08 Mart 2016

Utan Avrupa: Rüşvetin dik alası

Bu utanç, AKP’nin dört ayak üstüne düştüğünün resmidir aynı zamanda....

“Zaman gazetesine baskın” sonrası Avrupa Basını ve Avrupa’yı yönetenler evlere şenlik. Hani, o özgürlükçü, o insan hakları bekçisi, o demokrat Avrupa var ya, şu sıralarda “Türkiye” denildi mi, dili damağı kuruyor.

Evet, Türkiye’de insan hakları ihlalleri var. Evet, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü her gün yeni bir darbe alıyor. Evet, özel mülkiyet hakkı çiğneniyor. Evet, özel şirketlere baskınlar düzenleniyor. Evet, otoriter bir yönetim insanları tek tek avlama peşine düşüyor. Evet, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ortadan kalkıyor.

Avrupa bütün bunları görüyor ve kabul ediyor. Ardından “ama ve fakat” ile başlayan cümlelerle devam ediyor.

En müthiş açıklama Alman İçişleri Bakanı'ndan geliyor. Hani, şu Merkel’in bir zamanlar güvenlik danışmanı, Merkel ile Alman İstihbarat Örgütü arasında köprü görevini yürüten, bu başarısı nedeniyle, Merkel tarafından İçişleri Bakanlığına terfi ettirilen zat.

O diyor ki:

“Biz dünyanın insan hakları yargıcı değiliz.”

On yıllarca dünyanın neresinde olursa olsun, insan hakları ihlalleri karşısında ateş püsküren, neredeyse göğsünü siper eden Alman Yönetimi şimdi Türkiye’de olup bitenlere uzak duruyor.
 

SPD zikzakları
 

Sadece İçişleri Bakanı'nın üyesi olduğu Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) değil, büyük koalisyonun diğer ortağı sosyal demokratlar da (SPD) aynı havada. Önce yine kendi asırlık ilkelerine döner gibi tavır alıyor SPD:

“Zaman’a el konulması asla kabul edilemez, basın özgürlüğüne yeni bir darbe, korkunç bir olay.” (7 Mart 2016 tarihli Die Zeit ve Die Welt gazeteleri)

Durun acele etmeyin, anlı şanlı sosyal demokrat SPD, yüz elli yıllık tarihini inkar edercesine devam ediyor, şu sefalete bakın:

“Türkiye’deki iktidarın uygulamaları AB ile Türkiye arasında çatlak yaratabilir ancak, sığınmacı krizini çözmek için Türkiye ile görüşmeleri sürdürmek zorundayız, başka alternatifimiz yok.” (Aynı tarihli, aynı gazeteler)

Bu sözün Türkçesi, Türkiye’de olup bitenlerin demokrasi ile uzak yakın ilgisi yok ama, bizim derdimiz şu sıralarda sığımacılar, onun için olanları fazla konuşmak istemiyoruz.

Neden özellikle Almanya ön planda? Çünkü, Türkiye ile sığınmacı krizini çözmek için Avrupa adına başı Almanya çekiyor. Ayrıca, sığınmacılar en çok Almanya’ya gitmek istiyor.

Türkiye’den nefret eden, Türkiye’nin AB üyeliğine başından beri ve hala karşı çıkan Merkel, telefon görüşmeleri hariç, üç ayda dört kez Davutoğlu ile bir araya geliyor. Davutoğlu sanki onun koalisyon ortağı.

Bu durum Alman Basınında da alay konusu, “Merkel kendi koalisyon ortağından çok Davutoğlu ile bir araya geliyor.”
 

Avrupa'da yeni hayalet: Sığınmacılar
 

Almanya’nın Türkiye’ye karşı izlediği politika, sığınmacı sorununu öne çıkartan adımlar, aslında bütün Avrupa’nın tavrı. Hepsinde aynı korku var, sığınmacılar ya onların kapısına da dayanırsa!

Yaklaşık yüz yetmiş yıl önce (1848),  Karl Marks “Komünist Manifesto”da Avrupa’da bir hayaletin dolaştığını yazıyor, “komünizm hayaleti.”

O hayaletin yerini günümüzde bir başka hayalet alıyor: Sığınmacılar, mülteciler.

Yüz yetmiş yıl önce komünizm, kapitalist Avrupa’nın ne kadar korkulu rüyası ise, bugün sığınmacılar da, o kadar korkutucu. Üstelik, elle tutulur, gözle görülür hayaletler, on binlerce insan.

Başta Almanya, bütün Avrupa sığınmacılardan kurtulmak istiyor, onları kurtaracak tek bir dal var, Türkiye.

O zaman da, elle gelen düğün bayram, havasında, ne özgürlükler, ne insan hakları, ne otoriter yönetim, Avrupa hepsine göz yummaya hazır, zaten bunu da açıkça itiraf ediyor, “her şeye rağmen, başka alternatifimiz yok” edasıyla.

Aslan Türkiye, yeter ki, sığınmacılar sende kalsın, sen içerde istediğini yap, dokunursam namerdim, ne yıllık rapora yazarım, ne hesap sorarım, yazsam bile, bir başka bahara saklarım.

Eh, bu vurdumduymazlık da, bizimkilerin işine geliyor. İçeride istediği gibi at oynatıyor.
 

Ya paralar


Sen sığınmacıları gönderme, ben sana dokunmam. İyi göndermeyelim de, az buz değil, iki buçuk milyon insan. Şu ana kadar on milyar dolar harcamışız, bu insanlar ne yiyecek, ne içecek, nerede yatacak, ne giyecek? Sağlığı var, hastalığı var, çoluğu var, çocuğu var.

Üç milyar dolar vermeye söz veriyorlar, beş aydır gele gele sadece otuz milyon dolar gelmiş, gelecek olan da “proje gösterin, biz ona göre para verelim”, pazarlığındalar.

Güvenmiyorlar.

Bütün bu yoğun görüş trafiğinin, gürültü patırtının bir özeti var. Avrupa Türkiye’ye rüşvet veriyor. Rüşvet iki parçadan oluşuyor. İlki, AB ülkelerine seyahat edecek Türklere vize zorunluğunu kaldırma sözü. Arada masaya bu peyi sürüyor. Sonra asıl mesele geliyor. Vizenin kaldırılması asıl meselenin ve ana rüşvetin türevi.

Osmanlı’nın toprak kaybettiği ilk anlaşmadan bu yana, 1699 Karlofça, üç yüz yıldır pek çok farklı nedenle, pek çok farklı tarihlerde Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iyi, kötü her olayına burnunu sokuyor, çoğunlukla “hasta adam”, ara sıra “en büyük Ankara, başka büyük yok” teraneleri. Şimdi kenara çekiliyor.

Demokrasi, uygarlık değerleri filan, bugün sırası değil, geçiniz. Bin yıldır bunlarla övünen, o değerleri anlatan romanlar, felsefe, sanat ürünleri, filmler ve devamı, hayat tarzı, geçiniz efendim, geçiniz.

Yeter ki, sığınmacalar sende kalsın, içerde ne yaparsan yap.

Rüşvetin dik alası, utan Avrupa, utan.

O utanç, AKP’nin dört ayak üstüne düştüğünün resmidir aynı zamanda.