20 Ocak 2021

Solun ve Türkiye'nin ilk anayasası olan 1921 Anayasası'nın 100. yılı her şeye rağmen kutlu olsun!

Bundan yüz yıl önce kabul edilen Anayasa'da solun izleri vardır. Bu izler, yok sayılmak ve gizlenmek istense de gerçek budur

Bugün 20 Ocak 2021. Bundan tam yüz yıl önce, Ankara'da şu anda müze olan ilk meclis binasında, "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" adında yeni bir anayasa kabul edildi. Yani an itibarıyla Türkiye anayasalarının tarihi, birinci asrını tamamlamış bulunuyor.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, içerik itibarıyla gelişmiş bir anayasa değildi fakat hem sembolik niteliği hem de hazırlanış sürecindeki siyasal katılımın çeşitliliğiyle biricikti. Anayasa'yı hazırlayan mecliste, sosyalistler de vardı liberaller de, Türkçüler de vardı İslamcılar da... Etnik yaşsal ve sınıfsal katılım da renkliydi. Dolayısıyla Anayasa'nın hazırlık süreci siyasal çeşitlilikle bezeliydi.

Gelgelelim bu metnin hazırlığının taşıyıcısı -birçokları bilerek ve isteyerek görmezlikten gelmeye çalışsa da- soldu. Anadolu topraklarının en kızıl döneminin (1919-1921) ürünü olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, çok net biçimde 1917 Ekim Devrimi'nin esintisiyle kaleme alınan bir metindi. Anayasa'nın taslağı olan "Halkçılık Programı", büyük ölçüde Meclis'teki sol kanadın (Halk Zümresi) programından esinlenmişti. Budanmış ve yumuşatılmış olsa da yerellere tanınan özerklik ve demokrasi de bu programdan mirastı. Dahası, Anayasa taslağının maddi anlamda başlangıcı sayılabilecek bölümünde, açıkça anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir mesaj vardı.

Metnin, günümüzün Türkçesine uyarladığım hâli şöyleydi:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, hayat ve bağımsızlığını kurtarmayı biricik ve kutsal amaç bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm baskı ve zulmünden kurtararak istenç ve egemenliğinin gerçek sahibi kılmakla amacına ulaşacağı inancındadır. (…) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti; milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı savunmayı; dıştaki düşmanlarla birleşerek milleti kandırmaya ve karışıklık çıkarmaya çalışan içteki hainleri yola getirip orduyu cesaretlendirmeyi ve onu milletin bağımsızlığının karşılığı bilmeyi ödev sayar."

Bunu doğrulayan başka veriler de var. Örneğin Halkçılık Programı'nı inceleyecek olan Özel Komisyon'un altı üyesinin, Bolşeviklere en yakın isimlerden olması dikkat çeker. Komisyon'da, İçişleri Bakanı Cami (Baykut) ve Maliye Bakanı Hakkı Behiç (Bayiç) beyler gibi sosyalistler de dâhil olmak üzere hükûmetten kimse yoktu ama Komisyon'un başkanı Yunus Nadi (Abalıoğlu) idi. Kendisi, tıpkı Komisyon'un üyelerinden İbrahim Süreyya (Yiğit) gibi "Kızıl Ordu" türevi "Yeşil Ordu"nun yöneticilerindendi. Kâtip olarak seçilen Mehmet Şükrü (Koç), birinci Meclis'in en ateşli muhaliflerinden biriydi ve Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası üyesiydi. Mazbata muharriri İsmail Suphi (Soysallı) da Türkiye Komünist Fırkası'nın kurucularındandı ve İştirakiyunculara yakındı. Ayrıca Komisyon'un diğer üyeleri Fuat (Umay) ve Mehmet Vehbi (Bolak) beyler de mecliste, Sovyetler Birliği ile iş birliği yapılması gerektiğini savunan isimlerdendi. Dolayısıyla Anayasa'nın hazırlık sürecinde görev alan uzmanlar sol kanattandı.

