22 Ağustos 2019

Önce dereler, sonra göller ve işte sonunda buzullar kurudu!

İzlanda’da iklim değişimi nedeniyle eriyip gitmiş Okjökull buzulu başında düzenlenen tören bana bazı kabilelerin avlayıp öldürdükleri bir hayvanın ruhundan özür dileyip ağlaştıkları ayinleri hatırlattı

İnsan, Buzul Çağı'nda "doğdu".

Buzullarla haşır neşir vaziyette 2 milyon yıl yaşadı.

Son 10-15 bin yıldır da buzulların kutuplara çekilerek kendisine bıraktığı yeryüzünü acımasız bir hoyratlıkla kullanıp mahvetti.

Şimdi ise yeryüzünde yapıp ettikleriyle artık kuzeyde ve güneyde kendi köşelerine çekilmiş buzulları da eritme noktasında!..

Belki bu bağlamda insanlık tarihi, insanın "buzulların çocuğu" olmaktan "buzulların katili" olmaya doğru yol alışı olarak tanımlanabilir.

* * *

Önceki günlerde T24'te de paylaşılan habere göre insanlığımız, küresel iklim değişimine yenik düşen buzullar için yas törenleri düzenlemeye başlamış durumda.


Okjökull buzulu

İzlanda'da iklim değişimi nedeniyle eriyip artık buzul statüsünden çıkmış Okjökull buzulu başında düzenlenen törende, bu kendi gidip adı kalmış "buzul" üzerine dikilen anıta "Geleceğe mektup" başlığı altında şu notun düşüldüğünü öğreniyoruz:

"Önümüzdeki 200 yılda tüm buzullarımızın aynı yolu izlemesi bekleniyor. Bu anıt, ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini bildiğimizin farkındalık işaretidir. Yapılması gerekeni yapıp yapmadığımızı sadece siz bileceksiniz." 

Bunu okuyunca aklıma inanç sistemlerinde hayvan kültünün bulunduğu bazı kabile topluluklarında rastlanan, avlanmış hayvan öldürüldükten sonra ondan özür dileyerek ağlaşma törenleri geldi!

İnsan, esasen bir parçası olduğu doğa ile "av-avcı" ilişkisi kurdu ve şimdi avlaya avlaya canına okuduğu doğanın önünde adeta bir ağlama ayini gerçekleştirip nedamet getiriyor.

Bu "acı tören"e katılan İzlanda Başbakanı Katrin Jakobsdottir, "Umarım bu tören yalnızca İzlanda'ya değil tüm dünyaya iklim krizi konusunda bir mesaj verir" şeklinde konuşmuş.

Okjökul'dan geleceğe mektup

Verir mi, sanmıyorum. Ayrıca verse bile artık çok geç. İnsan dünyası, yeryüzünde o anıta kaydedildiği gibi "önümüzdeki 200 yıl"ı görür mü görmez mi, o bile belli değil.

Bu, "Antroposen"; yani adı kıyametin jeolojik karşılığı olan bir çağ…

* * *

2018 Haziran ayı başında kaleme aldığım bir yazının başlığıdır aynı zamanda yukarıdaki ifade: "Kıyametin jeolojik adı: Antroposen".

O yazıyı Aral Gölü'nün tamamen kuruması üzerine kaleme almıştım. Bu topraklarda da Akşehir Gölü'nün kurumasını, Tuz Gölü'nün çoktan bir "tuz çölü"ne dönüşmüş olmasını ekleyerek…

Aradan bir yıl henüz geçti ve bu defa Antroposen'i bir başka felaket vesilesiyle, Okjökull buzulunun "kuruması" dolayısıyla mevzubahis ediyoruz.

Önce dereler kurudu ve adları kaldı bizlere yadigâr... Ankaralıyım, doğup büyüdüğüm o şehirden örnekler vereyim: Kavaklıdere, Hoşdere, Bülbülderesi, İmrahor, İncesu, Bentderesi, Akdere, Çayyolu… Bunların hepsi bir zamanlar dereydi, şimdi ise betona boğulmuş semt adları sadece.

Sonra göller kurudu yukarıda kısaca zikredildiği üzere.

Şimdi artık buzullar "kuruyor".

Antroposen, "Mavi Gezegen"in rengini boz bulanık kılma yolunda ona hayat veren su kütlelerini tükete tükete akmaya devam ediyor!..

* * *

2000'ler başından itibaren bilimsel literatürde kullanıma girmiş Antroposen'le insanın bir "jeolojik kapasite" kazanmış olması anlatılıyor.

