08 Eylül 2019

Venedik'ten sevgilerle: Sezonun hit filmleriyle ilk buluşma

76. Venedik Film Festivali, ardında gündemi birkaç gün daha meşgul edecek mevzular bıraktı

Altın Aslan'ı, afili pozların verildiği kırmızı halısı, yıldızları bir gösterimden diğerine götüren tekneleri ve sezonun en iddialı filmlerinin prömiyerleriyle 76. Venedik Film Festivali kapanışını yaptı. Ardında ise popüler kültür gündemini birkaç gün daha meşgul edecek mevzular bıraktı. Gerçi bazı konular, birkaç yıldır hep aynı…

Tartışmasız festival, festival değildir.

Çok iddialı oldu, değil mi?

Venedik Film Festivali, geleneklerine aşırı bağlı olan Cannes'a göre tartışma ve polemik anlamında çok daha sakin geçse de, bazı mevzular burada da kaynıyor.

28 Ağustos'ta, Hirokazu Kore-eda'nın The Truth filminin dünya prömiyeriyle başlayan 76. Venedik Film Festivali'ndeki ilk büyük tartışma, festivalin kadın sinemacılara yeterince yer vermemesiyle çıkmıştı. Yarışma bölümündeki 21 filmden sadece ikisinin kadın yönetmenler tarafından çekilmiş olması büyük tepki çekmiş, Lucrecia Martel başkanlığındaki jüri tarafından bile eleştirilmişti. Aslında bu sadece bu yıla özgü bir durum değil: Geçen sene festivalde sadece bir kadın yönetmenin filmi yarışmıştı. (Jennifer Kent'in yönettiği The Nightingale filmi.) Şimdiye dek Altın Aslan ödülünü kazanan 70 yönetmenin sadece dördü kadın.

Cannes ve Locarno'dan sonra geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali de sinema sektöründe cinsiyet eşitliğini sağlamak için yola çıkan 5050-2020 taahhüdünü imzalamıştı. "Fifty Fifty by 2020" sloganını taşıyan bu taahhüdün hedefinde ise 2020 yılına kadar, festivale katılan kadın ve erkek sinemacılar arasında yüzde 50 eşitlik ilkesini uygulayabilmek var. Yıl 2019… Ana kategoride sadece iki kadın yönetmen. Venedik cephesinde atılması gereken daha çok adım var…

Tam bu tartışmaların üzerine bir de Roman Polanski geldi. Peşinde sorularla.

1978 yılında 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz ettiği iddiasıyla ABD'de hakkında tutuklama kararı çıkan ve bunun üzerine Fransa'ya sığınan Polonyalı yönetmenin son filmi J'accuse'ün festival kapsamında gösterilecek olması pek sessiz sedasız karşılanmadı elbette. Konu o malum konu üzerinde kafa patlatmayı gerektiriyor: Bir sanatçının eseri, sanatçının gerçek hayattaki kimliğinden bağımsız düşünülebilir mi, düşünülemez mi?

Festivalin direktörü Alberto Barbera, Polanski'nin Avrupa sinemasının son ustalarından biri olduğunu söyleyerek, Polanski'nin bir sanatçı olarak işlerinin gerçek hayatta yapmış olduklarından bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini eklemişti, festival açılışındaki basın toplantısı sırasında. "Sanat tarihi, farklı farklı suçlar işlemiş sanatçılarla dolu. Yine hepsinin eserlerine hayranlık duymaya devam ediyoruz" diyor ayrıca, Polanski'nin de bunlardan biri olduğunu belirterek.

Jüri başkanı, Arjantinli yönetmen Lucrecia Martel ise tam zıt tarafta. Sanatçıyı gerçek kimliğinden bağımsız düşünemeyenlerden… Yine de bu tartışma için "hangi cevabın doğru olduğunu kestirmek çok zor" diyor. "Çağımızın en büyük tartışmalarından biri bu." Polanski'nin son filmi J'accuse'ün festival kapsamında gösterilmesi gerektiğini de savunmuştu. Gösterim sonrası Polanski onuruna verilecek yemeğe katılmayacağını da açıklayarak. "Gidip tebrik etmeyi düşünmüyorum ama filminin burada gösterilmesini doğru buluyorum. Polanski'yle bir diyalog geliştirmeye devam etmeliyiz ve burası bunun için en iyi yer."

