06 Temmuz 2021

Müsilajın peşinde Marmara’dan Ege’ye: Bir ‘Kırmızı Pazartesi’ kâbusu!

T24 bana ‘müsilajı yazma’ vazifesi verdi. Yelkenliyle Tuzla’dan Kuşadası’na yaptığımız seyir sırasındaki gözlemlerimi, okuduklarımı paylaşacağım. Serde bilim insanlığı var ya, başladım okumaya, okudukça da dehşete kapıldım…

Bir denize manzara olarak bakmakla, sahilde yürümekle, o denizin içinde olmak çok farklıdır. Denizi; yaşayan bir organizma, dahası yaşayan tüm organizmaların anası olarak algılar, hissedersiniz denizin içindeyken. Deniz bir manzara olmaktan çıkar, nefes alıp vermeye başlar, sizinle konuşur. Ve siz de denizi tanımaya başlarsınız. Kokusunu, hareketlerini, dalgalarını, içinde yaşayan canlıları yavaş yavaş algılamaya başlarsınız. Denizler gezegenimizin kadim muhafızlarıdır. Bizi yaşatan, kollayan, var eden…

Müsilaj meselesine, denizin içinden bakmaya çalışacağım. İki hafta önce bir yelkenliyle Tuzla’dan Kuşadası’na yaptığımız seyir sırasındaki gözlemlerimi, okuduklarımı paylaşacağım.

İlk şok, Tuzla’da pontonda bağlı teknem Seyyale’ye giderken yaşandı. Köpeğim Dagu denizi tamamen kaplamış ve adeta bej bir tarlayı andıran müsilajı, karanın devamı zannederek, üzerine atladı. Müsilajla yüz yüze böyle tanıştık. Yapış yapış yumurta akı gibi bir madde. Dagu’yu uzun uzun yıkamak gerekti. Palamarları koyverip yola çıkarken gazı fazla vermemeye çalışıyordum, müsilaj motora gelen soğutma suyuna karışmasın diye. İlk hedef Marmara Adası’ydı. Ben hep açık denizden giderim Marmara’ya. Kıyı kıyı değil de denizin ortasından. Kıyıyı kaplayan müsilaj açık denizde de bazen dev boyutlarda, bazen daha küçük öbekler halinde sürüyordu.

Tuzla Marina da müsilaj işgali altında

İstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşlarım Ferhan ve Erden Haskırış’la birlikte Seyyale’nin mürettebatından T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın bu aşamada bana bir vazife verdi. Müsilajı yazma vazifesi. Serde bilim insanlığı var ya, başladım okumaya, okudukça da dehşete kapıldım. Marmara Denizi, Marmara Denizi değil de Santiago Nasar sanki. Okuyanlar hemen hatırlamıştır, Gabriel Garcia Marquez’in müthiş romanı Kırmızı Pazartesi’yi. Pablo ve Pedro Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı öldürmeye karar vermiştir ve ellerinde kasap bıçaklarıyla onu aramaya başlarlar kasabada. Bütün kasaba halkı birilerinin Santiago’ya haber vereceğini ve onun kaçacağını düşünür. Cinayete soyunan kardeşler bile öyle olacağından emindir. Herkes nasıl olsa bir başkası uyarmıştır der, herkes gelmekte olan cinayetin farkındadır, herkes bir başkasına bırakmıştır cinayetin engellenmesini ve biz bütün roman boyunca tamam şimdi birisi söyleyecek, birisi uyaracak diye bekleriz ve Santiago Nasar göz göre göre öldürülür. Tıpkı Marmara Denizi gibi.

Evet Marmara Denizi öldürüldü. Yaşamlarını bu denizle ilgili bilimsel araştırmalara adamış Artüz ailesinden, Marmara Çevresel İzleme Projesi yürütücüsü hidrobiyolog Levent Artüz’ün dediği gibi:
Gözümüzün önünde, adım adım büyük bir cinayet işlendi. Dünyanın en genç, en bereketli denizlerinden Marmara taammüden öldürüldü… Marmara 1989 da öldü. Gördüğümüz (yani müsilaj) bir cesedin çürümesidir.

1+1 Forum’da, Siren İdemen ve Anıl Olcan’ın Levent Bey’le yaptığı söyleşi, bir bilim insanının feryadı. Herkesin okuması gereken, gazetecilik ödülü verilmesi gereken bir röportaj. Hem o söyleşiden, hem de yine Levent Artüz’ün editörlüğünde Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı desteğiyle Türkiye Barolar Birliği tarafından 2007 yılında yayımlanmış “Bilimsel Açıdan Marmara Denizi” isimli eserden çok yararlandım. Aşağıda vereceğim bilimsel bilgiler ağırlıklı olarak bu iki kaynaktan alınmıştır.


