20 Mart 2016

Delik deşik dağlarımız, kentlerimiz var...

Delik deşik edilmiş insanlarımız var!..

Hani, Sivas yöresinden güzel bir türkü var. Belkıs Akkale de hakkını verir. Bizim dağlar, bizim buralar tam o türküdeki gibi...

Sanki bugünler için yazılmış:

Dağlar seni delik delik delerim

Kalbur alıp toprağını elerim…

Dağlarımızın delinmedik, deşilmedik yeri kalmadı. O güzelim toprakları kalburla değil, son teknolojilerle eleyip "tarumar" ediyoruz…

Şöyle hemen iki dakikada aklıma gelenler:

İzmir yakınlarındaki Efemçukuru, Uşak'ın Eşme kazasının yanı başında Kışladağ, Bergama'nın Ovacık'ı, Artvin Cerattepe, Kazdağları, Erzincan, Niğde, Gümüşhane…

Say sayabildiğin kadar…

Türkiye'deki maden aramalarını gösteren haritalara baksanız zaten her yerin gerçekten delik deşik olduğunu siz de göreceksiniz.

Her dağın başında madenciler, özellikle de altıncılar…

Yalnız onlar mı?

Termik santrallerle, HES'lerle, yol açmalarla, havaalanı yapmalarla, ağaçları köklenen, sularına gem vurulan bu toprakların geleceği için geriye ne kalıyor?

Susuzluk, kuraklık, açlık…

Çanakkale Biga'da üç termik santral planlanmış durumda. Açılan davalar var. Görevlendirilen bilirkişi tüm santraller için aynı raporu hazırlıyor. Fotokopi gibi…

Kazdağları'nda otuzu aşkın arama izinleriyle madenciler at koştururken, Kalkım yakınlarındaki sular da gözden kaçırılmamış. Aşağı Çavuş Barajı için "ÇED'e gerekli değildir" kararları bile alınmış. Yani "ben yaptım oldu" taktiği…

Yöre milletvekillerine bir mektup yazarak baraj ve göletlerin Kazdağları eko sisteminin sonunu getireceğini savunan Prof. Dr. Murat Türkeş, yaşanacak olumsuzlukları şöyle özetliyor:

"Barajlar nedeniyle oluşacak iklimsel değişiklikler, yaklaşık 10 yıl gibi oldukça kısa bir sürede ve çok hızlı bir biçimde, akarsu vadi ekosistemlerinin ve daha geniş bir ölçekte ise önce akarsu havzalarının sonra da Kaz Dağı ve yöresinin iklim koşullarında, özellikle hava ve toprak sıcaklıklarında azalma (soğuma), hava ve toprak neminde, sis, pus ve çiğ olaylarında artma şeklinde ortaya çıkabilecektir."

Bergama Ovacık'ta yirmi yıl doğa talan edildikten sonra geçenlerde bilirkişi incelemesi yapıldı. Avukat Senih Özay, bu incelemenin yedi yıl önce yapılması gerektiğine dikkat çekerken,  keşfe Peyzaj Mimarları Odası adına uzman olarak katılan Prof. Dr. Ümit Erdem, altın madenciliğinin nelere mal olduğuna kanıt olarak, delik deşik edilmiş ve siyanüre bulanmış yörenin herkese gösterilmesini istedi.

Artvin Cerattepe'de de tartışmalara ve yöre halkının eylemlerine, tepkilerine neden olan maden sahasında Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu’nun iptali için açılan dava üzerine atanan bilirkişi heyeti incelemelerde bulundu. Heyet, Cerattepe’ye Jandarma korumasında, Artvinlilerin oluşturduğu bir kilometre uzunluğundaki sağlı sollu koridorun içerisinden geçerek girdi. Koridorda “Madene hayır” yazılı atkılar açarak el ele tutuşan Artvinliler sessiz protesto gerçekleştirdi. Bu kez bilirkişiler erken sayılacak bir zamanda geldiler, ama verecekleri rapor merakla bekleniyor…

Anlatacak o kadar çok şey var ki, her yörede bir dokun bin ah işit. Yurdun her yerinde toprakları talan edilen insanlar cansiperane savaşım veriyor. Topraklarında nöbet tutuyor, jandarma, polis dayağı yiyor, ama yılmıyor. Açılan davalar saymakla bitecek gibi değil…

Peki neden, onca talan, doğaya onca kıyım?