Martel ve diğer jüri üyeleri bu diyaloğu geliştirmede çok istekli olmalı ki, dün gerçekleşen ödül töreninde J'accuse filmiyle Roman Polanski'ye Jüri Büyük Ödülü verildi. 
 
Tartışmasız festival, festival değildir demiştik...

Bir de malum, dijital platformların bünyesinden çıkan filmlerin, film festivallerinde gösterilmesi mevzusu var ki, Venedik, Cannes'a göre bu konuda daha az gelenekçi… Dijital platformların geleneksel sinemadan ayrılması gerektiğini savunan Cannes cephesinde Netflix yapımlarının festival bünyesinde gösterilmesi çok tartışılmıştı. Özellikle geçtiğimiz yıl, Alfonso Cuarón'un Roma filmi etrafında çıkan bu tartışma çok çözülemese de film Cannes'da gösterilememişti. Venedik'te ise En İyi Film ödülünü alarak Oscar'a giden yolda ne kadar iddialı olduğunun ilk işaretlerini vermişti.

Bu yıl da Netflix'in festivaldeki varlığı çok güçlüydü.

İngiltere kralı V. Henry'nin iktidar hikayesini Shakespeare vari bir anlatımla güçlendiren The King, Noah Baumbach'ın kalp kıran bir boşanma hikayesini anlatan filmi Marriage Story ve Steven Soderbergh'in Meryl Streep'li komedisi The Laundromat, Netflix'in festivalde prömiyerini yaptığı filmler. Hem Marriage Story ve The Laundromat, yarışma bölümünde de vardı. Hem bu üç film de sezonun en sağlam filmleri arasında gösteriliyor.

Call Me by Your Name filmi ile 2017'de En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen Timothée Chalamet, ertesi yıl A Beautiful Boy filmindeki performansıyla da övgüleri toplamış, gelip geçici olmadığını sinema alemine kanıtlamıştı. Kral V. Henry'yi canlandırdığı The King'deki performansı da eleştirmenler tarafından göklere çıkarıldı. David Michôd'nun yönettiği filmle ilgili eleştiriler de olumlu yönde; karanlık atmosferi ve Shakespeare'in eserinden güç alan anlatımıyla etkisinin iyice pekiştiğine dair yorumlar var. Timothée Chalamet'ye yine ödül yolları gözüktü anlaşılan.

Ödül sezonu için adı sıkça tekrarlanan bir diğer aktör de Joaquin Phoenix. Çizgi roman ve sinema tarihinin en arıza karakterlerinden biri olan Joker'i canlandıran son aktör Joaquin Phoenix'in ne kadar iddialı olduğunu filmden ilk kareler paylaşıldığında anlamıştık zaten. Her daim tekinsiz bir gülümsemeye sahip olan Phoenix, Joker rolüyle birlikte bu gülümsemesine bir de boş ve karanlık bakışlar eklemişti. Korkutucuydu.

Nitekim Phoenix, performansının karşılığını aldı: En iyi erkek oyuncuya verilen Volpi Kupası ona gitti. Phoenix'in görece geç gelen yükselişine sevinmemek ne mümkün? 

Todd Phillips'in yönettiği yeni Joker filmi, karakteri daha önceden gördüğümüz Batman yapımlarından çok farklı. Bu sefer hikayenin merkezinde Joker var. Daha doğrusu Arthur Fleck adlı bir adamın başından geçenleri ve yavaş yavaş Joker'e dönüşmesini izliyoruz. Yani kendisiyle biraz empati kurup biraz da "vah vah adamcağızın da başına neler gelmiş" diye üzüleceğiz sanki. Filmin, festivaldeki gösteriminin ardından sekiz dakika boyunca alkışlanmış olması merakımızı daha da tetikliyordu ki bir de üstüne Altın Aslan ödülü geldi. Todd Phillips'e festivalin en büyük ödülünü getiren Joker'den ilerleyen günlerde daha çok bahsedeceğiz gibi gözüküyor. Filmi vizyonda izleyebilmek için Ekim'e kadar beklememiz gerekecek.