Dahası da var. Bugün anayasa hukuku literatüründe, 1921 Anayasası'nın hiçbir yabancı ülkeden esinlenilmediğini söyleyen belirlemelerle karşılaşıyoruz. Oysa İsmail Suphi Bey'in Anayasa'yı savunurkenki şu sözleri aksi yöndedir:

"Ben diyemem ki biz hiçbir taraftan mülhem olmadık. Belki Şarkta, Rusya'da parlayan inkılabın bizim üzerimizde tesiri olmuştur. Belki Harbi umuminin, her millette, her milletin mazlum sınıfının. Emin olunuz efendiler, her millet iki sınıftır: Biri, idare edenler, diğeri, idare edilen mazlum sınıftır. Her millette mazlum sınıfın hakkında doğan haleti ruhiyenin de bizim üzerimizde tesiri olmuştur. Eğer bu memleketin eski toprakları bütün vüsatü şumuliyle (kapsamının genişliğiyle) baki kalsaydı, yine bu memleketi hüsnü idare için, idarede inkılap yapmak için yine çalışmağa mecburduk."

Hakeza; Ekim Devrimi'nin esintisi, Anayasa'nın daha birinci maddesinde yer alan "İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir" (yönetim yöntemi halkın kaderini kendisinin ve eylemli olarak yönetmesi esasına dayanır) biçimindeki ifade de hissedilir. Zira Vladimir Lenin'in "ulusların kendi kaderini tayin" hakkı tezi, ilk anayasanın arka planındaki Anadolu ve Rumeli hareketinin, yani "Müdafa-i Hukuk" (Hakları Savunma) örgütünün adında dahi karşılık bulmuştur. Bu, salt Kürt sorunuyla değil bir bütün olarak Türkiye halkının ortak istencinin hukuksallaştırılmak istenmesiyle bağlantılıydı. Bu bağlamda Anayasa'nın yarısından fazla maddesinin yerel yönetimlerle ilgili olmasının bu konuya değen bir yönü kuşkusuz ki vardı ama bunda sovyet (işçi meclisi veya o günkü adlandırmayla "şûralar hükûmeti") yönetimlerinin etkisi de yok değildi. Nitekim Anayasa'nın hazırlık tartışmalarına baktığımızda en önemli başlıklardan birinin etnik konulardan çok, mesleki temsil esasları olduğu görülür. Bazı mebusların, Lev Troçki'nin savlarından hareketle (Tunalı Hilmi Bey'e göre Troçki bu modeli kendisinden esinlenerek geliştirmiştir) önerildiğini söylediği "şûradan şûraya yönetim" modeli, Büyük Millet Meclisini bir tür meslekler korporasyonu olarak kurgulamaktaydı ve sınıf çatışmasını eritmeye çalışan yönleri olsa da "Bolşevikçe" sayılıp epeyce ilgi bulmuştu. Aşağıdan yukarıya doğru örgütlenme öngören ve demokratik merkeziyetçiliği andıran bu modelin temelleri Tunalı Hilmi Bey tarafından daha 1902'de hazırlanan "Türkiye'de Halk Hâkimiyetinin Düzenlenmesi Hakkında Bir Proje" çalışmasında atılmıştı.

Örnekleri arttırabilirim ama bir anma yazısının ötesine geçmek istemem. Bu örnekler bile bize göstermektedir ki bundan yüz yıl önce kabul edilen Anayasa’da solun izleri vardır. Bu izler, yok sayılmak ve gizlenmek istense de gerçek budur.

Türkiye'nin, İslamcılık saldırısı altında anayasasızlaştırıldığı günümüzde, Türkiye'nin ilk anayasasının yüzüncü yılı her şeye rağmen kutlu olsun!

Yazarın Diğer Yazıları

Merih Demiral’ın gol sevinci ve hukuk

Futbolcuların da siyasi görüşü olabilir ve tabii bunu dışa vurulabilirler. Ama konu millî takım olduğunda daha büyük bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmeli. Merih Demiral sorumsuz bir davranış takındı

Türkiye Cumhuriyeti'nin "devlet arması" meselesi

Türk Devrimi'nin aydınlanmacı kökleri, ille de bir "kutsal sembolleştirilmesi" yapılacaksa bunun "insan aklı" ile ilişkili olması gerektiğini söyler. Zaten bir devlet arması bulunmamasının arka planında da bununla ilgili bir anekdot yer alıyor

Şeriatçı propaganda meselesi ve Asrın Tok

Şeriatçı görüşlerin, karşılıklı saygı esaslarına göre yapılan amatör bir YouTube programında ileri sürdüğü de dikkate alındığında, Asrın Tok'un herhangi bir ceza yaptırımına tabi olmasının ölçüsüz sayılacağı çok bariz görünüyor