13 Eylül 2013

Kentin gözleri kapandığında…

“Ansızın dağılıp gitti düş. Gece, şafağın kıyısına attı düşün cansız gövdesini, denizde kaybolmuş bir denizci gibi. Yangınlar vardı, Ama ateşin çıtırtısını duymuyordum. Büzüşmüş yüzler vardı ama çığlık ve inlemeleri duymuyordum. Tüm sesler ölmüştü sanki… Hiç bir şey değmiyordu bana. Kılıçla, süngüyle çarpışıyorlardı sokakta. Çevremde insanlar yaralanıyor, düşüp ölüyorlardı.

 

“Ansızın dağılıp gitti düş. Gece, şafağın kıyısına attı düşün cansız gövdesini, denizde kaybolmuş bir denizci gibi.

Yangınlar vardı, Ama ateşin çıtırtısını duymuyordum. Büzüşmüş yüzler vardı ama çığlık ve inlemeleri duymuyordum. Tüm sesler ölmüştü sanki…

Hiç bir şey değmiyordu bana. Kılıçla, süngüyle çarpışıyorlardı sokakta. Çevremde insanlar yaralanıyor, düşüp ölüyorlardı.

Bütün insanların yüzleri aynıydı ne tuhaf. Sanki aynı deri maskeyle kaplıydı yüzleri;

cellatların ve kurbanlarının, birbiriyle sürekli yer değiştiren.

Vurulanların ya da vuranların, aynıydı yüzleri ve maskeleri.

Sonra seni gördüm Adriana, yerde yatıyordun.

Sana doğru koştum ‘Adriana!’ diye bağırdım. Yaralandığını ya da öldüğünü sanmıştım.

Seni sarstım, o zaman gözlerini açtın ve bana dönüp dedin ki;

‘Ne bağırıyorsun Refka, görmüyor musun doğuruyorum!’

‘Burada bir köpek gibi doğurulur mu? Sokakta ve üstelik savaşın ortasında?’ Kardeşim delirmiş olmalı…

Ama o anda tek bir şey vardı aklımda ‘Adriana doğuruyor, ne olursa olsun ona çiçek getirmeliyim!..’

Sokaklarda koşmaya başladım, insanlara sora sora; öldürenlere, yaralılara hatta ölenlere:

“Söyler misiniz, nereden çiçek bulabilirim?”

Sonunda iki adama rastladım. Biri beyaz saçlı, diğeri çok genç iki adama. Onların da yüzleri ve maskeleri aynıydı. Beyaz saçlı adam ellerini yukarı kaldırmıştı, genç olan silahını ona doğrultmuştu.

Gencin omzuna dokundum hafifçe, ‘Nereden çiçek bulabilirim, söyler misiniz?’

Bana döndü ve şöyle dedi:

‘Çiçek mi arıyorsun Refka, burada savaşın göbeğinde? Aklını mı yitirdin uyan, uyan hadi!...’”

Ortadoğu’yu ya da Balkanlar’ı anımsatan bir coğrafyada, savaşın yaşandığı bir ülkede, düşmanlığın ve yabancılığın eşiğinde, tükenmekte olan bir dünya.

Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan anne Adriana; büyüdüğünde babasının gerçek kimliğini öğrenen ve onu öldürmeye yemin eden oğul Yonas; savaştan yaralı olarak dönen ve zamanının dolmasını bekleyen baba Tsargo ve Adriana’nın kız kardeşi Refka...

Ölüm ya da yaşam, zulüm ya da merhamet, annelik ya da yalnızlık, bağışlama ya da intikam...

Ve savaşın ortasında ansızın dağılıp giden düşler.

Kapısına dayanan ‘zorba’ askeri “Bu eve savaş giremeyecek!” diye durdurmaya çalışan genç bir kadın, Adriana.

Uzun zamandır hayalinde yaşattığı kadına sahip olma cesaretini ancak savaş üniformasını üstüne geçirdiğinde bulan artık ‘kendine güvenli, kararlı, delikanlı’

Tsargo:

“Savaş bu kapıyı çalarsa eğer, kapıyı onun suratına çarpabileceğini mi sanıyorsun?  Yapabileceğin tek seçim Adriana, ötekler ile bizim aramızda. Kime açacaksın kapıyı? Haklısın serserinin biriyim ben, kötü bir çocuğum. Katilim. Ne var ki  savaş zamanı bir ulusun, kötü çocuklarına düşer işi; onun elleri temiz kalsın diye, ellerini kirletecek birileri gerekir…”

Zorbalıkla girilen bir ev,  içeriden yükselen çığlıklar...

