04 Aralık 2014

İnsanlığın sonuna yolculuk

Bizim asıl ihtiyacımız iç müdahale: Suriyeyi Suriyelilere geri vermemiz gerek...

Akşamüstü parkın yanından geçiyordum. Suriyeli olduğunu tahmin ettiğim, on beş-on altı yaşlarında  bir genç kız kaldırıma oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Esnaf kapıya yığılmış, birkaç kadın yolun ortasında durmuş, kaçamak bakışlarla ona bakıyorlardı.

Durdum ve yüzüne baktım. Onu ağlatan şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama o an yanına diz çöküp, “ağlama, nedir seni bu kadar üzen şey” diye sormak geldi içimden. Yapamadım... Kızın üzerine dikili gözlerden de, yanlış anlaşılmaktan da korktum.

Tanrı, ihtiyaç duyduğumda neden bir parça cesaret üflemiyor şu korkak yüreğime diyerek kızdım kendime, durağa doğru ilerlerken.

Otobüste koltuğa oturmuş, camdan dışarıyı seyrediyordum ama genç kızın o hali çıkmıyordu aklımdan. Kederli yüzünü ıslatan gözyaşları zihnime, yüreğime akıyordu durmadan. “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?’’ diye soramadım ya, dert oldu içime. 

Kendimle epey mücadele ettikten sonra, ayağa kalktım ve muavine seslendim “müsait bir yerde inecek var!” Apar topar indim ve geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladım. Yaklaşık üç kilometre. Koşar adımlarla, nefes nefese ulaştım parka. Sağa bakındım, sola bakındım, yok. Orada değildi, gitmişti. Onu bulamayınca kamburum daha da ağırlaştı sırtımda.

“Kimi arıyorsun abi?” diye sordu, yuvarlak yüzlü, on yaşlarında bir çocuk.

“Biraz önce ağlayan bir kızcağız vardı burada, nereye gittiğini biliyor musun?”

“Kocası alıp götürdü onu, şu bakkalın karısıydı.” 

“Bakkalın karısı mı?”  İşaret ettiği bakkalın sahibini tanıyordum, seksenine merdiven dayamış, aksi mi aksi bir ihtiyar.

“Kadın Suriyeliydi değil mi?” diye sordum.

“Evet, Suriyeli… Adam, ailesinden iki bin liraya satın almış onu.”

“Niye ağlıyordu, biliyor musun?”

“Abi, kocası çok acımasız bir adam. Her gün bir bahaneyle dövüp sokağa atıyor ama kadının gidecek yeri, kimsesi yok. Gelip bu parkta saatlerce ağlıyor. Sonra ya birileri araya giriyor ya da kocası gelip alıyor. ‘Bak, bu kez de affettim, acıdım sana,’ diyerek kadına elini öptürüyor ve kafasına vura vura geri götürüyor…”

Halep’te üç yıldır Suriye savaşını izleyen, İtalyan kadın gazeteci Francesca Borri’nin  ‘Halep’in Sonuna Yolculuk’  adlı ödüllü makalesini -Işın Eliçin’in çevirisinden- okuyunca tekrar anımsadım, bir kaç ay önce Rıdvan’ın bana yazarak anlattığı bu tanıklığı.

Mülteci olmak herkesin harcı değil, mülteci olmak bir lüks, diyen şöförümün Türkiye’ye araba tutacak 150 doları, ayrıca polise rüşvet verip sınırı yasadışı yoldan geçmesini sağlayacak -karısı ve üç oğlunun her biri için 100’er dolar- parası da yok. Hâlâ pasaportu olan çok az kişi var,” diyor Borri.

Yani, Suriye cehenneminden kaçıp da Türkiye’ye ulaşabilen ‘şanslı’ mültecilerden sayabiliriz, Mardin’de, dedesi olacak yaşta bir adama ‘kadınlık’ yapsın diye, kimblir kaçıncı eş olarak satılan Suriyeli bu genç kızı.

