15 Mart 2019

Tarihi kanatan yalanlar 2: Selanik’ten ezana

Gelişmemiş bir toplumda, bir yalana inanmak ne kadar kolaysa, bir gerçeği kabullenmek de o kadar zordur

Yalanla beslenmiş toplumlar, zamanla öylesine hissizleşir ki, ancak bir trajediyle kendine gelebilir.

Tarih 6 Eylül 1955. Türkiye radyoları, Selanik’teki Atatürk’ün evinin bombaladığı haberini vermektedir. Ortalama tirajı 20-30 bin olan Ekspres Gazetesi öğleden sonra yaptığı iki ayrı baskıyla haberi manşetten verir.

Bir anda nereden geldiği anlaşılmaya kalabalık İstiklal Caddesi’ni doldurur. Gösteriler hızla gayrimüslimlere yönelik saldırılara dönüşür. Evler ve iş yerleri yakılmaya, tahrip edilmeye, yağmalamaya başlar. Olaylar, kısa sürede şehrin 15 ayrı semtine yayılır.

Sonuç; iki gün boyunca devam eden saldırılarda resmi rakamlara göre 5300, gayri resmi rakamlara göre ise 7000’e yakın bina tahrip edilmiş ya da kundaklanmıştır. 16 Rum yurttaş ölür; 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 1 havra yakılır. 50 ila 200 arası kadına tecavüz edilir. Olayların ardından binlerce Rum Türkiye’yi terk eder…

Çok sonraları, saldırıya katılanların tamamının aynı boyda sopalar kullandığı, önemli bir kısmının çevre illerden geldiği/getirildiği anlaşılacaktır. Bunlardan bazıları, Haydarpaşa Garı’nda, üzerlerinde yağmalandıkları değerli eşyalarla yakalanırlar.

Ekspres Gazetesi’nin o gün, o yılların kâğıt yokluğunda toplam 300 bin baskı yaptığı anlaşılır. Selanik’teki Atatürk’ün evini bombalayan kişinin ise MİT görevlisi Oktay Engin olduğu iddia edilecektir. Engin, gıyabında yargılanarak hüküm giyecek, ancak Yunanistan’a iade edilmeyecektir. Sonraki yıllarda kendisine, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görev verilen Engin, hayatın başka lütuflarıyla daha tanışmaktan geri kalmayacak; önce Çankaya Kaymakamı, ardından Nevşehir Valisi olarak görev yapmak şansına sahip olacaktır...

Olaylar sırasında Özel Harp Dairesi’nin başında bulunan Sabri Yirmibeşoğlu, MGK Genel Sekreteri iken bir gazeteye verdiği söyleşide, “6-7 Eylül olaylarının Özel Harp’in marifeti ve muhteşem bir örgütlenme olduğunu” söyleyecektir…

Maraş’ta Ulu Cami’nin yakılması

3 Eylül 1978, Sivas. Küçük bir grup, şehrin ana caddelerinden birinde sloganlar atarak ilerlemektedir. “Komünistler, Kızılbaşlar Müslümanları öldürüyor, kimse yok mu, Allah’ını seven gelsin!” diye çağrılar yapılmaktadır. Sivas’ta elbette Müslümanlar vardır ve dinin elden gitmesine asla izin vermeyeceklerdir! Kalabalık hızla büyür, Alevi mahallelerine doğru yönelir.

Sonuç; dört gün süren saldırılarda 9 kişi ölür, 100’ e yakın insan yaralanır, 1000’den fazla bina, ev ve işyeri tahrip edilir.

Oysaki gerçek bambaşkadır. Olaylar, Alevilerin yoğun olduğu Ali Baba Mahallesi’nde bir çocuk kavgasıyla başlamıştır. Ülkücü bir grup tarafından 2 kadın öldürülmüş, sonraki gün camilerde kılınana bayram namazı sonrası “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganlarıyla başlayan saldırılarla olaylar çığrından çıkmıştır…

Aynı yıl, Kahramanmaraş. Şehirde artarda patlamalar olmaktadır. Emniyet yetkililerinin yaptığı açıklamada, ülkücü komandoların provokasyon amacıyla kendi mekanlarına bombalar attığı, bazı faillerin yakalandığı ifade edilir.