Müsilajı toprak sanarak denize atladıktan sonra Dagu'yu uzun süre yıkadık

Marmara Denizi, Dünya’da, tüm çevresi tek bir ülke sınırları içinde kalan tek deniz. Marmara’da seyir yapıyoruz. Yaklaşık 14 saat süren seyir esnasında, tek bir yelkenliye, tek bir motoryata rastlamıyoruz adalardan sonrasında. Maalesef denizle ilişkimiz bu. Hâl böyle olunca denize deniz olarak değil, bir atık su alıcı havzası olarak bakıldığında, bu normal bir şeymiş gibi geliyor çoğunluğa. Türkiye’yi benim yaşam dilimim boyunca hep sağcı iktidarlar yönetti. Sağcıların temel motivasyonu kâr, para kazanmak ve büyümek. Bu arada yoksullara, emekçilere ne olur, çevreye zarar verir miyiz hiç umurlarında olmadı. Sendikal hakların kısıtlanması ile Marmara Denizi’nin kirletilmesi aynı zihniyetin yansımaları ne yazık ki.

Marmara nasıl bir deniz?

Peki bu hâle nasıl geldi Marmara? Önce biraz bilimsel bilgi.

Marmara Denizi aradaki büyük tuzluluk ve yoğunluk farklarından ötürü birbiri üzerinde yer alan farklı iki su kütlesinden oluşmaktadır. Bu tabakalar arasındaki karışımlar oldukça sınırlı kalmaktadır. Üst su kütlesinin sıcaklığı yıl boyunca 5-29 derece arasında değişken, alt su kütlesinin sıcaklığı ortalama 14.2 derece ile sabit sıcaklığa sahiptir.

Marmara Denizi’nde bulunan Karadeniz ve Ege Denizi kaynaklı sular yaklaşık olarak 25 metre derinlikte yer alan bir ara yüzey (interface) ile birbirinden ayrılmıştır. Üst tabaka suları 230 km3 hacme sahiptir ve Karadeniz’in su bütçesine bağlı olarak 4-5 ayda yenilenir. Alt tabaka suları ise yaklaşık 3 bin 378 km3 hacme sahiptir ve 6-7 yılda bir yenilenir.

Marmara’nın alt akıntısı Akdeniz’den Karadeniz’e, üst akıntısı Karadeniz’den Akdeniz’e doğrudur. Üst su kütlesinde Karadeniz, alt su kütlesinde Akdeniz kökenli canlılar ağırlıkta. Üst su kütlesinde büyük sıcaklık ve tuzluluk farklılıklarına tolerans gösterebilen, alt su kütlesinde çok dar sıcaklık ve tuzluluk aralıklarına uyum gösterebilen canlılar yaşayabilir. Bu canlılar iki tabaka arasında kısa süreli geçiş yapsalar da iki alanı beraber kullanamazlar.

Marmara bu hâle nasıl geldi?

Marmara Denizi ve özellikle Boğaziçi ile Çanakkale Boğazı içerisinde yapılacak atık su deşarjlarında alt akıntının konveyör / taşıyıcı olarak kullanılması, yani derin deniz deşarjı adı altında hayata geçirilen uygulamalarla amaçlanan, Marmara çevresinde yer alan tüm kentlerin atık suyunun alt akıntıyla Karadeniz’e yollanmasıydı.

Bu amaça 1971 yılında yayınlanan çok uluslu, çok firmalı DAMOC konsorsiyumu tarafından hazırlanan proje, İstanbul’un atık suyunun bertarafı için biyolojik arıtma tesisleri öngörmekteydi. 1975 yılında bu plan revize edilmiş CAMP-Tekser revize planı ortaya çıkmıştır. Bu plan ve ilerleyen yıllarda yapılanlar, planlanan arıtma tesislerini ön arıtmaya çevirerek, atık suyu denize boşaltmak olmuştur. Planlanan arıtma tesisleri için Marmara Yaşayacak Projesi denmiş, ancak Marmara Yaşayacak Projesi ön arıtma düzeyinde kaldığı için Marmara’yı kirleterek işe başlamıştır.