Önceki gün, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı, tahmini 1,7 milyon Suriyeli mülteciye yapılan, gıda yardımı kuponu dağıtımını ‘yetersiz kaynaklardan’ dolayı, durdurduğunu açıkladı.

Yanıbaşımızda devam eden Suriye savaşı; savaşın ortasındaki binlerce insan, yerinden yurdundan olmuş yüzbinlercesi ve çoktan saymayı bıraktığımız ölüler…

Ülkemizde, gözlerimizin önünden hayaletler gibi kayıp giden; bazen savaş ganimeti muamelesi gören -köle misali alınıp satılan ya da emekleri üç kuruşa sömürülen- ama çoğu zaman sırtımızda yük olarak gördüğümüz mülteciler. (Ki onlar aslında mülteci statüsünde bile değiller.)

21. yüzyılın bu çığırından çıkmış ‘ilerleme’ mitinin ve silahlarının gölgesinde; içinde ‘savaş’ geçen her cümle, her haber, her makale, her tanıklık ‘insanlığın sonuna yolculuk’ gibi yer ediyor artık zihnimde.

Francesca Borri’nin anlattıkları da yalnızca ‘Halep’in Sonuna Yolculuk’ değil. Bu olsa olsa insanlığın sonuna yolculuk, dedirten bir tanıklık. “Kanınla yaz, göreceksin ki kan ruhtur...” demiş ya Nietzsche, işte tam öyle yazmış “derileri kemiklerini balmumu gibi örten, akşam yemeğinde ot yiyip yağmur suyu içen çocukların” hikâyesini, Borri.

Günlerdir zihnimin içinde dönüp duruyor her bir cümlesi, paramparça:

Çatışmaların başladığı 2012 Ağustos’undan, bu yana, değişmeyen tek şey var. Uçaklara karşı tek savunmanız kötü hava. Tek sığınağınız şansınız.

Halep bir hayalet şehir gibi görünse de hâlâ Suriyeliler var burada, enkazların arasından fırlıyorlar. Binlerce. Korkmuş. Yorgun.

Açlıklarını bastırabilmek için mukavva çiğniyorlar; yorgun, yıpranmış bir halde, uykusuz gözlerle, üstü başı yırtık dökük, gökyüzüne bakarak kaldırımlarda duruyorlar.

Çünkü Halep’te tek bir cephe var: gökyüzü. İşte burada, öylece ölürsünüz, hiç kimse fark etmeden. Nereden geldiği belli olmayan bir patlama, bir parlama, tokat gibi çarpan alevleriyle sıcak bir rüzgar gelir. Kan ve şarapnel parçaları ve toz dumanın ortasında, çığlıkların arasında, sadece et parçaları, kömürleşmiş çocuk bedenleri.

Nehirler ceset kusuyor; mesane, karaciğer, akciğer artıkları… Ameliyatların mutfak bıçağı ile yapıldığı bombardıman altındaki hastanelerde, umut edebileceğiniz tek ağrı kesici, bir hemşirenin dokunuşu.

Eskiden, haftada iki ya da üç kez, jetler gelir ve bombalardı. Bombalarlar ve kaybolurlardı. Şimdilerde yukarıda helikopterler dönüp duruyor ve aniden bombaları bırakıyorlar. Saatte iki, üç kez. Aniden ölüyorsunuz. Halep’te başka birşey yok. Bekliyorsunuz ve ölüyorsunuz. Bu, metal vızıldamalarının ve gürlemelerin altında.

Hiç sığınak yok. Binaların bodrumları yok. Kilerleri yok. Hiçbir şey yok. Buldozer yok, kazma kürek yok. Zaten yakıt da yok, artık elektrik bile yok. İnsanlar çıplak ellerle, çakmakların solgun ışığında kazarlar toprağı; gözlerini dikmiş size bakan cesetler direk ve sütünların temeline dayanmış, beklerken.

