17 Ağustos 2013

Bir toplumsal hareket olarak Gezi - 2

Kimi örgütlü, kimi hayatında ilk kez bir eyleme katılan bu bireyler 18 gün boyunca aynı mekanı ve gündelik hayatı paylaştılar

 

Geçen haftaki yazımda Gezi’nin klasik anlamda bir toplumsal hareket olduğunu ifade etmiş, örneklerle bu tür hareketlerin temel özelliklerinin neler olduğunu anlatmaya başlamıştım. İlk yazıyı okuma fırsatı bulamayanlar için hatırlatalım:

1. Toplumsal hareketlerin ne zaman, neden başlayacağı öngörülemez.

2. Toplumsal hareketler heterojendir; yani içinde birçok farklı grup barındırır. Bu gruplar ve bireyler harekete farklı nedenlerle katılmıştır. Hareketten beklentileri de, hedefleri de farklıdır.

3. Toplumsal hareketlere kimin önderlik edeceği, hareketin kim tarafından temsil edileceği eylem sürecinde şekillenir ve gruplar arasındaki mücadeleye göre değişiklik gösterir. Bu süreçte eylem deneyimi olan, örgütlü grupların şansı daha fazladır.

Kaldığımız yerden devam edelim.

 

Toplumsal hareketler eylemcileri değiştirir, dönüştürür

 

Benzer toplumsal hareketlerde olduğu gibi, Gezi’de de farklı şeylerden yakınan, farklı amaçlarla hareket eden karışık bir eylemci kitlesi olduğunu söylemiştik. Kimi örgütlü, kimi hayatında ilk kez bir eyleme katılan bu bireyler 18 gün boyunca aynı mekanı ve gündelik hayatı paylaştılar. Birbirleriyle konuşma, birbirlerini tanıma imkanı buldular. Ortaklıkları dayanışmaya, farklılıkları sürtüşmelere, zaman zaman kavgalara yol açtı. Özetle bu süreçte eylemciler birlikte sosyalleştiler.

Bu sosyalleşmenin olumlu örnekleri hakkında çok yazıldı, çizildi. Birçok kentli, orta sınıf Türk BDP çadırına giderek “Biz Kürtlerin bugüne kadar neler yaşadığını bilmiyorduk, şimdi anladık” dedi; feminist gruplar başörtülü kadınlara yönelik saldırıları protesto etmek için eylem yaptılar; ırkçı-cinsiyetçi sloganların ve küfürlü duvar yazılarının temizlenmesi için kampanya düzenlediler; anti-kapitalist Müslümanlar namaz kılarken ateistler, sol gruplar, LGBT’ler tarafından korundular.

Daha önce bırakın dayanışmayı, bir araya gelmeleri bile düşünülemeyen bu grupların ezber bozan birlikteliği Gezi’nin boşaltılmasından sonra da devam etti. Lice’de yaşanan olaylar İsyanbul’da protesto edildi; 30 Haziran’da 11.cisi düzenlenen “Onur Yürüyüşüne” (Gay Pride) rekor katılım oldu ve bu yürüyüş sırasında da “Her Yer Lice, Her Yer Direniş” sloganları atıldı; İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok şehirde düzenlenen forumlarda demokrasi ve özgürlük taleplerini dile getiren bildiriler kaleme alınmaya başlandı.

Tahmin edilebileceği gibi, Gezi eylemlerini eleştirenler bu olumlu sosyalleşme ve dönüşüm hikayelerini fazla ciddiye almadılar. Onlara göre bu örnekler gösteriş amaçlıydı, samimi değildi. Öyle bile olsalar, unutulup gideceklerdi. Herkes, Gezi sonrası tartışmaların moda terimiyle, “fabrika ayarlarına” dönecekti. Bir zamanlar laik kesimler arasında popüler olan “takiye” tartışmalarını hatırlatan ilk iddiayı uzun uzadıya tartışmaya gerek yok. Zihin okuma gibi bir yeteneğimiz olmadığı sürece herhangi bir siyasi aktörün (ya da sıradan bireylerin) “gerçek” niyetinin ne olduğunu bilmemiz mümkün değil. AKP’nin Türkiye’yi İran’a çevireceğini düşünerek darbe planları yapan generaller bugün Silivri’deler; Türkiye de İran olmuş değil. Gezi eylemleri sırasında kendilerinden farklı olanla dayanışma sergileyenlerin ne ölçüde samimi olduklarını zaman gösterecek.

Ama bu hikayeleri ciddiye almamız için daha önemli bir neden var. Bu da söz konusu eylemlerin sembolik ve siyasi anlamı. Kadıköy’de, Beşiktaş’ta “Diren Lice” diye slogan atanların hiçbirinin samimi olmadığını varsaysak bile (ki böyle bir genelleme nasıl yapılır, bilemiyorum!), bunlar yaşandı. Bir duvar yıkıldı; fabrika ayarları bozuldu! Çünkü ulusalcı/darbeci fabrika ayarları iktidarı devirmek için bile ülkeyi bölmeye çalıştıklarını düşündükleri Kürtlerle dayanışmaya izin vermezdi. Nitekim vermedi de. Onlar AKP karşıtlığı üzerinden prim yapmaya çalışan Gazdanadam Festivali’ndeydiler ya da Silivri’de.

