12 Haziran 2015

Çilek Kokulu Laçin Ceylan ile bitiyatro’lu, sinemalı, dizili, edebiyatlı sınav söyleşisi

Laçin Ceylan: Reyting, faşizmdir

Laçin Ceylan’ı sahnede izlemeyenler bilemezler neler kaçırdıklarını. Ben de anlatmaya kalkamayacağım kusura bakmayın çünkü aklım ve kelimelerim yetmez. Altında ezilirim! Ceylan büyülüdür, oynadıkça büyür de büyür, esner daralır ve koskocaman dünyaları karınca zerafeti ve tevazusu ile cömertçe sunar… Şu sıralar Çilek Kokusu adlı dizide rol alan oyuncuyu bu yaz televizyondan da takip edebilirsiniz. Artık sezon açılınca Küçük Prens’e mi gidersiniz, yeni oyunları mı tercih edersiniz bilemem, karışamam ama aşırı şiddetle tavsiye ederim.

Kendisiyle klasik sınav tadında bir söyleşi yapma şansımız oldu. Buyurunuz efendim!

Sevgili yönetmen, oyuncu, akademisyen Laçin Ceylan siz kendinizi tanımlar mısınız lütfen! Zira böylesi bir güzelliği, yeteneği ve azmi tanımlamakta biz zorlanıyoruz.

Ne kadar  güzel ve insanı gerçekten sınava sokan sözler söylediniz bana.  Çok teşekkür ederim her şeyden önce. Sevdiğim şeyleri yaparken enerjim katlanarak artıyor. Bazen ürkütücü olabiliyor dışarıdan bakınca bu. Arkadaşlarım ‘yahu yorulmuyor musun, nereden buluyorsun bu kadar enerjiyi’ falan diyor. Ama ben sanki bir kıtayı keşfetmişim de  her yanını gezdikçe yeni köşeler limanlar durumlar tanıyor gibi hissediyorum kendimi.  Elbette tükenmiş hissettiğim zamanlar da oluyor. Evet... Hayat bazen tahammül edilemiyecek kadar ağırlaşıyor hepimiz için. Ama geçip gidecek biri olduğumu hiç unutmuyorum bu dünyadan. Gerçekten turnede hissediyorum kendimi. Belli bir zaman için beni dünyaya bırakmışlar ve vaktim fazla değil hissiyle yaşıyorum. Belki dışarıdan enerjisi ne bol diye hissettiren şey, benim hayata ve insanalara karşı duyduğum merak. Öğrenci bir faniyim ben bu dünyada. Geçip giderken değişime de inananlardanım. 

Bitiyatro nedir, tanımlayınız ve bir örnek veriniz lütfen! Metin seçimlerinizi ve politikanızı açıklayınız.

Bitiyatro, yola devam ettikçe çoğalmak isteyen bir serüvendir. Bitiyatro korsan bir gemidir.  Biz metin seçmiyoruz, tema seçiyoruz. Bunu da gerçekten o anda grup olarak önce bizi ilgilendiren önce bizi heyecanla peşine düşürecek bir temayı yakalayarak yola devam ediyoruz.  Bizde “hmmm bir çehov yapmalı” diye bir durum yok. Bunu zorlama buluyorum açıkçası. Kendimize özgü bir çalışma yöntemimiz var. Oyuncuyu merkeze alan bir yaklaşımımız var daha çok.

Kariyerinizde dönüm noktası olan noktayı ve kişileri tanımlayınız, gerekirse acımasızca kınayınız ya da abartarak övünüz… İsim veriniz, ifşa ediniz lütfen!

