08 Haziran 2014

Çapulcuların medyası ‘Çapul TV’ 1 yaşında!

Çapul TV’den Ali Ergin Demirhan, kanalın birinci yılında Bilgi üretim sürecinde hiyerarşik yapılanmaya karşı çıkmak ve profesyonel-amatör ayrımı yapmamak adına yaptıklarını anlattı

6 Haziran 2013’te Gezi’de, ‘Haziran İsyanı’nın tam ortasında, penguen medyasına inat, direnişçilerin sesini duyurmak için kuruldu. 15 Haziran gecesi gaz bombalarının arasında Gezi’yi en son terk eden direnişçi grubuydu. Yayın yaptığı ilk on gün içinde 1,5 milyon internet kullanıcısına, ayrıca 7 uydu kanalının izleyicilerine ulaştı.

Gezi Parkı’nda kamerayı parka çevirip mikrofonu çapulculara uzatarak yapılan yayınlar, hem Gezi’ye gelen kitlenin “kim olduğu, neden ve nasıl orada bulunduğunu” ilk ağızdan duyurmuş, hem de egemen medyanın objektifleri hükümetin tarif ettiği yere çevrildiğinde Gezi’nin içinde yaşanan gerçekleri teşhir etmişti.

24 Ekim 2013’de İstanbul stüdyosunu, birkaç ay sonra Ankara stüdyosunu açarak düzenli yayına geçti.

Ancak stüdyodan çok sokaklardan yayın yapmaya devam ettiler. “Aksak Terazi, Kızlı Oğlanlı Felsefe, Hadi Ateistler Bunu da Açıklayın, Fışkiye’yi Biz Kırdık!, Şantiye Sahası” gibi özgün ve çoğu periyodik 14 program üretti. Reklam, fon almadı; bu güne kadar gönüllü katkılarla yol aldı.

Bu süreçte, ‘alternatif olma’ iddiası taşıyan bir iletişim deneyiminin sahip olması gereken -asgari düzeyde- temel nitelikleri şöyle tanımlıyorlar:

Toplumsal muhalefete ve mücadeleye, daha eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yapılanmayı amaçlayan hareketlere destek vermek;

"Bilgi tekelleri tarafından görmezden gelinen, insan hayatının her alanına dair bilgiyi üretmeye katkı sağlamak. Bilginin sunumu ve dolaşıma girmesi için uygun bir platform oluşturmak;"

Bilgi üretim sürecinde hiyerarşik yapılanmaya karşı çıkmak ve profesyonel-amatör ayrımı yapmamak;

Ticari faaliyetlerle hiçbir bağı olmadan kendi maliyetlerini karşılamak;

İletişim sürecinin ve bunun sonucunda üretilen bilginin ticarileştirilmesine karşı mücadele vermek..

Bu bir yılı Çapul TV’den Ali Ergin Demirhan ile konuştuk:

 

Gezi'de bu kadar ‘hızlı’ nasıl doğdu bu fikir? Öncesinde bir çalışma var mıydı?

3 Haziran gecesi Gezi Parkı’nda dolaşırken, parktaki gerçekliğin doğru yansıtılmadığı, bu nedenle de buradaki insanların kim olduklarını, neden ve nasıl orada olduklarını anlatacakları bir internet televizyonunun kurulması gerektiğini düşündük. Fikir böyle oluştu. Daha önce 2009'da Tekel direnişi sırasında canlı yayın yaptığımız Sendika TV deneyimimiz vardı. Ancak burası bambaşka bir bileşimdi, o nedenle Sendika TV yerine ayrı bir TV kurmak gerektiği üzerine konuştuk.

Parka, barikat çatışmalarından hâlâ dalga dalga biber gaz geliyordu. Sahra stüdyosu için görece korunaklı bir yere ihtiyacımız vardı. Gezi Cafe'yi gözümüze kestirdik. Ertesi gün mekanın sahibi ve parktaki gündelik hayatı düzenleyen koordinasyonla iletişime geçmeye kara verdik.

Pratik bir canlı yayın için ustream üzerinden yayın yapmayı kararlaştırdık. Tayyip Erdoğan, direnişçiler için ‘Çapulcu’ sözünü henüz söylemişti. Biz de adı ‘Çapulcu TV’ olsun dedik. Gece mevcut olan ‘capulcu.tv’ adresi, sabah kalktığımızda açıkgözün biri tarafından alınmıştı. Biz de bu kez ‘Çapul TV’ olmasına karar verdik.

 

Bu süreçte kimler emek verdi, katkı sundu?

Emek verenler, yıllardır Sendika.org, Sendika TV ve İşçi Filmleri Festivali ekiplerinden gönüllüler. İçinde öğrenciler de var akademisyenler de; mühendis de var oyuncu da... Ama orada gelip kamerasını veren, çekimlerini paylaşan, ortak yayın yapan bütün çapulcuların emeği var. Yayın sırasında gelip terimizi silen çocukları, saldırı olduğunda parktakileri koruma güdüsüyle koşa koşa yayına gelip "biz de buradayız" mesajı veren gazetecileri, sanatçıları, anneleri, ihtiyar delikanlıları da unutmamalı. 