19 Aralık günü ülkücülerin gittiği Çiçek Sineması’nda bir film gösterimi sırasında bomba patlar, yaralananlar olur. Patlama sonrası ülkücü gruplar devlete ait bazı binalara saldırırlar. Olaylar sırasında önce 2 solcu genç, ardından da 3 ülkücü ölür. Solcuların düzenlediği cenaze yürüyüşünün önünü kesen sağcı gruplar sloganlar atarak grubu provoke eder. “Komünistlerin namazı kılınmaz, Ulu Cami’yi yakıyorlar, Alevilere ölüm, din elden gidiyor” gibi sloganlarla şehirdeki gerginlik hat safhaya ulaşır.

Sonuç; belediyenin ve camilerin hopörlerinden yapılan anonslar, toplanan kalabalıklar, ilan edilen sokağa çıkma yasağı; yasağa rağmen sağcıların yönlendirmesiyle birçok mahalleye yapılan saldırılar; 111 ila 150 arası ölüm, yüzlerce yaralı; tecavüz edilen kadınlar, acımasızca katledilen Alevi yaşlılar, çocuklar, yakılan evler, harap edilen iş yerleri… Katliam sonrası Maraş’tan yaşanan Alevi göçü ve 14 ilde ilan edilen sıkıyönetim…

Gerçeklerin, illa da ortaya çıkmak gibi bir huyları vardır. Maraş’ta da öyle olacaktır. Saldırıya uğrayan Aleviler ile solculara ait binalar, daha önceden işaretlenmiştir. İlk gün, askeri birliklerin, “Aleviler kışlaya saldırdı” haberiyle kent merkezinden çekildiği ortaya çıkar. Keza, ordu komutanının, olaylar sırasında İçişleri Bakanı’nın olaylara müdahale isteğini geri çevirdiği anlaşılacaktır. Verdiği ifadesinde arkadaşlarıyla birlikte Çiçek Sineması’na bombayı kendilerinin attığını itiraf eden MHP’li Ökkeş Kenger (Şendiller), katliamın 1 numaralı sanığı olarak yargılanacaktır. Oysaki Türkiye, çoğu zaman şaka dolu bir ülkedir. Hayat, sonradan Ökkeş Kenger’i, bu sefer Şendiller soyadıyla, 19.Dönem Kahramanmaraş milletvekili olarak ödüllendirmekten geri kalmayacaktır.

Aradan biraz zaman geçer… Benzer olaylar 1980 yılının Temmuz’unda bu sefer Çorum’da yaşanır. Şehirde, Komünistlerin Alaattin Cami’sine bomba koydukları söylentileri yayılır. Aynı iddia, TRT’nin haber bültenlerinde tekrarlanınca olaylar hızla tırmanır.

Sonuç 57 ölü, 200 ü aşkın yaralı, 300 civarında ev ve işyerinin tahrip edilmesidir. 12 Eylül Darbesi’nin son yapı taşları da böylece döşenmiş olur.

“Ezanı bastırmak istiyor zındıklar”

2 Temmuz 1993, Sivas. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında birçok aydın ve sanatçı valinin özel davetlisi olarak şehirdedir. Çoğu Madımak Oteli’nde konaklamaktadır. Şeytan Ayetleri kitabının Türkçesini yayınlamış olan Aziz Nesin ve gelenler hakkında saldırı olacağı yönünde şehirde dedikodular yayılır. Bilinmeyen kişilerce evlere ve etkinliğe yakın mekanlarda dağıtılan bildirilerde, “… Kur-an’a alçakça küfredilmekte ve müminlerin izzet ve nefislerine saldırılmaktadır” denmektedir. O gün kimi gazeteler de benzer manşetlerle çıkar.

