26 Mayıs 2017

Psikolojik gelir olmalı!

Sistemin dışında mı yoksa kendinizi tanımayacak kadar içinde mi kalmalı?

Kariyer denen yolculuk beyaz yakalıyı er veya geç bir farkındalık kavşağına götürür. Durduğu nokta birçok işaret levhasının bulunduğu ve o ana kadar üzerinde yol aldığı rayların onu getirdiği bir ana kavşaktır.

Söz konusu kavşağa gelmeden önce iş bazen öyle başını alıp gider ki sabah erken kalktığından, akşam geç döndüğünden göremediği çocuğunun büyüdüğünü, toplantıdan toplantıya koştururken ailecek yediği yemeklerin sayısının azaldığını, her hafta sonu kurtulmayı planladığı yorgunluk ve streslerle boğuşmaktan hızla yalnızlaşan eşinden uzaklaştığını fark etmekte bile zorlanır. Artık paylaşımları sınırlı ve mekanik hale gelmiştir.

“İki günü almak için beş gününü satan” bir beyaz yakalı olarak bu iki güne de neyi sığdıracağını şaşırıp bilemezken, başlayacak yeni haftalar ve pazartesi sendromu onu karşılamakta bir an olsun vakit kaybetmez.

Oysa ki, beyaz yakalı yüksek bir yaşam standardı çabaları içerisinde, çocuğunun özel okul parasını, evin taksitini, tüm faturaları ödemekle, aileye yurtiçi ve yurtdışı tatil imkânları sağlamakla sorumluluklarını en üst düzeyde gerçekleştirdiğini düşünür. Hayata dair her şey yolunda olmalı diye içinden geçirir. Zira hijyen şartlarının hepsini sağlamıştır. Her şeyin yolunda olduğunu söyleyen etrafını kuşatan afyonik ortama rağmen içinden ve derinlerden bazı şeylerin yolunda gitmediğini ve  mutlu olmadığını hisseder.

Peki, bir günün bilançosuna baktığında hayata dair neyi görür veya görmez beyaz yakalı?

Her sabah uyanıp, bir robot formatında hazırlanıp beyaz yakalı mabedi olan plazalara yol alırken, otomatik pilotta ve yoğun trafikte sürülen arabalardan, stres dolu bir güne başlanacağını hissettirecek şekilde göğe doğru yükselen korna sesleri, arabanızda radyo veya CD'de çalan güzel tınıları bastırarak müziğin ruhunuzu beslemesine ve sizi rahatlatmasına pek izin vermez.

Bir iş toplantısına veya bir iş yemeğine yetişirken beyaz yakalının yaşama açılan penceresine, gözlüğüne veya arabasının ön camına düşmesi beklenen gökkuşağı renkleri, stres dumanları arasına karışarak sıkıcı gri renkler şeklinde gözükmeye başlamışsa hayata dokunuşunda bir sorun var demektir.

Yol boyunca, mevsimiyle birlikte çok renkli görsel sağlayan muhteşem erguvanların, iç açıcı mor sümbül ve leylakların, beyaz çiçekleriyle görkemli manolyaların ne zaman ortaya çıktıklarını ve ne zaman son yolculuğa yelken açtıklarını ve ne zaman son yolculuğa yelken açtıklarını fark edemez bile beyaz yakalı.

Köşe başlarındaki çiçekçi tezgâhlarının hangi mevsim hangi mevsim hangi çiçeklere, hangi kokulara ev sahipliği yaptığını bilemez.

Yol tutuşu esnasında, parklarda çocukları ile oynayan ve onların salıncaklarına tatlı bir utangaçlıkla ortak olan genç annelerin mutluluk karelerine tanık olamaz, simitçilerin seslerini pek duyamaz.

İşe giderken ve eve dönerken geçen zaman arasında ruhu, stresin yarattığı sisler bulvarında kaybolurken, içinde yaşadığı kentlerin kraliçesinin; kentin ışıklarını, görkemli ağaçlarını ve içinden geçen turkuaz sularını, daimi misafirleri olan emeklilere, amatör balıkçılara ve güvercinlere cömertçe bahşederken niçin kendisinden esirgediğini fark edemez beyaz yakalı.

Işıklı bir günde İstiklal Caddesi'nde her çeşit insanı barındıran kalabalık nehirle birlikte Pera'ya kadar sürecek bir zaman yolculuğunda, enerjileri, renkleri, kokuları ve sesleri, hayata dair her şeyi içine çekerek akmak, bir ayaküstü lezzeti tatmak, kitapların büyülü dünyasının kapısını aralamak, bir kafede oturup buğulu, soğuk bir limonatanın içinde yer alan bir nane yaprağının, her yudumda bütün hayatına yayılabilecek rahiyasının damak hafızasına yazmak, kafası rahat olmayan bir beyaz yakalı için pek mümkün olmaz.

