millet ezberinin hiçbir şeye yaramayacağını farkediyor ve bu sürece ilişkin olarak yenilenmenin gereğini dile getiriyor. Ancak eski CHP’nin devamlılık söylemi, bilimsel görünümlü bir jargon (mesela Birgül Ayman Güler), parti içi aparaçikler (Deniz Baykal), iktidar, post ve hizip kavgaları vasıtasıyla yenilenmeyi engelliyor. Son olarak CHP bugün (MHP ile birlikte) değişim karşısında “korku kampını” temsil ediyor. Tabii ki, korkanlar sadece parti örgütleri değil; şimdiye kadar “tekçi” politikalar tarafından ehlileşmiş, beyazlaşmış vatandaşlar da korkuyor. Tarih anlayışımız ve sosyal-kültürel algılarımızın, ezberlerimizin sarsılmasıyla birlikte, giderek azalsa da, eski zihin konforunu kaybeden kesimler bu partilerin şu veya bu şekilde ayakta durmalarını –şimdilik- sağlıyor.

 

Prof. Dr. Fuat Keyman: Partide kimlik sorunu var

 

Son dönemde CHP’nin krize girmesinin temel nedeni kendi içinde birbirleriyle uzlaşmayan iki ayrı grubu taşıması. Bunlardan birine yenilikçiler diyoruz, diğerine ulusalcılar diyoruz. Bu gruplar birbirleriyle çok fazla iletişim halinde değiller. Birlikte çalışmıyorlar. Bu yüzden de iki tane CHP varmış gibi gözüküyor. Aynı şekilde CHP’nin oy tabanına baktığımız zamanda da bir tarafta endişeli modernlerin olduğunu görüyoruz. Bir tarafta da daha demokrat, toplumla kucaklaşmak isteyen insanların olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de kendini daha bulamamış bir CHP ile karşı karşıyayız. 

İkincisi CHP’deki lider sorunu hallolmakla birlikte yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği pekişmekle birlikte, CHP içerisindeki kimlik sorununu çözecek iradeyi gösteremiyor. Bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından veya bazı milletvekillerinin ağzından Türkiye’nin bugün içinden geçmiş olduğu İmralı süreci veya yeni anayasa gibi yapıcı, olumlu söylemler duyuyoruz. Diğer taraftan da bu söylemlerin tamamıyla aksine CHP içindeki diğer milletvekillerini dinliyoruz. O yüzden de Kemal Kılıçdaroğlu parti içindeki liderliğini sağlasa da partiden belli konularda benzer görüşlerin ortaya çıkmasını sağlayamıyor. Bu yüzden de her kafadan farklı seslerin çıktığını görüyoruz. CHP de liderlik sorunu olmamakla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin ortak hareket etmesini çok fazla sağlayamıyor. Bu da topluma birbirine tezat fikirlerin aynı anda olduğu bir CHP algısı çıkarıyor. 

Üçüncüsü de Türkiye’de genel parti dediğimiz bir AK Parti var. Bu partinin etkisi de ekonomi yönetimindeki başarısından geliyor. Hem de uluslar arası ilişkiler açısından Rusya, Çin, Hindistan gibi ilişkiler hem de Avrupa’yla olan ilişkilerde Türkiye’yi temsil eden ilişkilerden geliyor. Bu da dünya da Türkiye eşittir Ak Parti algısı yaratıyor. Böyle olunca da CHP’nin bir sorunu da gerek ekonomik performansı olsun gerek dünya içindeki AK parti politikasına karşı alternatif bir politika, alternatif bir uluslar arası ilişkiler ve küreselleşme algısı yapılmıyor. Son dönemlerde de bazı Sosyalist Enternasyonal gibi örgütlere üye oluyor ama bu algının ben kırılacağını düşünmüyorum. Bu da CHP’nin ne kadar ekonomiden ve uluslar arası ilişkilerden kopuk ne kadar kendi söylem alanında kalırsa Ak Parti’ye bütün yönetim alanını bırakmış oluyor. 

Bu sorunlardan da anlaşılacağı üzere CHP’nin uygun bir dile ve dünyada uygun bir kimliğe sahip olması gerekiyor. CHP’den sosyal demokrat olmasını isteyen vekiller bunun böyle olması gerektiğini söylüyor. Ulusalcılık ve milliyetçilik konularda CHP’nin ulusalcı kanadının söylemleri Türkiye’nin sosyolojik yapısına uymuyor. 

Bu yüzden de CHP’nin bu krizden çıkması için bugünün Türkiye’sinin sosyolojisini ve dünyadaki değişimi, küreselleşmeyi iyi okuyan, aynı zamanda bunlarla ilgili politika üretebilecek merkez sol değerlere ihtiyacı var. Sosyal demokrasi dediğimiz esasında bu zaten. Merkez solun doldurulması ve merkez sağı tamamen doldurmuş Ak Parti’ye karşı güçlenerek iktidar haline gelebilmesi gerek. CHP merkez sola yerleşip, merkez solu temelinde Ak Parti’ye karşı alternatif olabilecek mi, olamayacak mı? Dünyadaki değişimi iyi okuyan ve bu okuyuşu eşitlik, adalet, vicdan gibi temellerde yapması gerekiyor. CHP’nin bu kararı vermesi gerekiyor. Tabi bu kararı aldığı zaman daha büyük karar alıyor. O da şu, bugün Ak Parti’ye baktığımız zaman ister başkanlık sistemi olsun ister yeni anayasa olsun, tüm Türkiye’yi yönetmek ve tüm Türkiye’yi küreselleşme içinde temsil etmek gibi bir yanı var. Yani Türkiye üzerinde bir siyaset güdüyor. Buna karşı CHP’ye baktığımız zaman parti içinde iktidar mücadelesinin ve parti içinde gruplaşmaların daha önemli olduğunu görüyoruz. Bu yüzden CHP, Türkiye’yi yönetmek ve dünya çapında temsil edecek büyük bir oyun mu oynayacak yoksa parti içersindeki iktidar mücadelelerini mi sürdürecek burada bir karar vermesi lazım. Bunu da merkez sol ve merkez solu, merkez sağa alternatif göstermek, Türkiye’yi dünyada temsil etme gibi bir irade kararı almak çok zor ve çok çalışmayı gerektiriyor. Bu yüzden CHP sosyal demokrat mı değil mi, zor kararı alacak mı, almayacak mı, Türkiye’ye mi oynayacak yoksa kendi parti içerisindeki iktidar mücadeleleriyle mi devam edecek, bunun tartışılması lazım. 

İlgili Haberler