 

Gezi'nin boşaltıldığı 15 Haziran gecesini Çapul TV nasıl yaşadı?

Gergin bir gündü. Saldırı bekleniyordu ama bir taraftan da işçiler, aileler, çocuklar, ünlü simalar parkı doldurmuştu. Daha önce 11 Haziran gününü de saldırı altında geçirmiş ve yayının sürmesinin tüm Türkiye açısından bir moral olmasının yanısıra haber alma hakkı açısından da çok önemli olduğunu görmüştük. Ağır sansür altında saldırıda yaşamını yitirenlere, gözünü kaybeden, yaralanan, direnenlere karşı bir sorumluluğumuz vardı. Yaralanabilirdik, ekipman kaybedebilirdik ama göz önünde olduğumuz ve Gezi Cafe'de yayın yaptığımız için görece korunaklı olmanın hakkını da vermeliydik. 

15 Haziran'da saldırı olacağı zaman, her şeye rağmen orada kalmanın ve yayını sürdürmenin direnişe güç katacağını ve şiddeti sınırlandıracağını düşündüğümüz için, sonuna kadar kalıp elimizden geldiğince yayını sürdürme kararı aldık. Maskeliydik, biber gazının yayını durduracak kadar bir etkisi yoktu. Yayında da bir kaç kez söylemiş, slogana çevirmiştik: "Demirden korksak, trene binmezdik…"

Daha çok, kayıtları kaybetmemenin kaygısını taşıyorduk. Saldırı oldu, parka polis ve akrep girdi, park boşaldı, artık direniş Elmadağı'na doğru çekilirken biz de boş parkta beklemenin bir anlamı olmadığını düşündük ve ekipmanlarımızdan toplayabildiklerimizi toplayıp çekildik.

Otellerde, parkı gören ofislerde yer aradık ancak bulamadık. Bu kez Osmanbey'de caddeyi gören bir binaya geçerek, tekrar yayına başladık. Ustream üzerinden yayını engellediler. Bu kez livestream'e birkaç saatlik bir yayın için yüklü sayılacak miktarda para ödeyip oradan devam ettik. Diğer taraftan da muhabirlerimiz caddede, direnişçilerin sığındığı apartman girişlerinde çekim yapmaya çalışıyordu. O geceyi böyle geçirdik…

Sonraki günlerde, seyyar halde setimizi nereye kurabilir, 3G bağlantısını nerede yakalayabilirsek oradan yayın yapmaya başladık ve böylece birkaç ay sürecek yeni bir dönem başladı.

 

Sonraki süreçte Ayşenur Arslan gibi medyanın önemli isimleri de program yaparak destek vermeye başladı Çapul TV’ye…

Ayşenur Arslan, Gezi direnişi sırasında parka gelmiş, yayın konuğumuz olmuştu. Medeni Yıldırım'ın öldürüldüğü gün Abbasağa'da düzenlediğimiz Çapulcu Meydanı'na çağırmıştık, geldi. Çok geniş katılımlı, renkli, hareketli bir program oldu. Sonra başka bir gün, gazetecilerin buluştuğu bir toplantıda karşılaştık, ne yaptığımızı sordu, stüdyo hazırlıklarından söz ettik. "Gelip size Medya Mahallesi yapayım," dedi, memnuniyetle kabul ettik. Stüdyomuza birkaç kez uğradı, Roboski Katliamı'nın olduğu gün CNN Türk’te yayında yaşananları anlattığı "Medya Mahallesi"ni Çapul TV'de yaptık. Hâlâ da iletişim halindeyiz. 

 

Şu anda ne durumda? ‘Gönüllü muhabir’ projesi ve Çapul TV için dayanışma kampanyası nasıl gidiyor?

Alternatif Medya Derneği'ni kurarak direniş muhabirliği eğitimlerine başladık. 15 ilde, 200'e yakın muhabir eğittik. 20'ye yakın farklı merkezde canlı yayın yaptık. Biri İstanbul, diğeri Ankara'da olma üzere iki stüdyomuz var. İzmir'de, İzmir Direniş Muhabirleri diye bir topluluğumuz var. Çoğu periyodik 14 özgün programımız var. Biz web'de kalacağız ama muhalif uydu kanallarıyla iletişimimizi daha da güçlendirip bir dayanışma geliştirmeye çalışıyoruz. Pek çok kanalla (Halk TV, Hayat TV, Ulusal Kanal, İMC, TV10, Artı 1, Besta Nuçe) ortak yayınlarımız, dayanışmamız oldu.

Geçen yıl ‘Çapul TV direniş kampanyası’nda  direnişçi dostlarının İndiegogo üzerinden yaptığı bağışlarla stüdyo ekipmanlarını ve kira giderlerinin bir bölümünü karşıladık. Bu yıl da yine İndiegogo üzerinden yeni bir kampanya açtık…

 

Neyi hedefliyor, nasıl bir medya  amaçlıyorsunuz?