Boğaz'da kuğu gibi süzülen vapurlarla karşı geçerken, ince belli çay bardağını belinden kavrayıp sıcak ve güzel duygularla her iki yakanın muhteşem siluetine bakıp kendisini Mimar Sinan'ın, Balyan'ın veya Fatih Sultan Mehmet'in yerine koyup bir süre için hayallere dalmak, gözlerini kapatarak vapurların güçlü seslerine karışan martıların çığlığına bütün şehri saran büyük bir müzikalin ortak şarkısına kulak vermek, bir beyaz yakalıdan beklenen eylemler olmaz çoğu zaman.

Yakın bir akrabanın evinde şefkat dolu bir kahvaltı, eski bir dostla ortak hafızayı anımsatan öyküler, dip dalgalarla en derinden gelen kocaman kahkahaların eşlik edeceği, neşe ve coşku dolu sohbetlere ayrılacak zamanın önünde beyaz yakalının stres ve sorumlulukları set çeker genellikle.

Beyaz yakalı için, bundan böyle hobileri unutulmaya, hayat ertelenmeye ne kadar devam edecektir?

Sanatsal etkinliklere, sergilere, uzaklara gitme arzusunu hep bir dahaki sefere diyerek kaçıncı kez erteleyecektir?

Bir günün doğuşunu seyretmek, çimenlerin üzerine uzanarak bulutlara bakmak, bir ağaca dayanarak güneşe başını çevirmek, çocuğuyla yüzmek, doğada kekik kokularının arasında bir keşif gezisine çıkmak, dalından böğürtlen toplamak, sevdiğiyle bir sahil otelinde deniz hışırtılarıyla uyanmak, uzaktan gelen bir motor sesine kulak kabartmak, stres dumanlarından arınmış kaliteli bir zaman için daha ne kadar süre bekleyecektir beyaz yakalı?

Hayalleri, hobileri geçici süreli diyerek kaldırdığı raflardan ne zaman aşağı inecektir? İlk fırsatta okuyacağım dediği kitapların kapağını ne zaman açacaktır? Beğeniyle aldığı ama hiç giyemediği outdoor elbise ve eşyaları ne zaman görücüye çıkaracaktır?

Hızla akıp geçen hayatın ritmini ne zaman yavaşlatacak ve yakalamayı başaracaktır? Ve en önemlisi, beyaz yakalı, hayatına ne zaman sahip çıkacaktır?

Bir insanın sadece kendisine ait duygularını, stres olmaksızın yaşayabilmesinin nasıl olağanüstü bir lüks olduğunu yeniden keşfettiği bir dönemde hayata yeniden mi başlayacaktır beyaz yakalı?

Plaza labirentlerinde seyrederken, her bir virajda kişiliğiyle örtüşmeyen dönüşleri yaparken, sarsılan ruhunu besleyip onaracak ve hayatın gerçek lezzetlerini, günün birinde edindiği makamla ve kazandığı parayla alamayacağını anladığında iş işten çoktan geçmiş olmayacak mıdır?

Ve bir gün beyaz yakalının doğru soruyu soracağı an kaçınılmaz olarak gelecektir.

“Kazandığım para, oturduğum koltuk, hayatı yakalamam için araç değilse, hızla akan bu hayatta ben kimin aracıyım? Ben günlerimi satmaktan vazgeçip ne zaman zamanı biriktirmeye ve ona sahip olmaya başlayacağım? Aslında yaşadığım hayat istediğim hayat mı? Yoksa ben hayatı hissederek ve severek yaşamayı mı istiyorum?” diye soracaktır.

Sorular size garip geliyorsa sizi kutlarım, size hiç bir yararı olamayacak satırları buraya kadar okumuşsunuz. Ama okuduklarınız içinizi acıtıyorsa, halen kurtaracak bir şeyler kalmış demektir.

Hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını anladığınız, iş makine olmaktan vazgeçtiğiniz, insan olmanın en büyük erdem olacağına inandığınız an büyüyü bozduğunuz andır artık. Keynes'in dediği gibi uzun vadede hepimiz ölüyüz. Bugünü kurtaralım o zaman!

Ruhumuz en kıymetli hazinemizdir. Sistemin dışında mı yoksa kendinizi tanımayacak kadar içinde mi kalmalı? İnsanın bir yerlerden mutlaka psikolojik geliri olmalı!

Freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık... Aceleye ne gerek var? Hayat, yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü, hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da... Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda!

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

İlham vermeyen yöneticiler

İnsanları karar almaya iten aklı veya mantığı değil, hayalleri, umutları ve tutkularıdır...

Duygusal günlük

Duygularımızı iş dünyasına ne kadar yansıtırız?

Keşkelerimiz!

Unutmayın! En büyük başarısızlık tatminsiz başarıdır!