Can Şenliği oyuncularının gösterileri için davul eşliğinde çağrı yapmaları, o esnada cuma namazı için Çifte Minare’ de toplanan kalabalık tarafından, “Ezanı bastırmak istiyor zındıklar” diye protesto edilir.

Sonuç; içlerinde gazeteci, yazar, şair, sanatçı ve ozanların bulunduğu, çoğunluğu Alevi 33 kişinin yakılarak katledilmesidir. 51 kişi ağır yaralanmıştır. Olay, dünya tarihine, aynı gün içinde meydana gelmiş en büyük aydın katliamı olarak geçecektir.

Başbakanlığa Erdal İnönü vekâlet etmektedir. Devletin çeşitli birimlerinin, takviye güç ha gitti, ha gidecek diye İnönü’yü, İnönü’nün de oteldekileri oyaladığı anlaşılır. Yapılan soruşturmada Madımak Oteli’ne gelen askerlerin, saldırgan grupla görüştükten sonra kışlalarına döndüğü ortaya çıkacak, devletin iki adım ötede, yanan insanları seyrettiği anlaşılacaktır.

Kabataş’ta türbanlıya linç, camide içilen bira

Tarih 7 Haziran 2013.

“Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler.”

Dönemin başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmadır bu...

1 Haziran günü, Gezi protestoları devam ederken bazı medya organlarında, göstericilerin Kabataş’ta türbanlı bir kadını ve bebeğini darp ettikleri haberi çıkar. Olay vahimin ötesindedir. Dönemin AKP’li bir ilçe belediye başkanının gelini olan kadın, Beşiktaş’ta beklerken bir grup üstü çıplak göstericinin sataşma ve saldırılarına maruz kalmıştır. Kadın ağır bir şekilde darp edilir, bebeğin arabası devrilir! Üstleri çıplak, elleri deri eldivenli 70-100 kadar gösterici kadının üzerine çişlerini yapalar!

Haber infial yaratacak cinstendir. Bir kez daha devlet kademesinde en yüksek seviyeden sahiplenilir. Gerek camide içki içilmesinin, gerekse kadın ile bebeğinin darp edilme görüntülerinin ellerinde olduğu, en kısa sürede yayınlanacağı söylenir. Elif Çakır, İsmet Berkan, Balçiçek İlter, Abdülkadir Selvi, Sevilay Yükselir, Nihal Bengisu Karaca ve Nagehan Alçı gibi ünlü gazeteciler, kaseti bizzat izlediklerini, görüntülerden dehşete kapıldıklarını ifade ederler…

Birkaç gün önce zaten, başka bir haber ülkeyi yeterince sarsmıştır. 3 Ocak 2013 günü Anadolu Ajansı ve CHA’nın “Camide içki içtiler” haberi Gezi Parkı göstericilerinin görüntüleri eşliğinde verilmiş, başbakan ve iktidar üyeleri bu iddiayı yüksek sesle sahiplenmişlerdir.

Her iki olayın sonucu mu? Elbette ki olaylar, Gezi Parkı’ndaki barışçıl gösterilere gölge düşürecektir. Ancak halkın gösterdiği sağduyulu tavır, olayın başka tahriklerle farklı mecralara sürüklenmesine yine de engel olacaktır.

Daha sonra ne mi olur? Gerçek, bir kez daha itildiği karanlık dehlizlerden çıkıp gelir. Ve yalanlar ne kadar sinsiyle, gerçekler de bir o kadar baş döndürücü ve açık sözlüdür. Olayın ardından haftalar, aylar, yıllar geçecek, ne bir kanıt gösterilecek, ne de kaset yayınlanacaktır. Kaseti izledim diyen, mağdur olduğu iddia edilen kadınla röportaj yapan gazeteciler, utangaç tavırlarla birer birer çark etmeye başlar. “Ben, camide içki içildiğini görmedim” diyen Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi’nin imamının payına ise camiden camiye sürülmek düşer…

