26 Aralık 2020

"Bir 'Hürriyet' Hikâyesi", hepimizin hikâyesi

250 sayfalık kitabı bir çırpıda okurken, sık sık "ben bugünkü iktidarın öyküsünü mü okuyorum" diye, düşünmeden edemiyor insan. Neden düşünemiyor?..

"Reis Beyefendi,

Rejim hâlâ teminatsızdır, teminatsız olduğu için diktatörlüğe meyyaldir (eğilimlidir). Murakabe (denetim) yoktur, meşveret (danışma) yoktur. Partimizin programı bir yanda, tatbikat başka yandadır. Milli davalara prensipler değil, bir tek adam ve onun meydana getirdiği zümre hakimdir. Böyle olduğu için de, iktidarı tutmak gaye olmuş, her türlü fesadı, entrikayı gayenin hizmetinde kullanmak siyasi ve milli hayatımızın tek vasıtası haline gelmiştir.

Hürriyet bayrağı ile iktidara gelen parti içinde, hürriyet yoktur. Bu hâl karşısında idealist partililer şaşkın, millet hayal kırıklığı içinde, üniversiteler hareket yeteneğini yitirmiş, basın zayıftır.

Halas (kurtuluş) ve ümit sığınamız olan Meclis Grubu ise, bozguna uğramış ruh haletlerine ışık ve aydınlık verip, milli şevki (istek, heves) temin yolunu bulamamaktadır."

Bugünü anlatır gibi, ama değil.

Bu mektubun tarihi 16 Ekim 1955, altındaki imza Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, onun "Reis Beyefendi" diye seslendiği kişi, Başbakan Adnan Menderes.

İbret alınacak kitap

Ertuğrul Günay CHP'de uzun yıllar çeşitli görevlerde bulunuyor. CHP Ordu İl Başkanlığı, CHP milletvekilliği, CHP Genel Sekreterliği gibi görevlerden sonra, arada 12 Eylül'de tutuklanması var,  Genel Başkan Deniz Baykal kendisine rakip gördüğü Günay'ı partiden ihraç ediyor.

Tayyip Erdoğan'ın çağrısı üzerine, (vay canına bir zamanlar Erdoğan!..) Günay 2007'de AKP'den milletvekili seçiliyor, Erdoğan onu Kültür ve Turizm Bakanlığına atıyor.

Altı yıl Bakanlık sonrasında, Ocak 2013'te o görevi sona eriyor, Aralık 2013'te AKP'nin tepesinde gelişen "mağrur ve baskıcı yönetimi" protesto ederek, AKP'den istifa ediyor.

Ertuğrul Günay "İletişim Yayınlarından" çıkan yeni bir kitaba imza atıyor:

"Bir 'Hürriyet' Hikâyesi."

Kitaba adını verdiği "Hürriyet" Hikâyesi:

Daha 1955 yılında Demokrat Parti'deki baskıcı, totaliter rejime kaymaya yüz tutan, temel hak ve özgürlükleri tırpanlamaya başlayan yönetime karşı çıkarak, kuruluş amacı ve ilkelerinden artık sapmış bulunan Demokrat Parti'den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi'ni anlatıyor.

250 sayfalık kitabı bir çırpıda okurken, sık sık "ben bugünkü iktidarın öyküsünü mü okuyorum" diye, düşünmeden edemiyor insan. Neden düşünemiyor?..

Çünkü, kitap baştan sona:

"Türkiye'de demokrasinin neden bir türlü yerleşemediğini anlatırken, karşımıza hep aynı sakat, aynı kibirli, başkasının ne düşündüğüne aldırmayan, hukuk tanımaz ve çevresine kazık çakan belli bir çıkar grubunun keyfiliği içinde, günden güne artan otoriter ruh halini, kısaca 'tek adam sorununu' , o dönemin belgeleriyle göz önüne seriyor."

Bu gidişe Demokrat Parti içinde bir grup isyan ediyor ve partiden ayrılarak "Hürriyet Partisi'ni" kuruyor.

İlginç:

"Hürriyet Partisi'ni kuranlar arasında, yeni partinin Genel Başkanlığına seçilen Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu aynı zamanda Demokrat Parti'nin kurucularından biri."

Yeni partiyi kurarken, Adnan Menderes'e yukarıdaki mektubu yazan o.

Fitili ateşleyen önerge

DP içinde çeşitli rahatsızlıklar giderek artarken:

Bugünden çok farklı olarak, o günkü DP Meclis Grubu Başbakan Menderes'i zaman zaman fena hırpalıyor, hatta yine kendi partisinden bakanları oylamayla düşürüyor bile!..

İşte, bu sırada bir önerge DP'den kopuşun, yeni partinin kurulmasının yolunu açıyor:

"İspat hakkı!.."

O dönemde de, ayyuka çıkmış "yolsuzluk söylentilerine" karşı, o suçlamayı yönelten kişiye iddiasını kanıtlama hakkı tanınması...

"Siyaseti kişisel zenginleşme yolu olarak görmeyen milletvekilleri ve devlet adamları için ispat hakkı, mutlaka tanınması gereken bir gereklilikti." (A.g.k.,s.53).

Menderes bu önergenin geri alınmasını istiyor, kendisini değil, kendisiyle ilgili hiçbir zaman yolsuzluk iddiası yok, ama yakın çevresini korumak adına!..

DP'de fırtına kopuyor. Partinin ağır topları önergenin yasalaşması için bastırırken, diğer grup savunmaya geçiyor.