İnsanın ve daha genel çerçevede tüm canlı-cansız varlık alanının "jeolojik zaman"a bağlı olmaktan çıkarak, jeolojik zamanın, dolayısıyla da tüm canlı-cansız varlık alanının insana bağlı/bağımlı hale geldiği anlatılıyor.

Yeryüzünde başlangıçtan çok ama çok yakın zamanlara kadar var oluş ve yok oluşlar hep jeolojik (volkan, deprem, vd.) ve klimatolojik (iklimsel değişme) koşullarla belirlenmişken, bunların artık "antropolojik" (kültürel) koşullarla belirlendiği anlatılıyor.

Ve doğanın insan tarafından bir yapboz tahtasına çevrildiği, sonu dehşet-kıyamet görünen bir jeolojik, daha doğrusu "jeo-kültürel" aşama anlatılıyor.

Bu aşama, "jeolojik zaman ölçeği"nde cim karnında bir nokta bile değil.

Ama buna "cirmi kadar yer yakıyor" demek de mümkün değil!.. Aksine yaklaşık 4,5 milyar yıllık yeryüzünü hepi topu 2,5 yüzyılda toptan yakıp kavurup kül etme noktasına getirmiş bir aşama bu.

* * *

Dört buçuk milyar yıllık dünyanın jeolojik tarihi "Precambrien"den başlayarak, zamanlara, çağlara, dönemlere ve aşamalara ayrıla ayrıla günümüze gelir.

Jeolojik tarihin yüzde 88'ine karşılık gelen Prekambrien Zaman'dan sonra, yani 540 milyon yıl öncesinden itibaren art arda üç çağ ayırt edilmekte: "Paleozoik", "Mezozoik" ve "Senozoik" (sondaki "zoik" eki, hayvan varlığını işaret etmekte).

Mezozoik Çağ dinozorlarla ayırt edilir

Memelilerin de belirdiği, ama asıl dinozorlarla karakterize edilen Mezozoik ("hayvanların orta-çağı") 248 milyon yıl öncesinden 65 milyon yıl öncesine kadar sürer. İnsanın ortaya çıkışının da içinde yer aldığı Senozoik ("hayvanların yakın-çağı") ise 65 milyon yıl öncesinden zamanımıza kadar gelir.

İnsanın bir biyolojik tür olarak içinde sınıflandığı primatlar (maymunlar), ilk olarak Senozoik çağın Tersier döneminin Eosen aşamasında, yaklaşık 55 milyon yıl öncesinden itibaren yeryüzünde belirirler.

Bu durumda insana doğru giden evrimsel çizgide ilk primatların ortaya çıkışı, 4,5 milyar yıllık "jeolojik zaman ölçeği"nin sadece yüzde 1,5'luk son döneminde görülen bir hadisedir.

İnsanın ortaya çıkışı ise bu zaman ölçeğinin son "binde 1"lik bölümünde gerçekleşti.

Dört buçuk milyar yıllık yeryüzünün sadece binde 1'lik son zaman diliminde var olan bir canlı, bugün o yeryüzünü yok oluşa götürebilecek tehlikelerin gözlendiği jeolojik aşamanın (Antroposen) öznesi, eyleyeni, belirleyeni.

Üstelik bu, ağırlıklı olarak son 250 yılda gerçekleşti. Yani, yeryüzündeki varlığı, yeryüzünün varlığının binde 1'lik zamanına denk gelen insanın kendi varlığının da "on binde 1"ine denk gelen sürede!..

Böylesi vahim bir tabloyla ayırt edilmekte Antroposen: Dört buçuk milyar yıllık yeryüzünde 2 milyon yıldır var olan bir canlının son 250 yıldır yapıp ettikleri, o yeryüzünü yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.

* * *

Pleistosen Dönem'de insan yaşamı

Yazımızın girişinde kaydettiğimiz üzere Buzul Çağı'nda doğuş bulmuş insanın "Doğanın Efendisi" (tabiri hiç mi hiç isteyerek kullanmıyorum!) haline gelmesi de bu çağ son bulduğunda başladı.

Dört buzul ve buzul-arası dönemden oluşan Pleistosen 15 bin yıl önce son bulup "Holosen" denilen yeni jeolojik aşamaya geçildiğinde, özellikle dünyanın kuzey yarı küresini kaplayan buzullar çekilince buna bağlı köklü bir çevresel değişme baş gösterdi.

Bu değişme, insanlık tarihinin en önemli kültürel dönüşümü olan Tarım Devrimi'ni koşullamıştır.

Tarım (çiftçilik ve hayvancılık) Buzul Çağı sonrası çevresel değişmeye insan tepkisi.