Arıtmadan kasıt biyolojik arıtma iken ön arıtma basit bir mekanik temizleme olarak şekillenmiş ve artan nüfusla birlikte biyolojik kirlilik olduğu gibi denize ulaşmış. Giderek derin deniz deşarjı yasallaşmış ve yaygın uygulama haline gelmiş. Arıtma yapmadan bu kirliliği Karadeniz’e yollamak, yani Karadeniz’i kirletmek baştan sakat bir proje iken bu da büyük ölçüde gerçekleşmemiş. Zira Hidrobiyoloji Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin 1979-1990 seneleri arasında yaptığı çalışmalarda, Akdeniz kökenli alt akıntının ancak yüzde 10 kadarının Karadeniz’e ulaştığı tespit edilmiş. Yani tüm pisliğin yüzde 90’ı Marmara’da kalmış.

Dip suyuna bırakılan atıklar, zaten çok kısıtlı olan suda çözünmüş oksijeni sarf ederek, oksijensiz ortamda kemosentez yapabilecek sulfobakterilerin çoğalarak ortama hakim olmasına neden olmuş. Bir su kütlesinde balıkların üreme, beslenme gibi fizyolojik faaliyetlerini rahatça sürdürebilmeleri için suda çözünmüş gerekli asgari oksijen miktarı 5mg/l dolayındaymış.

Marmara Denizi’nde suda çözünmüş oksijenin mayıs ayı baz alınarak yıllara göre dağılımı aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.


1963-2006 döneminde suda erimiş oksijen (DO mg/l) ölçümlerinin karşılaştırılması (Artüz&Artüz&Artüz Database) - (Bilimsel Açıdan Marmara Denizi sayfa 128).

Bu tablo bile durumun ne kadar vahim olduğunu anlamak için yeterli. Üstelik bu 15 yıl öncesinin durumunu veriyor. Kim bilir şimdi durum nasıl?

Mesele sırf suda çözünmüş oksijen de değil. Marmara Denizi’nde DO’nun yanı sıra pH’da da önemli düşüşler söz konusu. Yani Marmara Denizi’nde deniz suyu asitleşiyor. Bu durumu oluşturan etkenlerin başında da derin deniz deşarjı adı altında arıtılmaksızın yapılan deşarjlar gelmekte.

Dahası da var. Arıtma yapılmaksızın gerçekleştirilen derin deniz deşarjları Marmara’nın üst su katmanında bulanıklığa yol açıyor, bunun doğrudan sonucu da üst katmanda deniz suyu sıcaklığının anormal artışı. Su ısındıkça içinde çözülen oksijen miktarı düşüyor ve ışığın derine ulaşması da engelleniyor.

Esas sorun Marmara’da kirlenmeden ötürü tür çeşitliliğinin azalması ve kirliliğe dayanabilen türlerin fert adetlerindeki artış. Bu nedenle müsilaj agregatı yapan fitoplankton aşırı derecede çoğalmış. Bilimsel ismi Proboscia Alata. Aşırı artıyor, sonra ölüp kırılıyor ve hücre içi sıvısı ortama yayılıyor, tıpkı bir yumurtanın akını su dolu bir bardağa dökmek gibi. Denizin tüm katmanlarında görülüyor, 20-25 metre derinlikte bir yoğunlaşma söz konusu. Müsilaj, balık yumurtalarını ve larvaları içine hapsedip ölümlerine neden oluyor, besleyici planktonları da içine hapsediyor. Midye, istiridye gibi hareketsiz canlıların üzerini de kaplıyor, deniz çayırlarının üzerine çöküp ışıkla temasını keserek beslenmelerini ve solunumlarını etkiliyor.

Marmara’dan Ege’ye gözlemler


 Marmara Adası önünde müsilaj öbekleri

Seyyale ile seyrediyoruz. Bütün Marmara boyunca dalga dalga müsilaj kuşaklarıyla karşılaşıyorsunuz. Rüzgâr ve akıntıdan dolayı nispeten daha az etkilenen Marmara Adası’nın karşısındaki Kapıdağ Yarımadası / Erdek bölgesinde yoğunluğun çok daha yüksek olduğu konuşuluyor.

Çanakkale Boğazı’nda müsilaj, akıntıyla birlikte Ege’ye akıyor yer yer bej rengi bir nehir gibi. Seyir boyunca gözlemlenen müsilaj hatlarının ardından Çanakkale bir başka biçimde geçiliyor. Çanakkale şehitlerinin ruhları azap içindedir.


