26 Nisan 2020

Platform-II: Biraz gerçek, biraz rüya

Yaslandığı perspektifin genişliği, imge konusundaki zenginliği, kavram hazinesi açısından fakirliği… Görüntü dışı olanı görünür kılmak, ancak böyle bir stratejiyle başarılabilirdi

Filmin sonuna dair söylenenler, neredeyse bütünlüğünün önüne geçti. Üstelik değerlendirmeler genellikle olumsuz bir tondadır. Filmin sonu, ya zayıf, ya belirsiz, ya muğlak, ya anlamsız ya da gerçek dışı bulunuyor. Oysa, bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapmak, söz, eylem ve iyi arasındaki ilişkiye odaklanmayı gerektirir. 

Yaslandığı perspektifin genişliği, imge konusundaki zenginliği, kavram hazinesi açısından fakirliği… Görüntü dışı olanı görünür kılmak, ancak böyle bir stratejiyle başarılabilirdi. Meramını, aşktan dili tutulmuş bir aşık gibi bakışla -göz olarak kamerayla- anlatan film, Deleuze'un hareket-süre blokları dediği şeyden yardım alıp düşünce dünyasına uzanır. Kavramlarla iş görmez, fakat imgelerle inşa ettiği hareket-süre blokları sayesinde yeni kavramlara ulaşır. Platform zaten hareket olarak dünyadan ve zaman olarak tarihten inşa edilmiş devasa bir bloktur.

Felsefe gibi düşünceyi harekete geçirir, ama felsefi bir biçimde karşımıza çıkmaz. Kavram kullanmadan kavramlara ulaşmak… Bu film, sinemadan beklentinin seviyesini birkaç çıta birden yükselttiyse, neden, sözün mecrasına, teorinin dilini mümkün mertebe alt seviyeye çekerek geçmesidir. İmgeler yoluyla söz adına hareket geçmek… Zira aşağıdakilere bir şey anlatılmayacağı, yukarıdakilerin karşılık vermeyeceği bilinciyle hareket eder. Sözle aralarına aşılmaz bir mesafe koymuşların dünyasında, yapılacak en iyi şey bakmaktır. Gelgelelim film, bizi bakmaya davet etmez, karşımıza geçip bize bakar. Lacancı-Žižekçi yaklaşımla ifade edilirse, biz filmi seyretmeyiz, film bizi seyreder. Ve elbette, bakan gösterir.    

Ne var ki, hareketler ve ilişkiler arasında bağ kurmayı zorlaştıran imge bolluğu, kontrolü izleyicinin eline geçirir. Yamuk bakışın yerini düz bakış alınca, sinema işlevsizleşir. Böylece, herkes, meşrebince filme bir şey yüklemeye başlar. Filmi seyretmenin yerine, ona kendi görüşünü dayatmak… Sadece bakmayı unutmak değil, kendine bakanı görmeyi de bilmemek… Sözün askıya alınmasının, hiçbir kulağa ulaşmamasının nedeni aklın araçsallaşmasıdır. Herkes kendi ihtiyacına göre akıl yürütünce, hakikatin yerini talepler alır. Üst seviyedekilerin kulakları doymuşluktan, alt seviyedekilerin açlıktan duymaz. Eksiksizlik arzuyu tüketince, ölüm içgüdüsü yaşam içgüdüsünün yerine oturur. İntihar etmek ile birilerini keyfi olarak öldürmek seçenekleri kalır geriye. Buna karşın, eksiklik, arzunun yerine isteği ikame edince, yoksullar, arzularının önünde engel olarak gördükleri birbirlerini yemekle uğraşırlar. Aynı amacı benimseyenler arasındaki kavga kesinlikle değer eksikliği belirtisidir. Eksiksizlik can sıkıntısı getirir, yoksunluk ölüm... Bilgisayar oyunu kıvamında savaşlar çağında zaten az sonra ölecek olanların kavgası fazlasıyla ironiktir.

Kafa ve el

İnsan olmanın ortak bağları kopmuşsa, değerlerin zemini kayar, kuşku devreye girer, ruhta karmaşa başlar. Öldürme isteğinden çok, korkudan katletme… Korku, korkanın zor halini gösterebilir, ama korkutanın da akıbeti üzerindeki lekeye atıf yapar. Her duygu, kişiyi, gerektirdiği şeyi yapmaya zorlar. Korkan mutlaka eyleme geçecek, korkutan mutlaka saldırıya uğrayacaktır. Başı belada olmayan kimse yoktur. Modern doğal hal! Yasa vardır ama işlemez, uygarlık vardır ama boğar. Değer bilinci kör bir dünyada, menzili ancak iki adım öteye uzanabilen bir aklın egemen olması kaçınılmazdır. Platon binyıllar önce, insanları bu konuda uyarmıştı. Ne var ki, kitapla iş yapan kafa ve bıçakla iş yapan el aynı bedende olmayınca, söz alış-verişi mümkün olmaktan çıkar. Kesmeye odaklanan el ile argümanla iş yapan kafa arasındaki mücadelenin yıkıcı halinin üstünü şimdilik demokratik felaket örtmektedir.