Ve günler boyunca, şafak vakti, kadınlar görürsünüz, insan kalıntılarıyla dolu toprakta deniz kabuğu toplar gibi dizlerinin üzerinde toprağı eşeleyen kadınlar. Parmaklarının arasında bir kumaş, bir evlat parçası…

Sizi enkazın altından çıkarmaya kimse gelmiyor. Enkaz altından çıkarmayı başarsalar bile, burada hiç kimsede ilk yardım için kullanılabilecek malzeme yok.

“İlk müdahalede bulunabilseler bile, hayatta kalmanız helikopterlerin insafına kalmış,” diyor bir kız çocuğu. Sol kolu yaralarla dolu. Tam bana sağ kolunu da gösterecekken bir top mermisi yolun sonuna düşüyor ve kaçıp saklanıyor.

İşte en acımasız an: Kardeşler, babalar, arkadaşlar, diğer herkes onları tutmaya çalışıyor, onlar ise çaresizce kurtulmaya çalışıyorlar, çıplak elleriyle enkaza doğru koşuyorlar. Hemen bir başka helikopter geliyor, herkes yeniden nereye gideceğini bilmeden kaçarken, tepede sadistçe dönüyor, dönüyor… Ve az önce diğerlerinin kolları arasından kurtulmaya çalışan herkes, yeniden ayağa kalkıyor, çığlıkların, metal gürültüsünün arasında.

Ve toz ve kan: Patlama. Çünkü Halep’te ölürsünüz. Hepsi o kadar.

Suriyeliler yalnızlar. Kırmızı çizginin bu tarafında, kimyasal gazdan değil ama, onun dışındaki her şeyden öldüğünüz bu yerde, yapayalnızlar. Kimsenin umurunda değiller. 9 milyon insan yerinden yurdundan oldu. Tüm nüfusun neredeyse yarısı. 3,5 milyon kişi ise, BM’nin sözcük seçimiyle ‘erişilmesi güç bölgeler’de…

Burada Halep’de, enkaz yığınlarının, uçuşan giysilerin, kitapların, bir saatin, içinde hâlâ bir ayak olan bir çocuk ayakkabısının arasında… “Biz sizin için sadece birer sayıyız,” diye söyleniyor biri.

Oysa, Birleşmiş Milletler geçen Ocak ayında “güncel tutmak çok güç, kaynaklar güvenilir değil” diyerek, ölüleri saymayı bıraktı. Ve böylece, savaşı sona erdirmek yerine, ölüleri saymaya son verdi

Halep’te ölürsünüz. Başka birşey yok. Beklersiniz ve ölürsünüz.

Suriyeliler artık politikadan, müzakerelerden falan bahsetmiyorlar. Artık kimse ‘kurtarılmış bölgeler’den de söz etmiyor.

Şimdi her şey çok basit: Batı ve Doğu Halep.

“Özgür Suriye Ordusu ilerliyor, ilerliyor, tam kazanacak gibi görünüyor… Hop birden silah akışı kesiliyor ve rejim karşı saldırıya geçiyor. Bu kez onlar ilerlemeye başlıyor, ilerliyor, ilerliyorlar, tam kazanacak gibiler.. Hop Özgür Suriye Ordusu’na yeni silahlar geliyor,” diye özetliyor durumu, hâlâ burada yaşayan birkaç aktivistten biri.

Hâlâ burada yaşıyor ve hâlâ hayatta: “Aylardır durum böyle. Sizler sürekli dış müdahaleden bahsediyorsunuz ama burada zaten dış müdahale var. Bizim asıl ihtiyacımız iç müdahale: Suriyeyi Suriyelilere geri vermemiz gerek...”

@SibelYerdeniz

(Çevirinin tamamı http://www.diken.com.tr/halepin-sonuna-yolculuk/ )

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne anlatayım ben sana?

Ey ilk insan, ey ilk yürek, ilk nefes, ilk adım, ilk gözyaşı, ilk kahkaha... bu mu mirasın torunlarına?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Bu ülkeyi yönetenler; iktidar ve söz sahipleri bize ne demek istiyor?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Nazi Almanya’sında milyonlarca insanın ‘iyi’ olmaya cesaret edememesinin nedeni neydi?