Tarım Devrimi (Holosen Dönem)

Bu tepki, doğa-kültür ilişkisinde tam anlamıyla bir "mutasyon" (kırılarak değişme) yarattı. İki milyon yıldır doğaya uyum (adaptasyon) yolunda bir "insani-yetkinlik" olan kültür, artık doğaya uyumsuzluk, daha da öte doğal uyum ve dengeyi bozan ("maladaptive") bir yetkinlik olmaya başladı.

Bu şekilde dağ, ova, vadi, orman, bozkır halindeki toprağın tarla ya da mera kılınarak insan kullanımına teslimiyle Antroposen'in eşiğinden içeri adım atıldı denilebilir.

Ama Antroposen aşamada daha ölümcül doğal-ekolojik etkiler yaratan insan kültürel yetkinliği, dediğimiz gibi esasen son 250 yılda kendini göstermiştir. Tuz Gölü'nden "tuz çölü"ne ve "buz-kuruması"na; ayrıca toprak üzerinde orman çokluğundan beton çokluğuna; denizlerde balık çokluğundan plastik poşet çokluğuna; havada da oksijen çokluğundan karbondioksit çokluğuna "kıyamet gidiş"in önü, Endüstri Devrimi sonrası yapılıp edilenlerle açıldı.


Endüstriyel-kapitalizmin doğaya bedeli

* * *

Bu durum karşısında jeolojik aşamayı sadece Antroposen olarak nitelemenin de yetersiz kaldığını düşünenler halihazırdaki duruma daha doğru karşılık geldiği düşüncesiyle "Kapitalosen" tabirini kullanıma sokmayı önerir oldular.

İnsan ihtiyacının çok ötesinde, kâr amaçlı ve tüketime endeksli seri-üretim aşkıyla kapitalizmin (sadece "ekonomi-politik" değil) bir insani-kültürel pratik olarak bu jeolojik kıyamet halinin belirleyeni olduğunu vurgulamaya yönelik bu tabir... Kendi "sistemik" varlığını sürdürme yolunda yeryüzünün, ekosistemin, canlılığın ve elbette insanlığın sürekliliğini yok edebilecek kadar pervasız bir "kanser"in jeolojik zamana hükmettiğini anlatıyor.


Endüstriyel kirlilik

Çok uzattık, bitirelim: İnsanın türeyişi, Pleistosen'de buzulların dünyasında, buzulların şahitliğinde oldu.

Holosen'de buzulların kıyıya çekilmesiyle kendisine açılan yaşam alanlarında ve koşullarında ("Tarım") insanın yükselişi başladı.

Sonrası "Antroposen" ve artık yeryüzünde "kanser hücresi" gibi hareket ederek jeolojik zamanı belirleyen bir varlık var insan adında…

Ya da eğer insandan hâlâ ve tümden umudu kesmeksizin, herkese mal edilemeyecek bir "insani yanlışlık" halini kanserin sebebi saymaktan yanaysanız; o zaman Antroposen'den öte "Kapitalosen"de "insanın düşüşü"ne tanık oluyoruz. Yine buzulların eşliğinde.

Ama bu defa insanın jeolojik zamanda doğuşuna ebelik yapmış buzulların "ölüm"ü eşliğinde!.. 

Yazarın Diğer Yazıları

Atık diye attığın, aslında kendinsin!

Hissedebildiğiniz, tek kelimeyle "kanser"! Yeryüzü denilen o mucize organizmanın parçası olarak insan, bugün olsa olsa "kanser hücresi" mahiyetinde bir varoluş etkinliğiyle ayırt edilmeli diye düşündürüyor sizi "Yedinci Kıta" başlıklı, "Antroposen" temalı 16. İstanbul Bienali…

'Meşhuriyet Çağı'nda yazar olmak!

Kitap fuarında önce bir kız öğrenci, en çalışılmamış yerden, beni kem-küm ettiren soruyu patlattı: "Siz, ünlü müsünüüüz?" Sonra beni kilitleyen diğer yıkıcı soru yine bir diğerinden geldi: "Saçlarınızın rengi ne kadar güzeel! Boya mııı?!"

Bir insanlık yenilgisi: ‘Erkeklik’

“Erkeklik Üzerine Eleştirel Çalışmalar İnisiyatifi” (ICSM) tarafından, Özyeğin Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen ve bugün başlayan Uluslararası Sempozyum, erkeğin “erkeklik” tarafından zaptı ve mahkumiyeti bağlamında en yeni, en taze, en güncel çalışmaları bir araya getiren eşsiz bir hazine kıvamında