İktidar bıçak ehlinin elinde değil, bıçağın kendisindedir. Katledici ortam herkesi masum gösterir. Özne belirsizse, her sanık aklanır. Bauman'ın yüzer-gezer sorumluluk dediği şey… Ortada sayısız yıkıcı eylem vardır, ama sorumluluğun, yakasına yapışacağı kimse bulunmaz. Faili olmayan suçlar aleminde caninin değil, caniliğin egemenliğinden söz edilebilir. Kendisini öldürmeye teşebbüs eden Trimagasi'ye, sistemi, yukarıdakileri veya yönetimi değil, onu sorumlu tutacağını söyleyen Goreng, yukarı ve aşağı doğru keskin bir hareketin tek yasa olduğu çukurda kimseye böyle rahat sorumluluk yüklenemeyeceğini zamanla anlayacaktır. Kısa süre içinde bıçağını herkese sallar.  

Kurbana haklarını okuyan Trimagasi, itirazla karşılaşınca, konuşmaktan yorulduğunu söyleyip, yapacağını yapmaya koyulmasının nedeni, Goreng'in yakıcı bir deneyimden sonra fark edeceği bu hakikati çok önceden kavramış olmasıdır. Konuşmanın yorucu olduğuna inanmak… Sözün geçer akçe olmaktan çıkışı... Artık yalnızca kendi inandığını duymaya tahammülü olanlar konuşacaktır. Bunun dışındaki her söz insanların canına tak eder. Zaman, yorgunluk vermeyen sözün zamanıdır. Alkış tutuyorlarsa, anlamaya istekli olduklarından değil, sözün, kendilerine duydukları hayranlığı beslemesindendir. Çok geçmeden sözün öznesi cambaza dönecektir.   

Böyle bir ortamda iyinin peşine düşmüş Goreng ile Baharat'ın yolunu bir bilge keser. Dünya nimetlerini insanlara eşit dağıtmak için yola çıkanın, nimeti çiğneyemeyeceğini düşünen bilge adam, insanın dünya içindeki durumunu düzeltmek isteyen devrimcinin, insanları harcamaktan sakınması gerektiğini düşünen Albert Camus'u hatırlatır. Gelgelelim tutarlılık gerçekliği görmezlikle bir tutulamaz. Yürümeyi kafasına koymuş kişi, gerçekliğin sert haline göz yumup, çıplak sözle yola koyulamaz. Tin -söz- madde karşısında kırılgandır. Sözün hakikatli tarafı yok olmaz, fakat hükmünün çarptığı bir sınır vardır. Bilgelikten olur aldıktan hemen sonra söz ile bıçak, kafa ile el birlikte işe koyulur. Trimagasi'nin eli ile Goreng'in kafası arasındaki uçurum, Baharat'ın eli ile Goreng'in kafası arasındaki uyumla kapanır.

Rüyanın gerçeği

Bu önemli bir meseledir; çünkü filmin finalini anlamamıza yardım eder. Sonun tam da olduğu gibi olmasında etkili olan şeylerden biri, iyinin doğaya ve nedenselliğe aşkın gücüyse, diğeri olgusal gerçeklik ile söz arasındaki gerilimin çözülmesidir. Haliyle, sonun, gerçek mi, yoksa rüya mı olduğuna dair bir tartışma pek verimli olmayacaktır. Misyonunu tamamladıktan sonra yorgun düşüp uyuyakalan Goreng rüya görür. Ne ki, rüyanın devreye girmesi, ne filmin mantığını ne de Goreng'in mücadelesinin gerçekliğini zedeler, aksine ikisini de daha güçlü kılar. Rüyanın sinemadaki yeri, uyku ile uyanıklık halleri arasındaki mantıkla anlaşılamaz. Sinemada rüya, sinematografik gerçeğin devamıdır; filmin herhangi bir sahnesi gibi bir sahne... Üstelik, yönetmenin elinde, bir bakışa dönüşerek, olgular dünyasında görülmeyeni görünür kılar. Bilinçdışına sızmanın yolu rüyadan geçer.  