"Siyasetin daha saydam, hukuk denetimine açık olmasını savunanlardan on dokuz milletvekili istifa ediyor, onlarla aynı düşünen bir başka grup da partiden ihraç ediliyor." (A.g.k., s.57).

Çarpıcı ve ibretlik olan şu:

"1946'da kurulurken, Demokrat Parti tam da, hukuk ve saydamlık ilkelerine sadık bir program ilan ediyor."

Aynı çarpıcılık ve ibretlikle:

"Çok uzun değil, beş yıllık tek başına iktidar DP'yi yozlaştırıyor.

Çünkü, ne danışma var, ne tartışma.

Çünkü, ülke tek adamın ruh hâli ve isteklerine göre, yönetiliyor."

Parti ile birlikte, demokrasi de, yozlaşıyor.

Yok böyle kadro

Özgürlük ve demokrasi tutkunu olan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu DP'den istifa ederken, Menderes'e yazdığı mektupta, yukarıdaki satırlara ek olarak, öneri ve özlemle:

"Cebir ve zoru, 'benim dediğim olacak' zihniyetini ve inadını bırakınız, hürriyetten kormayınız, tek el idaresini bırakınız.

(...) Hür ve korkusuz bir dünyada, benim vatanımı da, korkusuz olarak payidar (sonsuz) kıl Allahım."

Yeni partinin kurucular listesi ile milletvekili adayları müthiş elit, aydın, hepsi çok iyi eğitim almış, çoğunluğu Batı kültürüyle beslenmiş, Doğu ve Güneydoğudan gelen "çiftçileri" tarih bilincine sahip insanlardan oluşuyor.

Yıllar sonra AKP Genel Başkan Yardımcılarından, birkaç ay önce aramızdan ayrılan Mehmet Mir Dengir Fırat'ın babası Ali Fırat, sendikacı Rıza Güven, yazar, çizer, öğretim üyeleri Feridun Ergin, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Coşkun Kırca, Fethi Çelikbaş, Ekrem Alican, Ziyad Ebuzziya, Tarık Buğra, Cihad Baban, Turan Güneş, Aydın Yalçın, Muammer Aksoy, Şerif Mardin, Ekrem Hayri Üstündağ, Nihat Reşat Belger, Yusuf Azizoğlu, Talat Asal, Rasim Eyüpoğlu, Gökşin Sipahioğlu gibi, her biri kendi alanında Türkiye'ye imza atmış insanlar.

Bir anlamda tam bir "Aydınlar Kulubü", Türkiye'deki partiler arasında en elit kadroların başında gelen bir parti yapısı.

İleri bir program

Böylesine entellektüel birikimi olan bir parti, çağın en ileri, en demokratik programıyla halkın karşısına çıkıyor.

Hürriyet Partisi'nin programına, seçim bildirgelerine bakınca, dönemine göre gerçekten "tam demokratik bir ülkeyi" amaçladıklarına hiç kuşku yok.

Programlarında:

"Kuvvetler ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, işçi ve işveren sendikalarının kurulması, üniversite özerkliği, yönetimin bütün işlemlerinin yargı denetimine açılması, idarenin partizanlıktan kurtulması, grev hakkı, beş yıllık kalkınma planı, sosyal adalet ve sosyal devlet kavramlarına yer veriyor."

Ki, bunların çoğu daha sonra Türkiye'nin en demokratik Anayasası, 1961 Anayasası'nda yer alıyor.

Özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, gerçek demokrasiyi amaçlayan, sosyal demokrat bir program. 

Olağanüstü birikimli ve demokratik programa rağmen, Hürriyet Partisi'nin ömrü ancak üç yıl sürüyor, 1957 seçimlerinde beklediği sonucu alamıyor.

Çünkü, tabana inemiyor ve 1958 yılı sonunda, göz yaşları arasında kendini feshediyor.

Günay'ın gözlemi

Her satırından dersler çıkartılacak kitapta, uzun yıllar aktif siyasetin içinde bulunan Ertuğrul Günay'ın bir gözlemi var:

"Türkiye'de iktidar yarışması, kaybetmenin ve kazanmanın doğal olduğu bir rekabet anlayışı içinde değil, her ne pahasına olursa olsun, kazanma güdüsüyle yapılıyor. Bu mutlaka kazanma güdüsü, tarafları hırçınlaştırıyor, önceden belirlenmiş kural ve koşullar içinde eşitlikçi bir yarış yerine, ortaya, koşullarını erki elinde bulunduranın belirlediği haksız bir rekabet görünümü çıkıyor." (A.g.k., s.160).

"Bir 'Hürriyet' Hikâyesi", hepimizin hikâyesi!..

Yazarın Diğer Yazıları

Mesele Erbakan'ı anmak değil!..

Anma toplantısı adı altında, o şemsiye altında birleşerek, muhalefetin, en başta AKP tabanına ve genel olarak Türkiye'ye mesajı: "Biz kararlıyız, biz bir aradayız, biz Türkiye'yi AKP - MHP ortaklığından kurtarmak, otoriter rejime son vermek için buradayız."

Meral Hanım'ın demokrasiyle sınavı

AKP ve MHP’nin İYİ Parti’yi kaşıyacağı, dokunulmazlıklara “hayır” oyu verirse, onu “terör destekçisi” ilan edecekleri kesin. Buna karşı Meral Hanım'ın elinde vazgeçilmez bir koz var: Demokrasi!

Üç liralık peynir, beş liralık kıyma, asgari ücretlinin arabası!..

Otoriter rejimlerin tipik refleksi, "gerçeği olduğundan farklı göstermek, tam ters propaganda yapmak!.." Halkı bunlara inandırmaya çalışmak!..