Biz, egemen medyanın düzenli ordularına karşı, bir gerilla televizyonculuk faaliyeti yürütmeye çalışıyoruz. Onlarla ve ideolojik aygıtı oldukları sistemle rekabet değil, mücadele ediyoruz. Bir direniş olarak medyayı yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.

 

Bugün, Çapul TV’yi ‘egemen’ medyaya alternatif kılan ne?

İlk olarak içeriği ile alternatiftir. İktidara karşı direnişin sözünü söyler, haberini yapar, polis şiddetini ve iktidarın fiziksel ya da ideolojik saldırılarını teşhir eder. İktidar karşısında direnişçilerin kendilerini ifade ettiği, haberleştiği, saldırganı teşhir edip mücadele edeni görünür kıldığı bir mücadele aygıtıdır.

İkincisi, biçimi/tekniği ile alternatiftir. Sürekli ve nitelikli bir yayın için büyük sermaye gruplarının ya da siyasi iktidarın desteğini, daha doğrusu sahipliğini gerektiren ekipman ve yapılarla değil günlük hayatın bir parçası haline gelen internet bağlantısı ve cep telefonu ile yayın yapabilmeyi mümkün kılar. Bu, direnişçilerin siyasi iktidarın doğrudan ya da dolaylı denetiminden, profesyonel aracıların çarpıtıcı, pasifleştirici etkisinden kurtulmamızı sağlar. Direnişçilerin, hayatın pasif seyircisi değil aktif öznesi haline gelmesinin ekrandaki yansımasıdır.

Geleneksel medya çalışanlarının engellendiği, ekipmanların sağlanamadığı ya da ‘profesyonel’ bir muhabirin çağrılı bulunmadığı anlarda yaşanan hak ihlallerini, polis saldırılarını belgeleyerek, yüz binlerce hatta milyonlarca izleyiciye ulaşan pek çok video, basit telefon kayıtları ya da amatör kamera çekimleri ile sağlandı. ‘Büyük’ medya zaten olanaklarını siyasi iktidarla ya da ekonomik çıkarlarla çelişen meselelerin açığa çıkması için seferber etmekten kaçınmakta, (uydu kanalları, günlük gazeteleri vs ile) ona öykünen aynı biçimsel/teknik kulvardaki muhalif medya ise yeterli finansmanı olmadığı için çok sınırlı olanaklarla hareket etmekte, farklı sıklette olmasına rağmen aynı piste çıktığı ‘egemen medya’ karşısında ezilmekte.

Son olarak emek süreci ile alternatiftir. Ücretli emeği değil, gönüllü emeği esas almakta, direnişin ihtiyaçları için direnişçinin yeteneğinin seferber edilmesine dayanmaktadır. Verili koşullarda muhalif bir medyanın ücretli emeğin gerektirdiği ekonomik motivasyonu sağlamasının pek mümkün olmadığı ortada. Gönüllü emek, yabancılaşmanın karşısına bir set çekeceği gibi ücretli emeğin açığa çıkaramayacağı nitelikte sonuçlar açığa çıkarmakta. Bugün egemen medyanın etki alanını daraltan, onu işlevsizleştiren, yer yer değiştiren alternatif medya mecraları ücretli emek karşısında gönüllü emeğin daha başarılı sonuçlar üretebileceğinin de delili.

 

Peki son olarak, bu süreçte yaşadığınız, seni/sizi çok etkileyen bir olay oldu mu?

Aslında Gezi'deki bütün anlar olağanüstüydü. Yaşananları tek tek saymak gerekir. Ama Taksim'e saldırının olduğu ve polisin parka doğrudan girmese de gaz bombası yağdırdığı 11-12 Haziran çok özeldi. Gezi Cafe'nin camlarına çarpan plastik mermiler, üstümüzdeki tenteye düşen gaz bombası fişekleri derken, maskesiz içeride durmak mümkün değildi. Ama ünlü-ünsüz konuğumuz hiç eksik olmadı. O gün ara veremediğimiz, uzun süren yayın sırasında gelip terimizi silen, sandviç, su vs getiren adını bilmediğim bir ufaklık vardı. O hep aklımdadır…

Pek çok yazar, sanatçı, ünlü sima da "biz de orada olursak belki saldırının şiddetini düşürmelerini sağlarız" diye o gün parka gelmişlerdi. Günlerce parkta kalan Zeki Demirkubuz'a "Gezi'yle ilgili bir film yapacak mısınız?” diye sorduğumda, Gezi'nin filminin yapılamayacağını, kendisinin de böyle bir işe girişmeyeceğini söyledi. Pek çok insanın aklında, direnişe katılmanın, direnişçileri sahiplenmenin ötesinde bir şey yoktu. Bu, Zeki Demirkubuz'la terimizi silen adsız ufaklığın buluştuğu hemzemin güzelliktir; unutulmayacak şey budur.

Daha direnişçilerin kanı akmaya devam ederken "Gezi'nin kitabını" yazıp tezgâha koyanlar ve aslında pek de ortalarda görünmemişken sonrasında "biz Gezi'yi örgütlerken..." diye lafa başlayıp, "Gezi'nin ekmeğini" başka türlü yemeye heveslenenlerin anlayamayacağı şey de budur.

 

@SibelYerdeniz