Göreng'in rüyasına herhangi biri değil, film boyunca karşı-konuma yerleştirerek seyrettiğimiz Trimagasi gelir. Öyle bir rüya ki, iki adamı bütün bütüne aynı seviyeye taşır. Karşıda öylece oturmuş, neşeyle Goreng'in başarısından kendine pay çıkarır, çünkü yolculuğun hedefe ulaşmasının, savunduğu mantığı doğruladığını düşünür. Göreng'in rüyadaki tavır ve sözleri, daha baştan beri Trimagasi'ye belirli ölçüde hak verdiğini gösterir. Çukurun gerçekliği ve onun içinde hareket etmenin yol ve yordamı konusunda alttan alta onu onaylıyormuş meğer. Buraya kadar gelmişse, kötülüğe esir düşmüş dünya içinde bu kadar soğukkanlı duruşu karşısında öfkeden deliye döndüğü Trimagasi ile belirli ölçüde aynı ruh halinde olduğundandır. Rüya, Trimagasi'nin, Goreng'in bilinçdışında yaşamaya devam ettiğine atıf yapar.

 Ancak her şey rüyada olup bitmez. Uyanık Goreng'in hali, rüyadaki halinin devamıdır. Trimagasi ile yürür, onu can kulağıyla dinler, üstelik elle tutulur bir karşı argüman geliştirmez. Anlıyoruz ki, sadece bilinçdışı alanında değil, aynı zamanda bilinç mecrasında da bu adamla yan yana yürümüştür. Trimagasi ile kıran kırana tartışması, onu yanlış bulduğunu göstermez, egemen toplumsal ahlak ve yaygın ideolojinin gölgesinden tamamen kurtulmadığını gösterir. Ne yazık ki, aklımızın onayladığını, ahlak ve ideolojimiz onaylamayabilir. Ne Trimagasi'nin iyilik uğruna savaşmaması, onun tamamen haksız olduğunu gösterir ne de Goreng'in iyilikten taviz vermemesi, onun her zaman doğru düşündüğünü… Her güçlü eylem bir sözden yola çıkar, fakat yeni bir söz yaratarak biter. Konuşmanın erdeminden dem vuran Goreng zamanla konuşmanın yorucu olduğunu bundan dolayı söyler. Herkesin savunduklarına ihanet etmesi gereken bir zaman mutlaka vardır. Tanım gereği kötülük bulaşmaz iyiliğin -kılla lekelenmemiş tatlı şeyin-söylediği budur işte! Goreng'in, iyiyi temsil eden çocuğa ulaşıp, onu kötülük çukurundan alıp olması gereken yere, yani değerler alanına göndermesi, söz ile eylemi, bilgelik ile bıçağı birlikte kullanmasından kaynaklanır. Ancak, bilgi ile güç bir araya gelince, kötülüğün yaygınlığında küçük bir alana sıkışıp kalmış iyilik kurtuluşa erer.

Platform, tekrar tekrar izlenmeyi ve hakkında düşünmeyi hak eden bir filmdir. Bu, bir yandan sinemanın simgesel dünya üzerindeki etkisini, öte yandan, sinema sanatının inceliklerini görmemize yardım edecektir. Buna, özellikle sinemayla ilgilenen gençlerin dikkat etmesi gerekir. Zira her güçlü filmin yolu, geniş bir düşünce perspektifine yaslanmaktan ve yaygın simgesel/toplumsal kodları hoşnut etme hevesinden kurtulmaktan geçer.

Yazarın Diğer Yazıları

Aşk (Her): Sinemanın gör dediği…

Sevenin, kalbinin bir köşesinde başkasına da küçük bir yer ayırması, sevilene kendi yerinin işgali olarak görünür. Bundandır ki, bütün toplumsal ahlaklar bol kepçe servis ettikleri sevginin kefaretini ötekine nefretle ödetirler. Her ahlak şu ya da bu şekilde sevgi buyurur, fakat hepsi de onay verdikleri insan tipine benzemeyi şart koşar

Nomadland: Hassasiyet yolu

Bu yolculuk insanda derin bir etki bırakıyorsa, neden, gitmek zorunda olmanın ağırlığıdır. Dünyanın egemen politikasının güzergahını çizdiği yol, hâkim ideolojinin başlattığı yolculuk koca gezegende bir yer bulamayanların gitmek zorunda kalışıdır

Yeraltı: Simgesel şiddet

Özgürlük arayışına çıkan kişinin gözünün arkada kalışına Muharremlik denir. Horace Walpole'un dediği gibi "bu dünya düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi" ise, dünyayı anlayacak kadar düşünen, fakat ona ayak uyduramayacak kadar hisseden kişinin durumu trajikomik değil, vahimdir