Yönetmenlikle ilk bağımı kuran Cüneyt Gökçer’dir. Ayrıca kendisinin asistanı idim tezimi hazırlarken. Sonra tiyatro eğitimi ile ilgili yazdığım tez sırasında Cüneyt Gökçer’in bir kez daha, yani 4 yılın üstüne 2 yıl daha öğrencisi olmak ve derslere beraber girip, beraber uygulamalar yapmamız bende yepyeni bakış açıları doğurdu. Kendi yaklaşımlarımı oluşturmamda çok önemli bir süreçti.  Yönetmenlikle ilgili sorumluluk yükleyen bir hocam da Leyla Barutçu idi.  Onun bana devamlı reji anlamında sorumluluklar yüklemesi de çok sayıda bir ekiple çalışmanın ilk pratikleriydi.

Hayatımın mihenk taşlarından biri de Nihat İleri ile tanışmamdır. Oyunculuk ve ve sahne üzerine hala en iyi tartışmaları, değerli fikir farklılıklarını onunla yaşıyorum. Beraber oluşturduk tiyatromuzu zaten. Gerçek bir karşılaşma oldu bu. Hayatımdaki en önemli insan. Ronie Stewart ise Amerikalı bir eğitmen; tiyatroda hareket eğitmeni olarak tanıştım kendisiyle, hayatımı değiştiren sorgulamalara neden olmuş muazzam insan ve eğitmenliğinden de çok etkilendim. Veee Christine Sohn.  Bitiyatro’nun ilk oyunu olan Etna (Bedendeki Kuyular) isimli oyunu yazan ve yöneten kadın. Gerçekten muazzam yaratıcı bir prova dönemi geçirdik birlikte. Çok fazla şey öğrendim ondan. Onunla bir film yapma projemiz var şimdi de. Yapımcı arayacağız. Klişeleri ve genellemeleri müthiş sorgulayan ve kıran bir yapısı var, bundan çok etkilendim. Hangi birini anlatabilirim ki. Sanatçılığından çok etkilendim. Bu karşılaşma da çok değiştirdi beni.  Ayrıca Uğur Yücel, Tomris Giritlioğlu,  Pelin Esmer hayat yolunda karşılaştığım yaratıcı ve özel insanlar benim için. Kişilikleri ve yaptıklarıyla onları izlerken ya da yaptıkları çalışmaların içinde olurken kendime dair de çok şey keşfetmeme neden oldular.

Tiyatro, dizi ve sinema mecraları oyuncu açısından nedir ne değildir, tanımlayınız. Birer cümleyle yaşamınızdan örneklerle ispatlayınız.

Hepsi ayrı ayrı anlatım olanaklarına sahip alanlar. Tiyatro belli kısıtlamaları size dayatıyor gibi gözükürken muazzam anlatım olanaklarına, müthiş metaforlara gebe. Şairene olan ve anlam zenginliğiyle sizi sarsacak olan , tiyatronun içinde duruyordur. Sadece sizin bulmanız gerekir. Garip bir aşk ilişkisini önerir size tiyatro. Bu gizemli ilişkiyi yakalarsanız –ki her seferinde yeniden yeniden aramak gerekir- müthiş sürükleyici ve ezasına da cezasına da gönülden katlandığınız bir serüvene dönüşür.  Tiyatro hep bir oyuncu ve yönetmen olarak kafanızda dönüştürdüğünüz…

Sinema da müthiş bir alan hele bir oyuncu için.  Real mekanlarda yaşama imkanı sunan ve hele ki iyi bir yönetmenin dünyası ile birleşirse bir oyuncu için olağaüstü bir hayat fırsatı. Sinema ve tiyatro Türkiye’de oyunculuk yapan ve işinin gerçek anlamda keyfine varmak isteyen oyuncular için daha gelişebilecekleri bir alan.