Savaşın hemen sonrasında, alacakaranlıkta aynı evde Adriana:

“Bir yürek duyuyorum sadece, benimkinin hemen yanında atan ikinci bir yürek. Kim bu içimdeki yabancı?  Bir erkek kardeş? Bir başka ben? Bir düşman mı?  

İki kan birden akıyor damarlarında; kurbanının kanıyla celladın kanı birbirinin içinde.

Nasıl dökersin birini, öbürünü de dökmeden? Kim bu beslediğim varlık? Habil mi, yoksa Kabil mi?..”

Nasıl söylersin oğluna tecavüze uğradığını ve saldırganın öz babası olduğunu? Kaç yaşında hazır olduğunu düşünürsün buna?

Adriana gerçeği yıllarca söyleyemez. Babasının, ‘savaşta onları korurken öldüğü’ yalanını sürdürmeyi tercih eder. Ama bir gün Yonas babasının bir ‘kahraman’ olmadığını öğrenir ve öfkeyle annesinin kapısını çalar:

“Yalandı hep, içtiğim her süt yudumuyla mideye indirdiğim. Ve sen yıllarca utanmadan bana ‘daima doğruyu söyle oğlum!’ diyordun.

“Bağışla beni ama, korkuyordum oğlum. Daha çocuktun ve gerçeğin sana, taşıyamayacağın kadar ağır gelmesinden, korkuyordum…

Tanrı yanında bir mektupla, ipeklere sarıp da göndermedi oğlumu. Bir gelecek, bir geçmiş ve gündelik bir yaşam bulmalıydım ben ona. Senin ne ellerini, ne de ruhunu kirletmek istemedim savaşın zalimlikleriyle…

Elimden geldiğince sevdim seni ben Yonas, şimdi elinden geldiğince sevme sırası, sende…”

“Peki yalanı taşımanın çok daha ağır olduğu aklına gelmedi mi hiç? Hele herkes seninle ilgili gerçeği biliyor da, sen bilmiyorsan... Herkes acıyarak, küçümseyerek çevrende fısıldaşıyor ve sen bunu anlayamıyorsan! Hem nasıl bir ‘canavar’dı bunu yapan? Damarlarımda zalimin kanı akıyor; nasıl unutacağım, kanını taşıdığım düşmanı?”

“Canavar filan değil, zavallınının biriydi eskiden. İnsanların en iyisi olacağa benzemiyordu ama en kötüsü de sayılmazdı.

Sonra şu savaş çıktı...

O yıl, yeniden doğduklarını sandı genç erkekler; Sokakların, yasaların, gecelerin efendisi gibi, kadınların efendisi gibi gördüler kendilerini, Ölüm dağıtıcısı gibi gördüler...”

“Ya da hileli bir yaşam dağıtıcısı gibi…”

“O yıl tek kurbanı ben değildim babanın, yırtıcı bir hayvan gibi dolaşıyordu yollarda

Öldürüyor, yağmalıyor, haraca bağlıyordu… Köpek sürüsü gibi peşinden giden bir de çete toplamıştı çevresine…

Sonra… sonra onu da yaraladı savaş.”

“Damarlarımda canavarın kanı akıyor! Nasıl unuturum intikamı?”

“Kanım, kanımız, başkalarının kanı... Nasıl da aldatır insanı sözcükler. Nasıl da kirletir yaşamın kaynağını...

Erdemler yakıştırır kana eğilimler. kanılar, sözler: ‘Kanım şöyle diyor bana, kanım böyle emrediyor…’

Ben kanın tarafsız olduğuna inanırım Yonas. kanın hiç bir şeye karar vermediğine. Kan sana hiçbir şey söylemez oğlum, ne ses çıkarır, ne bağırır, ne bir şey emreder.

Yapman gerektiğini sandığın bir şey varsa yap ama gelip bir daha kanından söz etme bana!”

