09 Mart 2016

Şimdi farkında: “Koyun gibisin kardeşim”

Bir zamanlar birlikte oturduğu kişinin sözleri üzerine nasıl oluyor da "biz ne yapıyoruz" diye düşünmüyor?

“Bugün Türkiye’ye baktığım zaman, ilkokul üçüncü sınıfta öğrendiğim tasada ve kıvançta bir olan ve bir ülke etrafında birleşmiş olan bir halk görmek mümkün değil.  Ülke ikiye ayrılmış durumdadır.”

Bunu söyleyen bir zamanlar AKP Genel Başkan Yardımcısı. Önceki gün Meclis kürsüsünde, devam ediyor:

“Meclis yürütmenin emrinde olan bir yapıya dönüşmüştür.”

Bunu söyleyen bir zamanlar AKP Genel Başkan Yardımcısı. Kürsüden devam ediyor:

“Mehdi iddialarından halife olma iddialarına kadar giden bir sürecin başlangıcında olduğunuzu bir süre sonra fark edersiniz, ama artık dönüşü yoktur, çünkü özgürlükleri ve demokrasiyi sınırlandırıp, bir güce tapmaya başladığınız andan itibaren hukuk ortadan kalkmış olur.”

Bunu söyleyen bir zamanlar AKP Genel Başkan Yardımcısı. Mecliste devam ediyor:

“Yargı birilerinin iki dudağı arasından çıkan emir ve talimatlara dönüşür.”

Bunu söyleyen bir zamanlar AKP Genel Başkan Yardımcısı. Nazım’dan aktardığı bir şiirin son dörtlüğü ile bitiriyor, bir uyarı ile, AKP milletvekillerinin dikkatini çekmek üzere:

“Koyun gibisin kardeşim /  Gocuklu celep gösterince sopasını /  Katılırsın sürüye / Ve onlarla yürürsün salhaneye.”

Meclisteki bütçe konuşmasından bölümlerden aktardığım AKP eski Genel Başkan Yardımcısı, şu anda HDP milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat. İbretlik bir konuşma yapıyor.
 

AKP sıralarından itirazlar
 

Konuşması bitince AKP sıralardan laf atmalar başlıyor. “Yürürsün salhaneye” sözü üzerine başlıyor laf atmalar.

“O korkuları yaşadın, içine sinmiş galiba.”

Derken bir başka AKP milletvekili:

“AKP seni gerekli görmedi.”

Bir başka AKP’li:

“Sen artık yoksun, biz pazara kadar değil, mezara kadar burada olanlardanız.”

Varsın, yoksun, itirazlar, sataşmalar, laf atmalar, daha dramatik bir hal alıyor:

“Sen medeni ölüsün, medeni ölü.”

Bu ibretlik sataşmaları izlerken, gerilere gidiyorum. Yedi, sekiz yıl önceye.

O sıralarda Dengir Mir Mehmet Fırat ile uygar bir diyaloğumuz var. Tamam, ben başından itibaren AKP’ye hiç ısınamamış, başından beri AKP’ye muhalif bir gazeteciyim. O da, o partinin Genel Başkan Yardımcısı. Buna rağmen, Ankara ve İstanbul’da zaman zaman bir araya geliyoruz, sohbet ediyoruz, yemekte buluşuyoruz.
 

"Sen bize karşısın"
 

Güncel politikadan çeşitli konulara uzanan sohbet dizisi. Kimse kimsenin ayağına basmıyor, biri diğerini hoş görüyle karşılıyor, uygar bir politikacı-gazeteci ilişkisi.

Elbette, ikimiz de birbirimizin konumunu biliyoruz, ikimiz de o nedenle dikkatliyiz.

Taa ki, günün birinde...

Yine Ankara’da bir yemekte sohbet ederken, Dengir Mir, üstelik iç politikadan konuşmadığımız bir sırada, aniden:

“Sen bize karşısın!”