Dizi ise çok daha keyif alabilecekken, öncelikle bizde birtakım yasaklarla yaratılıyor.  Niye yabancı dizileri izlediğimizde ağzımın suyu akıyor çünkü insana olduğu gibi saklamadan bakılıyor. Toplumda gördüğün insan çeşitliliğini dizilerde de görmemiz gerekir. Ayıpçı, yasakçı, gelenekçi zihniyetle ayıklanarak yaratılıyor işler. Daha çok çoğunluğun beğenisini hedefleyen ve  iyi vakit geçirtmek  için yapılan işler niteliğinde.  Ama kendi adıma bir diziye girdiğimde muhakkak birşeyleri sevmiş olarak giriyorum.  Benim keyif alarak yaptığım bir iş. İşin kalitesine işinizi kaliteli yaparak katkı sağlamış oluyorsunuz. Şikayet ettiğim noktaya inat nasıl daha insana benzetebilirim bu karakteri diye bir düşüncem oluyor. Bazen de karşınızda birlikte oynamaktan çok keyif aldığınız oyuncular oluyor. Sonra, daha fazla insanla temas kurma olanağı; mesleğinizle ilgisi olan birçok insan tanıyorsunuz. Ayrıca girip çıkmadığımız yer kalmıyor. Bunu da seviyorum. Yazmayı seven biri olarak bu benim olağanüstü çok detayı biriktirmeme neden oluyor örneğin. Normalde çat kapı giremiyeceğiniz bir mekanın, her yanına sızabiliyorsunuz çekim yaptığınız için. Bu da çok cazip bana göre. Hiç günlük hayatımda davranmadığım, ya da giyinmediğim gibi davranma, olma ve yaşama fırsatı veriyor bana. Ve dizi olduğu için bunu hızlı yapmak zorundasın. Bu hız da kendimi test etme imkanı veriyor, ne kadar esnek, ne kadar çabuk olduğunu görüyorsun. Ama  herşeyin rating ile –ki güvenmediğim bir değerlendirme bu benim- ölçülmesi ahlaki değil. Çoğunluk her zaman güzeli, kaliteyi seçmiyor çünkü. Ve TV dizisi konusunu paradan başka birşey idare etmez oluyor bu anlamda. Oysa çok güzel, çok kaliteli ve seyirciye daha iyi işler sunan bir anlayış da hakim olabilir. Bir oyuncu için daha geniş kitlelere kendini tanıtma, ve bu meslekte para kazanma alanlarından biridir TV.  Oyunculuk mesleğinin önündeki seçeneklerden biridir benim için. Bu mesleğin yarattığı fırsatlardan biridir. İşi severek ve isteyerek seçmeyi göz önüne alırım ben daha çok. Ve içine girdiğim hiçbir işi öylesine yapmam. Detaylara katkı vermeye çalışırım.

Ödül mü, alkış mı, reyting mi gibi saçma bir kıyaslamayı hatır için yapınız lütfen…

Hatırınız için yapayım… Ödül: değerlendirenlerine bağlı , değerlendirenleriyle müsemma bir durumdur. Ödül kimi zaman da alan kişinin yeni mezar taşına dönüşebilir. Ödüllere dikkatli yaklaşmak gerekir. Ödüle ne yüklediğin önemli.

Alkış: Bir zamanlar (Antik Yunan) sahnede oyuncuların çağırdığı ruhları dağıtmak üzere yapılırmış. Alkışı iyi dinlemek gerekir ne kadar içten olduğunu ya da gerçekte neyi alkışladığını iyi kulak verirseniz anlarsınız.

Reyting: Faşizm (Kuşkulu bir ölçme aracı benim için)  

Sadece tiyatro yaparak geçinebilmenin imkan ve imkansızlıklarını kendi üzerinizden birer örnekle açıklayınız.

Evet sadece vergiler birer kambur.  Kültür Bakanlığı da yardımı adil dağıtmıyor. Hatta cici çocuk olup olmamana göre bir cep harçlığı gibi ayırdı benim tanıklığım süresince.  Yani devlet hiçbir olanak yaratmadığı gibi, yaşamanı istemiyor. Soluğunun tıkanması için her tür vergi, ödeme, vs ile karşına çıkıyor. Ben inatçı olduğum için durabiliyorum şimdilik ve tiyatronun ruhunun her zaman kaybedenin yanında olduğuna inandığım için zevkli bir inatla sürdürüyorum. Çünkü tiyatro gözyaşından inci doğuran bir yer, ya da kahkahadan ölüm. Böyle müthiş anlam zenginlikleriyle dolu bir alanı kolay kolay bırakır mıyım. Bir yandan da müthiş zenginim.  Bu serüvende yolculuk etmek için varım. Gemi yürümeyince bırakıp gitmeyeceğim. Bir limanda durup yine içinde yatıp kalkacağım.

