28 Şubat 2016

Can'la Erdem bize bir şeyler söyledi

Can'la Erdem'i tutuklayan mahkeme heyeti Anayasa'nın 19, 26 ve 28. maddelerini bilmiyorlar mıydı?

Gazeteci dostlarım Can Dündar ve Erdem Gül şu an görevlerinin başındalar. Çok mutluyuz, çok sevinçliyiz. Hemen, şimdi sevinç ortamından sıyrılıp ‘asıl gerçeğe’ dönmeliyiz. 

‘Asıl gerçek’ nedir derseniz, Anayasa Mahkemesi bunu açık seçik gösteriyor: "Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ve ihlalin ortadan kaldırılması için kararın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir”

Can'la Erdem'i tutuklayan mahkeme heyeti Anayasa'nın 19, 26 ve 28. maddelerini bilmiyorlar mıydı? Ortada bir ihlal varsa, yaptırımı nedir? 

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Bizim hukukumuza da yargımıza da güvenmeyi hiçbir zaman içime sindiremedim.

Sanki şöyle oluyor: Önce eşeğimiz çalınıyor, en üzüntülü anımızda bulunuveriyor. Ama çoğunluk eşeğini de bulamıyor.

Arşivleri bir tarasanız siz de göreceksiniz. Cumhuriyet kurulduğundan bugüne, hakkında dava açılmamış, tutuklanmamış, hapislerde süründürülmemiş aydın, yazar, gazeteci ara ki bulasın.

"Ankara'da yargıçlar var, diyebilmeyi umuyoruz" diyor Can Dündar.

Biz de umalım, ama yetmiyor ki...

Siyaset rahat bırakmamış yargıyı hiçbir zaman.

Aziz Nesin'lerin, Kemal Tahir'lerin, Sabahattin Ali'lerin, Nazım Hikmet'lerin, Hasan İzzettin Dinamo'ların, Ruhi Su'ların, Kerim Korcan'ların ve daha nicelerinin başına gelenler, dava dosyalarına baktığınızda nasıl da birbirinin aynısı...

Tam da burada Kerim Korcan''ın yaşadıkları ve anlattıklarını anımsadım.

Gençler, Tatar Ramazan'ı tiyatroda, sinemada, televizyon dizisinde hayranlıkla izlemişlerdir, ama Linç'te, İdamlıklar'da anlattığı dramatik olayları pek bilmezler. Hele başına gelenleri.

Kerim Ağabey, İzmir'e kitap imzalamaya geldiğinde, evimize konuk olurdu. Onun en sevdiği vişne suyuyla doldururduk buzdolabını. Saatlerce anlatırdı. Sanki başından geçmemiş gibi, sanki başka birisi yaşamış gibi.

Bir kardeşi var, Haydar Korcan, Yavuz gemisinde bahriye eri. Ağabeyinin okuduğu kitaplardan gemiye de götürüyor. Bazı astsubaylar da o ‘tehlikeli’ kitapları okuyor. Nazım Hikmet'in adıyla anılan Donanma Davası'nda ‘isyan suçlusu’ olarak yargılanıyor. Kardeşi de aynı davanın içinde. Kerim Korcan 12, Haydar Korcan 15 yıl ağır hapisle cezalandırılıyorlar.

Kerim Korcan tam on yıl Sinop Cezaevi'nde yatıyor ve 1948 yılında çıkabiliyor. Hemen askere alıyorlar. 1957’de Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 141 ve 142. maddelerine karşı gelmekten tutuklanıyor. İki yıl Sultanahmet Cezaevi'nde tutuklu kaldıktan sonra 1959’da beraat ediyor.

Dikkat buyurun. İki yıl yattıktan sonra beraat ediyor.

O yıllarla bu yıllar arasındaki farkımız ne?

"Kişi hürriyeti ve güvenliğimiz", "ifade ve basın özgürlüğümüz" yasalarla güvence altında da neden biz bunların farkında değiliz?