“Nasıl da nefret ediyorum geçmişten; bana miras olarak yalnızca korku ve nefret bırakan o geçmişten…”

Mevsimler gelir geçer,  manzaralar değişir, hayatlar değişir. Ama hiçbir şey, hiçbir zaman silemez, savaşın izlerini…

Yonas ise öldüremez babasını. Yapamaz:

“Beni bağışla anne, ihanet ettim sana! Canavar önümdeydi, öldüremedim.  Tek bir hareket yeterdi, cesaret edemedim… Öylece karşımdaydı, savunmasızdı, vurabilirdim, delip geçebilirdim bedenini, parçalayabilirdim. Ama yapamadım…”

“O adam belki  ölmeyi hak ediyordu ama sen oğlum, sen öldürmeyi hak etmiyordun… Seni sevmem, seninle konuşmam, seni dürüst yetiştirmem yeterdi; insanları seven, akıllı, vicdanlı bir erkek olman için.

Ama hep bir şüphe, hep bir soru vardı içimde. Günün birinde elinde silahla,

nefret ettiğin bir adamın -en korkunç cezayı hak ettiğini düşündüğün bir adamın- önünde durduğunda, işte o gün  öldürebilecek miydin?

Ya da son anda, bir adım atacak mıydın geriye?

Bugün yeniden buldum, yitirdiğimi sandığım yaşamımı. Öcümüzü alamadık Yonas ama kurtulduk oğlum. Gel yaklaş bana, başımı yaslamak istiyorum artık gerçek bir erkek omzuna…”

Refka’nın duası ile Adriana’nın yüreğimizi titreten şarkısı, Amin Maalouf’un, Adriana Matter ‘libretto’sundan bize kalan:

“Kentin gözleri kapandı mı, şarkı söylerim ben

bir güz bahçesinden topladığım, bir kitabın sayfaları arasında  yatırdığım sesimle,

memleketten getirdim o sesi ben, kükürt rengi örtüler içinde,

mintanımın altına sakladım, yüreğimin kıvrımlarına gizledim…

 

Kentin gözleri kapandı mı, yüreğimi yakarım ben,

bir güz bahçesinden topladığım, bir kitabın sayfaları arasında yatırdığım yüreğimi

memleketten getirdim o yüreği ben, taş rengi örtüler içinde,

mintanımın altına sakladım, tenimin kıvrımlarına gizledim…

 

Kentin gözleri kapandığında, düşlerimi uyandırırım ben,

Bir dünya ötekini kovar, bir dünya ötekinin mirasına konar,

Kendi gürültülerini, kendi ışıklarını, kendi yalanlarını getirir…”

Dün gece BBC, son günlerde şiddetli çatışmaların yaşandığı, Şam'a 55 kilometre uzaklıkta bulunan Malula kasabasından görüntüler yayımladı. BBC Ortadoğu muhabiri Jeremy Bowen’ın aktardığı görüntülerde, asıl olarak görmemiz gereken şey; savaşın ‘erkekleri’ ne hale getirdiği olmalı...

Savaşın insanları ne hale getirdiği…

Suriye’de geçtiğimiz hafta sadece Malula’da üç binden fazla insanın yaşadıkları kasabayı terk etmek zorunda kaldığı biliniyor…

“Kentin gözleri kapandığında, uykudan uyanır düşlerimiz,” diyor Adriana.

İnsanlık, gözlerini kapattığında; memleketinden, kentinden, kasabasından, evinden, ailesinden uzakta; savaşın yabancı topraklara savurduğu, yaralı, sürgün ve yalnız bütün kadınlar uykudan uyanır… Uyanır ve hep aynı duayı eder diyor Refka:

“Barış içinde söksün şafak, Tanrım, barış içinde söksün şafak ve duyulmasın hiç bir çığlık…”

http://www.youtube.com/watch?v=asrDN4G44c4

Adriana Mater / Yapı Kredi Yayınları (2006)

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne anlatayım ben sana?

Ey ilk insan, ey ilk yürek, ilk nefes, ilk adım, ilk gözyaşı, ilk kahkaha... bu mu mirasın torunlarına?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Bu ülkeyi yönetenler; iktidar ve söz sahipleri bize ne demek istiyor?

Selo Başkan sizden korkmuyor Beyefendi, arz ederim!

Nazi Almanya’sında milyonlarca insanın ‘iyi’ olmaya cesaret edememesinin nedeni neydi?