Daha güzel, daha refah bir yaşam için mi?

Adama gülerler…

Daha çok para, daha çok tüketim, daha çok şişinme, daha çok palavra, daha çok yalan…

Yedi milyar insana tüketeceğinden daha çoğunu üretiyorsunuz, ama bu insanların yarısına yakını aç…

Evin bir odasında kazanlarla yemekler pişiyor, yeniliyor, içiliyor sonra tüketilemeyen yemekler çöpe gidiyor. Diğer odadakiler de bir dilim ekmek için ortalığı tırmalıyor. Aynen böyle oluyor.

Bu nasıl bir ironidir.

Uzayda buraları gözetleyen "akıllı" birileri varsa, şaşıp kalıyorlardır. Nasıl şaşmasınlar. Karıncalara, böceklere, kelebeklere, balıklara, kuşlara velhasıl doğadaki tüm canlılara baktıklarında işler tıkır tıkır belli bir disiplin içinde yürüyor. Tek aykırı varlık insanoğlu. Geleceğine bu kadar kıyan, bu kadar şuursuz başka bir canlı türü var mı?

Etkililer, yetkililer, bürokratlar, bakanlar basıyorlar imzayı. Hepsinin ağzında aynı laf:

"Ben kefilim…"

Ya arkadaş neye kefilsin, yüzlerce yıl etkileri sürecek tahribatın neyine kefilsin? Asbestli parçaları yüzüne sürüp, "Bakın hiçbir şey olmuyor" diyenleri, radyasyonlu çayları içip "cesaret örneği" gösterenleri anımsıyorsunuzdur.

Yarın çekip gideceksin bu dünyadan. Geriye ne kalacak?

Bak neler kalacak:

Nükleer atıklarla zehirlenmiş topraklar, HES'lerle kurumuş nehirler, kesilmiş ormanlara artık uğramayan yağmur bulutları, zehire bulanmış sularımız, havamız ve hormonlu çocuklarımız…

Sabah Belkıs Akkale o türküyü söylerken bu ve buna benzer şeyler dolanıp durdu kafamda. Ne yalan söyleyeyim, epeyce de küfür geçti ciğerlerimden…

Delik deşik edilmiş dağlarımız var…

Delik deşik edilmiş kentlerimiz var…

Delik deşik edilmiş insanlarımız var…

O türküdeki gibi, çok ama çok dertlerimiz var:

"Şu dağların ne karanlık ardı var

Lâle sümbül boynun bükmüş derdi var…"

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Sözlerim varsa, var demeksin"

Eğer dokunamıyorsak, içine akamıyorsak, anlaşılmadığımızı sanıyorsak, anlayamıyorsak, iletişim kurmayı başaramıyorsak sözcüklerimizi yeniden gözden geçirmeye, daha derinlere inmeye ihtiyacımız var demektir

Şifreli aşklar...

Kafelerde iki sevgili oturuyor. Siz öyle görüyorsunuz. Aslında onlar çok kalabalık. İki sevgili de ellerindeki "sevgiliye" gömülmüş. Yani masada gezinen yığınla insan, yığınla söz var. İki sevgilinin sözleri arada kim vurduya gidiyor. Gözler zaten birbirini görmüyor

Yarım kaldık, sakat kaldık...

Hayallerimin orasını burasını didikleyip öykülere çeviriyordum. Güzel bir film izlemeye hazırlanıyordum. Ta ki, Birhan Keskin'le burun buruna gelinceye kadar