"Hak ihlali yapıldığı" ve" ihlalin ortadan kaldırılması" uyarısı neden Anayasa Mahkemesi'ne kadar uzun bir yol izliyor? Aynı yasalar, kanunlar tüm yargıçların, savcıların önünde yok mu?

Sabahattin Ali'ye arka arkaya davalar açılıyor. O kadar bunalıyor ki, bir gün dostları Sabiha ve Zekeriya Sertel'e şöyle yakınıyor:

“Hani bir tane, iki tane olsa; bir yıl, iki yıl, beş yıl, her neyse verseler, bilirim ki yatıp çıkacağım. Ama durum öyle değil. Birinin ardından bir daha, onun arkasından bir kez daha, soluk aldırmıyorlar. Bunlar beni hapisten çıkarmamak için bilerek tertipler yapıyorlar… Bunlar beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler”.

Can'la Erdem'in bizi sevinçten göklere uçuran özgürlüklerine kavuştukları dakikalarda bir bakıyoruz İMC TV kararmış.

Sebep?

TÜRKSAT’tan kesintiyle ilgili yapılan açıklamada, “Pazarlama bölümünden gelen talimatla yayını kestik” deniyor.

Biraz daha araştırıyoruz, meğer 155 Polis İhbar Hattı'na bir şikayet yapılmış, savcılık da soruşturma başlatmış. 

Bu yıl içinde tam yedi kanalın ekranları karartıldı.

Gazeteler, internet siteleri kapandı. Yetmemiş olacak ki Bir AKP milletvekili televizyonlardan Cumhuriyet gazetesinin ve bizim T24'ün kapatılması için çağrı yaptı.

Birileri " kan banyolarından" dem vurup ortalıkta dolaşıyor, gazeteciler hapislerdeyse bu işte bir tuhaflık yok mu?

Bazı gazeteci kılıklılar Can'la Erdem'in serbest kalışlarına kahrolmuşlar. Akıllara sığmayacak şeyler döktürmüşler. Onlar için artık bir şey yazmaya, söylemeye gerek yok diyordum, ama Murathan Mungan'ın Hürriyet Gazetesindeki sözlerini aktarmadan edemedim:

"Öncelikle ben gazetecilerin bir sınav verdiklerini düşünmüyorum. Bazı gazeteciler sınav veremeyecek kadar dışarıya süpürüldüler. Kalanlar bundan daha önce uyguladıkları taktikleri uyguluyorlar. Hayatta, ayakta ve villalarda kalma taktiği... Kimse kusura bakmasın. Herhalde Türk medyası diyebileceğim kurum, meslek hayatının hiçbir döneminde bu kadar onursuz olmadı. Kendilerine bu kadar hazırlıksız yakalanmaları beni şaşırttı diyemeyeceğim." 

Hukuku yalpalayan, medyası çürümüş bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi?

Yapılacak çok iş var. 

Can Dündar'la Erdem Gül, bize bir şeyler söyledi. Belki de neler yapabileceklerimize işaret fişeği oldular...

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Sözlerim varsa, var demeksin"

Eğer dokunamıyorsak, içine akamıyorsak, anlaşılmadığımızı sanıyorsak, anlayamıyorsak, iletişim kurmayı başaramıyorsak sözcüklerimizi yeniden gözden geçirmeye, daha derinlere inmeye ihtiyacımız var demektir

Şifreli aşklar...

Kafelerde iki sevgili oturuyor. Siz öyle görüyorsunuz. Aslında onlar çok kalabalık. İki sevgili de ellerindeki "sevgiliye" gömülmüş. Yani masada gezinen yığınla insan, yığınla söz var. İki sevgilinin sözleri arada kim vurduya gidiyor. Gözler zaten birbirini görmüyor

Yarım kaldık, sakat kaldık...

Hayallerimin orasını burasını didikleyip öykülere çeviriyordum. Güzel bir film izlemeye hazırlanıyordum. Ta ki, Birhan Keskin'le burun buruna gelinceye kadar