E, bu yeni mi? Kim bilir, AKP Genel Merkezinde ne konuşulmuş, bir muhalif gazeteci ile iktidar partisinin bir Genel Başkan Yardımcısı hiç bir araya gelir mi? Olacak iş mi? AKP’nin tepeleri bunu kabul eder mi?

“Bizden olanlar ve olmayanlar”, devamında “biz ve siz”, bırakın biz ve sizi, tarafsız kalanlara bile, “bitaraf olan bertaraf olur” tehditleri ile bölünme tohumları atılan bir ülkeye doğru dört nala yol alırken, “sen bize karşısın”, sözü bile, o tarihte bugünleri çoktan aratan bir söylem. Ama, çok kırıcı.

İpler kopuyor.

Bu çıkışın nedenini ne ben soruyorum, ne o söylüyor, fakat bu son konuşmamız oluyor. Aramızda selam sabah kesiliyor.
 

Gözleri bağlayan nedir?
 

Ve bu günlere geliyoruz. Osmanlı’nın istibdat dönemlerini andıran günlere. Dengir Mir’in Meclis konuşmasını dinlerken, düşünüyorum.

Söyledikleri baştan sona doğru. Büyük çoğunluğun altına imza atacağı sözler. Büyük çoğunluğun gördüğü manzara, büyük çoğunluğun hissiyatı, gerçeklerin ta kendisi.

Düşünüyorum:

-Bugün bu aklı başında gözlemde bulunan bir politikacı ki, aynı zamanda hukukçu, Genel Başkan Yardımcısı iken, ülkenin nereye sürüklendiğini nasıl göremiyor?

-O tarihte bir muhalif gazetecinin söyledikleri üzerinde, “acaba doğrular var mı bunlarda” diye düşünmek yerine, neden tepki gösteriyor? Nedir o insanları, o görevde iken tutan, gözlerini bağlayan nedir?

Gerçi, daha sonra hem görevlerinden, hem AKP’den istifa ediyor ama, asıl o görevde iken, neden koroya katılıyor? Yolunda gitmeyen bazı olayları gördüğü halde, uyarmak yerine, bugün okuduğu şiirdeki gibi, “koyun gibisin kardeşim, katılırsın sürüye”, o gün neden “koyun gibi”, neden “sürüye katılıyor”, neden?
 

"Biz ne yapıyoruz?"
 

Ya Dengir Mir’in sözlerine itiraz eden, canı yürekten ve inanarak laf atan AKP milletvekilleri?

Sataşmak yerine, “acaba doğru mu bu sözler” diye, neden düşünmüyor da, hemen tepki gösteriyor?

Laf atan ya da atmayan AKP milletvekilleri, “bu adam bir zamanlar bizim aramızda oturuyordu, şimdi neden o kürsüden eleştiriyor” diye, neden düşünmüyor?

Bir zamanlar o sıralarda birlikte oturduğu, hem de ön sıralarda oturan birisinin sözleri üzerine, “biz (ben) ne yapıyoruz, ülke nereye sürükleniyor” diye, neden düşünmüyor? Nasıl oluyor da, “koyun gibisin kardeşim” kapanına düşüyor?

Gerçekten garip.

Zaten bunu düşündüğü anda, Türkiye yeniden kendine gelecek.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ayasofya: Bir "egemenlik" masalı

Dünya mirası evrensel bir değer, kimin toprağında olursa olsun, bu gibi eserler insanlığın ortak değerleri arasında yer alıyor. Orada "egemenlik" ikinci planda

HSSE ya da Türkçesi SEÇ - G... Ruhum acıyor

Ne olacak, "iş cinayetleri" istatistikleri o durumdaki kepazeliği, başı boşluğu, eğitimsizliği, denetim yoksunluğunu, insan hayatına değer verilmeyişini yeteri kadar anlatıyor

Can Akın Çağlar’ın belki de yemediği hurmalar İmamoğlu’nu tırmalıyor

Kılıçdaroğlu eğer biliyorsa, parti içinde tartışma yaratacağını bile bile, bu atamaya neden izin veriyor?.. Sorunun yanıtı şöyle geliyor: "Bir siyasi manevra, iki mali neden."