Noah Baumbach'ın Scarlett Johansson ve Adam Driver'ın başrollerde Marriage Story filmi de festivalin ve haliyle sezonun en güçlülerinden olarak gösteriliyor. Adı evet, "evlilik" hikayesi ama Baumbach daha çok bir çiftin boşanma sürecini anlatıyor. 1979 tarihli, Kramer vs. Kramer'dakine benzer bir kalp kırıcılığı olduğu söylenen filmin senaryosunda Baumbach hem kendi boşanma hikayesinden (2010 yılında ünlü aktris Jennifer Jason Leigh ile olan evliliklerini bitirmişlerdi) hem de anne-babasının boşanma sürecinde yaşadıklarından ilham almış. Zaten filmin, Adam Driver tarafından canlandırılan erkek baş karakteri Charlie bir yönetmeni. Karısı Nicole ise oyuncu… Filmde usta oyuncu Laura Dern ise çiftin boşanma avukatı rolünde. Los Angeles Times'a verdiği röportajında "Daha önce hiçbir senaryo beni bu kadar ağlatmamıştı" diyor Dern. Artık siz düşünün…

2005 yılında The Squid and the Whale filmiyle En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar'a aday gösterilen Noah Baumbach'ın bu sezon eli her zamankinden de güçlü belli ki.

Tartışmalarla gelen Polanski filmi J'accuse’ün başarısına aslında çok da şaşırmamak gerek.

J'accuse yani "itham ediyorum", Emile Zola'nın, Dreyfus olayını anlattığı 1898 tarihli makalesinin başlığı. Filmde de Polanski Dreyfus olayını anlatıyor. Robert Harris'in An Officer and A Spy adlı romanından uyarlanan (ki İngilizce olarak da bu adla vizyona girecek) filmin başrollerinde ise The Artist filmiyle Oscar almış olan Jean Dujardin ve Louis Garrel var. Jean Dujardin, Dreyfus olayı olarak tarihe geçen davada aslında Dreyfus'ün haksız yere suçlandığını belgeler üzerinden kanıtlayan subay George Picquart rolünde. Louis Garrel ise Alfred Dreyfus…

Bir de bu hikayeden çok başka bir yere giden bir film var, festivalde adından çokça söz ettiren: Brad Pitt'li Ad Astra. Cannes'da son Tarantino filmi Once Upon A Time in Hollywood filmiyle dikkatleri üzerine çeken Brad Pitt, bu sefer de Ad Astra'yla Venedik'te şovunu yaptı. James Gray'in yönettiği bu bilim kurguda Brad Pitt uzayda bir yolculuğa çıkıyor; kayıp babasını bulmak için Güneş Sistemi'nin etrafını turluyor. O esnada insanoğlunun sonunu getirebilecek bir tehditle karşılaşıyor ve mücadele başlıyor. Filmle ilgili umutlar büyük: ABD vizyona gireceği hafta sonu 17-20 milyon dolar arası bir gişe hasılatı yapması bekleniyor. Venedik semalarından gelen övgü dolu yorumlara bakılırsa, hepsini de sonuna kadar hak ediyor belli ki.

Yazarın Diğer Yazıları

Dert ortağı, kırılgan bir ses: Daniel Johnston'ın ardından

Alternatif müziğin elemli ikonu Daniel Johnston, sahici anlatımıyla şarkı yazarlığında yepyeni bir yol açmıştı

Raconlu bir antikahraman hikayesi: Peaky Blinders

Ada'nın tam orta yerinden çıkıp gelen Peaky Blinders, bir yıl aranın ardından beşinci sezonuyla yeniden ekranlarda. Ailenin reisi Thomas Shelby'nin önünde bu sefer politikanın taşlı yolları var

Efsanelerin yılı: 1969

Yunanca’dan çıkmış bir sözcük anemoia; yaşanmamış bir döneme dair nostalji duymak anlamına geliyor. Bu anemoia’dan mustarip, geçmişe hasret yaşayanların zihninde en çok dönen yıllardan biri olsa gerek 1969. İnsanoğlunun ilk kez Ay’a ayak bastığı bu yıl, popüler kültürün efsanelerine de sahne oldu. Başrolde ise The Beatles ve tabii bolca rock'n roll var