Ezanı ıslıklayan kadınlar

8 Mart 2019, İstanbul, Beyoğlu.

Tüm dünyada her yıl, ülkemizde ise 2003’ten beri yapılan Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar İstiklal Caddesi’ndedir. O gün, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’dür. İlk defa olarak Valilik İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe izin vermez. Polis, caddeye girişleri önlemek için her zamanki yerine ek olarak, bu sefer yeni yapılmakta olan Beyoğlu’ndaki caminin hizasında da barikat kurar. Dalga dalga kadın kalabalıkları barikatı bir türlü aşamaz; sloganlarla, ıslıklarla, zılgıtlarla kolluk güçlerini protesto eder… Aradan 2 tam gün geçmiştir. 10 Mart günü televizyonlarda, en yüksek mevkilerden bir ses duyulur:

“Ezan-ı Muahammediye’ye terbiyesizlik ettiler!”

Söz, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’a aittir. Ertesi günü gazetelerin çoğu aynı manşetle çıkacaktır. Aynı söylem çeşitli bakanlar, AKP sözcüleri ve MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından da farklı şekillerde dillendirilecektir.

Kısa sürede sosyal medya üzerinden MHP’li Ülkü Ocakları’na bağlı gruplar tarafından “ezana uzanan eller kırılsın” şeklinde Taksim’de toplanma çağrıları yapılır. Çağrı akşamüzeri yerini bulur. Aralarında sarıklı, cübbeli kişilerin de bulunduğu bir grup İstiklal Caddesi’nde, barların ve içkili lokantaların bulunduğu Mis Sokak’a yönelirler. Attıkları sloganlar manidardır. Acılarla dolu bir tarihten kopup gelmiş, ürkütücü zamanların korkunç anılarını çağrıştırırlar:

“Allahuekber… Ya Allah Bismillah, Allahuekber… Kanımız aksa da zafer İslamın… Tek yol şahadet…”

Ellerinde Türk bayrakları taşıyan, tekbirler eşliğinde yürüyen öfkeli kalabalığın tavırları saldırgan, sloganları kışkırtıcı, sözleri tehditkârdır. Bir süre yürüdükten sonra, daha fazla katılım sağlayamayan göstericiler Tarlabaşı civarında kolluğun müdahalesiyle dağılırlar… Gerçek ise, bu sefer gün yüzüne çıkmak için acelecidir. Çarpıtmalı videoyu kullanan yandaş gazeteci özür dileyecek, ilk günkü tahriklerinin etkisiyle kışkırtıcı haberler yapan diğer kimi gazeteciler de geri adım atacaklardır.

Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılan kadınlara gelince. Olayı ibret verici bir şaşkınlıkla karşılayacaklardır. İki polis barikatı arasında sıkışmış, plastik mermi, biber gazı, kalkan ve cop darbeleri arasında kolluk güçlerini ıslıklarla, sloganlarla, çığlıklarla protesto eden kadın kitlesinin okunan ezandan haberleri bile olmamıştır.

Geriye kalanlar

Gelişmemiş bir toplumda, bir yalana inanmak ne kadar kolaysa, bir gerçeği kabullenmek de o kadar zordur. 8 Mart ve sonrasında yalanla gerçek bir kez daha karşı karşıya gelmiş, bir kez daha çarpışmıştır. Ne kadar şanslıyız ki, bu sefer gerçek, toplumsal sağduyu ile birlikte galebe çalmıştır. Geride ise kâh bir Cumhurbaşkanı’nın, kâh AKP’li bir il başkanının, kâh da AKP’li belediye başkan adayının infial yaratacak ibretlik sözleri kalmıştır:

Ezan-ı Muahammediyeye terbiyesizlik ettiler, …bunların tek ittifakı ezan bayrak düşmanlığıdır, ...onları ayaklarımızın altına alacağız!”

“Millet İttifakı'nı destekleyenlerin bu sokaklarda, mahallelerde gezme şansı olmayacak!”

“Millete Küfür ettiler, analarını belleyeceğiz!”