Çilek Kokusu nedir? Vişne Bahçesi’yle arasındaki farklar nelerdir?

Çilek Kokusu taze meyve ferahlağında bir romentik komedi, pek de eğlenceli. Vişne Bahçesi ise buram buram Rus devrimi öncesi eylemsizliğe ve büyük Rus hüznüne sahip.

Çilek Kokusu çile korkusu yapar mı? Neden açıklayınız.

Yapmaz. Çok sağlıklıdır ve detoks özelliğine sahip. Hem Çilek Kokusu aşka davet eder. Eh tam da mevsimi .

Günümüz dizi mecrasını hunharca aşağılayarak ya da tam tersi bir perspektifle değerlendirir misiniz? Evetse veya hayırsa neden, niçin, nasıl açıklayınız.

Dizi mecrası, yarattığı koşullar nedeniyle gerçekten insanlık dışı noktalara çekiyor tüm çalışanları. Çalışma Bakanlığı bu konuda tatlı tatlı sessiz kalıyor ve çalışma koşullarını netleyecek kriterleri görmezden geliyor. Aslında daha kısa bölüm uzunluklarıyla süren işler yapılmalı. Çalışma saatleri ve koşulları o zaman daha insani bir boyutta yaşanabilecek. Ama herşeyi reklam paydası idare etmeye kalkar da, insan hakkı hukuku ile ilgili bütün ihlalleri para yönetirse, ve denetim mekanizmaları buna sessiz kalırsa bu iş biraz daha böyle devam eder.  Eylemler de yapıldı sendika da çok çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Sonra daha daha Telif Hakları yasasının da çıkarılması lazım. Bir de oynadıklarımızın oraya buraya satılmasına uzaktan bakmak zorunda kalıyor oluşumuz var.  

Günümüz tiyatrosunun en ümit verici ve üzücü iki unsurunu saptayınız. Saptama yaptığınız yerleri açıklayınız.

En ümit verici tarafı birçok yeni tiyatronun kurulması. Yüzme bilmeden denize atlamak hiç de yanlış değil.  Çünkü günümüz bunu sunuyor gençlere. Haydi varlık göster de nasıl gösterirsen göster, bakalım gösterebilecek misin diyor. Gençlerin bu girişimlerini elbette ümit verici buluyorum. Sanat ile ilgili ortaya atılan Tüsak, herkesi sorgulamaya itti. Buradaki tepkiler kavramları, tekrar sorgulamamıza yol açtı. Tiyatronun ya da sanatın sadece iktidarın istediği gibi var olamıyacağına ilişkin karşı çıkış ve mücadele etme isteği arttı. Bu da insanların meslekleriyle olan bağlarını bir kez daha güçlendirdi.

Günümüz tiyatrosu o kadar çok parasal sıkıntıya sokuldu ki, televizyonu taklit etme eğilimi başladı.  TV hafifliğinde ve anlatım kolaylığında oyunlar bolca üretilmeye başlandı. Biraz da tanınan isimler konunca, buradaki rating(!) tiyatronun başarısı olarak kabul edildi. 