Toplumsal hareketler eylemlere katılanları geçici bir süre için de olsa ortak bir kimlik etrafında birleştirir. Bu kimliğin oluşumunda ve biçimlenmesinde iktidar odaklarının harekete yönelik tepkisi, özellikle de “şiddet” önemli rol oynar.

Peki bu yaşananlar geçici bir heves miydi? “Tuzu kuru Beyaz Türkler” Kürtlerin yaşadıklarına ilgi göstermeye devam edecek mi? Ya da laikler gelecek sene de Yeryüzü İftarları’na katılacak mı? Bu soruların yanıtını net olarak bilmiyoruz, bilemeyiz de. Ama şunu biliyoruz: Gezi sıradan insanları, daha önce siyasetle hiç ilgisi olmayanları bile, siyasileştirdi. Bu bağlamda “Gezi’den alternatif bir siyasi hareket çıkar mı?” sorusu anlamsız, çünkü Gezi’nin kendisi alternatif bir siyasi hareketti; Gezi baştan sona, her aşamasında siyasiydi – her toplumsal hareket gibi. Bu, eylemcilerin seçimlerde tek bir siyasi partinin etrafında birleşecekleri anlamına gelmiyor elbette. Ulusalcılar CHP’ye, MHP’ye oy atacak; Kürtler BDP’ye; daha ufak gruplarsa çeşitli sol partilere. Anti-kapitalist Müslümanların bir bölümü belki de AKP’ye. Dolayısıyla Gezi sandığa somut bir şekilde yansımayacak. Ama, sadece demokrasi değil, siyaset de sandığa gitmekten ibaret değil. Hak aramak, hatta sadece bazı şeylere itiraz etmek de siyaset. Bu hak arayışı ve itirazların sisteme entegre edilmesi sadece eylemcilere bağlı değil. Geleneksel siyasetin, iktidarıyla muhalefetiyle, bu taleplere yaklaşımı da Gezi’nin hangi yöne evrileceğini belirleyen bir faktör olacak.

Bu noktada bir parantez açarak sözünü ettiğim siyasileşmeyi kolaylaştıran ortak kimlikten de kısaca bahsetmek gerekiyor; kimilerinin “Gezi ruhu” dediği, eylemlere eleştirel gözle bakanların ise “Gezici” tarzı küçümseyici ifadelerle de olsa kabullendiği kimlikten. Bu kimliğin kristalleşmesine yol açansa birlikte “gaz yeme” deneyimi; yani iktidar tarafından yönlendirilen polis şiddeti. Birçok kişinin eylemlere sadece bu yüzden katıldığını biliyoruz; yumuşamak bir yana, daha da sertleşerek devam eden polis baskısının bu ortak kimliği ayakta tuttuğunu da. Bu çerçevede eylemcilerin tepkisinin giderek hükümete ve Başbakan’a yönelmesinde de şaşılacak bir şey yok. Olayların üzerinden iki ayı aşkın zaman geçmesine rağmen İstanbul’da yaşanan olayların sorumlularının hala cezalandırılmamış olması, üstüne üstlük Başbakan başta olmak üzere tüm devlet yetkililerinin polisin destan yazdığından bahsetmesi iktidarı bu kimliğin “ötekisi” haline getiriyor. İktidar yanlılarının Gezi’yi darbeci/ulusalcı/devrimci bir kalkışma olarak kodlamaları, bundan yola çıkarak “Gezicileri” ve Gezi’yi destekleyenleri sürekli hedef göstermeleri de bu ötekileştirmeyi karşılıklı bir hale getiriyor. Şiddetle tetiklenen, 18 günlük birlikte yaşama deneyiminden, Gezi sonrasına sarkan eylemlilik halinden beslenen, somut bir ötekisi olan bu kimlik, bu unsurlara sahip her kimlik gibi katılaşıyor, kalıcılaşıyor.

Peki Gezi eylemlerini anlamaya çalışan bizler bu kimliğe fazla anlam mı yüklüyoruz? Gezi’yi romantize mi ediyoruz?

Bu sorunun yanıtı da haftaya.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Erdoğan nefreti ve Soma; Gülay Göktürk’e bir cevap

Tokatladığı vatandaşa/göstericiye “İsrail dölü neden kaçıyorsun” diye hitap eden, yani açıkça ırkçı bir terim kullanan bir Başbakanla karşılaştınız mı

Türkiye kendi kaderini tayin etti: Ayrışma!

Ünlü Fransız tarihçi Ernest Renan 1882 yılında yaptığı bir konuşmada milleti bir ruh olarak tanımlar. Bu ruhun varlığını sürdürebilmesi her gün tekrarlanan bir halkoylamasına (plebisit) bağlıdır. Yani millet inşa süreci, milletin kendi kaderini tayin etmesiyle bitmez

Gülen cemaati de yenilgiye uğruyor...

AKP Türkiye genelinde yüzde 40-45 bandında kalacak gibi. Bu sonuç, birçok yorumcunun söylediği gibi, seçmenin yolsuzlukları, vs. onayladığı anlamına gelmese de seçmenin AKP etrafında kenetlendiğini, seçim döneminde yaygınlaşan amiyane tabirle tabanın Erdoğan’ı “yedirmediğini” gösteriyor.