Müsilaj dalgası Çanakkale Boğazı’ndan Ege’ye doğru akıyor

Çanakkale’de limana yanaşıyoruz. Burada da durum korkunç. Aşağıda paylaştığım videodan da görüleceği üzere bir yandan -mütevazı ölçülerde de olsa- temizleme çalışmaları başlamış. Fakat Seyyale’nin bağlandığı bölgede suyun üzeri tamamen müsilajla kaplı. Dagu’yu tutuyorum bir kez daha atlamasın diye.


Çanakkale Limanı müsilajdan görünmüyor

Sonraki durak Gökçeada. Müsilaj pek az. Kaleköy, Aydıncık kıyıları temiz görünüyor. Müsilaj, ilk olarak, Gökçeada’nın “Türkiye’nin en batı noktası” olarak bilinen Uğurlu Limanı bölgesinde görülmüş. Nitekim biz döndükten sonra orada tatil yapan bir arkadaşımın gönderdiği fotoğraf da müsilajın adaya ulaştığını gösteriyor.

Gökçeada’dan geçtiğimiz Bozcaada da, azalmakla birlikte akıntıyla gelen  müsilaja rastlıyoruz. Bozcaada sonrasında, Ayvalık, Çeşme ve Kuşadasına kadar olan seyirde müsilaja rastlamadık. Biz geçerken iki hafta öncesiydi. Şimdi durum nedir bilmiyorum.

Jules Michelet Deniz isimli kitabını 1861 yılında yazmıştı (çok yakında, nihayet Türkçe olarak da yayınlanacak). Orada şöyle der:

Akışkan, devingen, değişken dediğimiz element aslında değişmez; o düzenliliğin ta kendisidir. Sürekli olarak değişen insandır…. Ölümsüz ruhunda yaşamak gibi çok haklı bir umudu olsa da, sık ölümler, hayatı her an koparan krizler karşısında insanoğlu üzüntü çekmektedir. Oysa deniz onlara baskın çıkar sanki. Ona her yaklaştığımızda, değişmezliğinin derinliğinden şöyle der gibidir: Sen yarın öleceksin, ama ben asla. Kemiklerin toprağa karışacak, hatta yıllar boyunca erirken ben haşmetle, kayıtsızlıkla beni uzak dünyaların hayatlarıyla saat be saat uyumlu kılan dengeli, büyük hayatı sürdüreceğim”*

Michelet’den tam 160 yıl sonra insanlar denizi de ölümlü kılmak için uğraşıyor. Başka insanlar direniyor. Bizler ölümlü olsak da denizlerin yaşayacağı bir dünyayı umut etmekten, onun için savaşmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Çanakkale Limanı’nda müsilaj temizliği

Çeviri: Ela Güntekin-Faika Cansın Stewart


TIKLAYIN | Prof. Talat Kırış'tan bir beyin cerrahının anıları: Sırat köprüsü üzerinde yolcu taşırız!

Yazarın Diğer Yazıları

Roald Amundsen ve Umberto Nobile

Bugün anlatacağım hikâye, belki de tüm zamanların en büyük kâşifi Roald Amundsen ve bu yolculuğu birlikte yaptığı ve sonradan onu kurtarmak için hayatını verdiği İtalyan uçak mühendisi General Umberto Nobile üzerine.

Bir mecburi hizmet hikâyesinden daha fazlası: Keje'nin Gözleri

Dolunay öyküleri T24'te birinci yılını tamamladı, ikinci yılına başlıyor. Başlangıçta biraz endişeliydim okuyucuya mahcup olur muyum diye,  ama pek çok okur Dolunay öykülerini sevdiğine dair mesajlar atıyor bana. Kimi öykülerin kurmaca olduğuna inanmayanlar oldu. Aslında kurmaca nedir ki? İnsanın yaşadıklarından, okuduklarından, dinlediklerinden süzdüğü, damıttığı, akan damlaları, kalan tortuları bir başka biçimde karıştırıp bir araya getirdiği metinler değil midir? Kaldı ki bir ömre birden çok hayat sığar. Ben de hep mümkün geçmiş ve mümkün gelecekler üzerinden yazıyorum. İkinci eylülün dolunay öyküsü:

Cumhurbaşkanı'nın küçük çocuğun kafasına vurması

Mevcut siyasi sistemde ülkenin iç, dış her meselesinde tek yetkili, karar verici konumdaki birinin 7-8 yaşlarındaki bir çocuğa sinirlenmesi ve bunu da kafasına vurarak ortaya koyması gerçekten kabul edilemez. Ülkenin hali ve geleceği açısından endişe verici bir durum. Demokrasisi, gelenekleri sağlam bir ülkede olsa, bu davranış o makamdaki siyasetçinin azledilmesiyle sonuçlanırdı.