Bir yandan da, Usta diye adlandırdığımız sıfatın çok kolay söylendiği ve edinildiği bir dönemden geçiyoruz. Aslında yalnız tiyatronun değil, yaşadğımız zamanın en büyük sorunlarından biri de Liyakat sorunu.  Ben içimde hep umut ve inançla yaşayan bir insanım. En kirli, en kaotik anda bile bir güzelliğin bir iyiliğin belirebildiğine tanık olabiliyorsak niye umut etmiyeyim? Her sabah yataktan beni kaldıran şey, insana temas edebilme şansını getiren bir güne uyanma sevinci. Nükleer bomba patlamasında sağ kalabilecek canlı; Hamamböcekleriymiş ya...Bir hamamböceği inadında ve içgüdüsünde bağlıyım hayata. Depresyona bile girecek olsam  kendime özgü yeni bir depresyon türümü yaratmış durumdayım.. Hamamböceği depresyonu…

En sevdiğiniz yazar kimdir? Nedendir? Bir cümlesini bize de veriniz lütfen.

Aklıma ilk gelenleri sıralayayım hemen,  Nahid Sırrı Örik, Sabahattin Ali, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Marguerite Yourcenar, Italo Calvino bağlandıklarımdan bazıları. Türk Edebiyatının dünya çapına yükselten yazarlar. Çünkü roman başlangıç olarak batıda gelişmiş bir tür. Türkiye’de romanı dünya değerlerine yükselten kalemlerden bazıları saydıklarım. Tezer Özlü ise ışığı söndürülmüş bir dünyada billur kraliçe ... Tezer Özlü’nün her cümlesini buraya koyabilsek keşke. “Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. ...Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlaşınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yüzüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğniz için.”

N’ooolur bunu muhakkak koyun: Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları

CANCAĞIZIM, ŞAŞKINIM, BİRİCİĞİM

GÖVDEMİN YOLDAŞI, MİSAFİRİM

O ÇORAK, SOLUK, DONUK

TOPRAKLARA GİDİYORSUN ŞİMDİ

HINZIR ŞAKALARIN BİTTİ...

Mezar taşına bir sevgili için yazılmış bu şiir beni can evimden vurmuştur.

Cesare Pavese’den ‘İnsanın karşıtıyla evlenmeyi yeğ tuttuğu doğruysa (‘hayatın kuralı’), bunun nedeni bizimle aynı eksiklere ve aynı özelliklere sahip, bir insana bağlanmaya karşı içgüdüsel bir tiksinti duymamızdır. Bu da herhalde bize yakın birinde gördüğümüz eksiklerin ve özelliklerin, kendi eksik ve özelliklerimiz olduğu zaman, özgünlükleri yüzünden bağışlanabilir gariplikler sayılacağı yolunda beslediğimiz umudun boşa çıkması yüzündendir.’

Feminist, hümanist, anarşist, sosyalist, faşist kelimelerini cümle içinde kullanınız…

Feminist, hümanist, anarşist, sosyalist ve faşist kelimelerinin hepsi de merkezine insanı  ya yoketmek, ya yüceltmek, ya zenginleştirmek, ya hakkını korumak,  ya sevmek üzere icat edilmiş kelimeler. 

Çooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooook teşekkürler, sonsuz sevgiler, saygılar ve hayranlıklar sunuyorum…

Ben teşekkür ederim Şenay Hanım. Ben de sorularınıza, yaklaşımınıza, mizahınıza hayranlıklarımı sunuyorum. Çok sevgiler. Başarılar ve iyilikler diliyorum.

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Kız sözü" veren oyun: Kum Taneleri

Kadınlar hayatın hakkından kavgayla değil dostlukla geliyorlardı…

Tuhaf Bir Miras Hikâyesi’nin yönetmeni Yelda Baskın: Birlikte yapılan her eylem değişimi ve kurtuluşu vadediyor

Yelda Baskın yönetmen olarak klişe ve garanti olana sırtını yaslamak yerine geleneksel ile deneysel olanı harmanlıyor

Sıfır Noktasındaki Kadın’ın sıfır olma çabası

Firdevs ölüme giderken toplumun yüzleşmesi gereken derslerle dolu hikâyesini yazar Neval El Seddavi'ye emanet ediyor ve İpek Taşdan metni sahneye taşıyarak sıfır noktasından kalkması gereken kadın meselesine ayna tutuyor ve metni Türkiye seyircisine emanet ediyor