25 Ağustos 2019

Raconlu bir antikahraman hikayesi: Peaky Blinders

Ada'nın tam orta yerinden çıkıp gelen Peaky Blinders, bir yıl aranın ardından beşinci sezonuyla yeniden ekranlarda. Ailenin reisi Thomas Shelby'nin önünde bu sefer politikanın taşlı yolları var

Post-apokaliptik Londra sokaklarında koşan zombilerden kaçarken kazınmıştı Cillian Murphy önce aklımıza. Birkaç yıl sonrasında gelen, Neil Jordan'ın yönettiği Breakfast on Pluto'da yine Londra sokaklarında karşımızdaydı İrlandalı aktör ama bu sefer farklı bir dönemde, bambaşka bir karakterle ve zombilerden uzak, apayrı bir mücadele içerisinde… Aynı yıl bir de büyük bir prodüksiyonda yer aldı; Batman Begins. Kariyerinin artık Hollywood'a da uzandığının en büyük kanıtıydı. Yönetmen Christopher Nolan'ın da belli ki Murphy'yi kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu. Batman Begins'in ardından ikili The Dark Knight, The Dark Knight Rises gibi diğer Batman filmleri ile Inception ve Dunkirk'te de birlikte çalıştı. Ser verip sır vermeyen bakışları ve karakteristik yüz hatlarıyla kimi zaman Fransa'nın kuzeyinde binlerce askerin öldüğü bir operasyonda savaştı, kimi zaman da rüya aleminin kafa karıştırıcı katmanları arasında dolaştı ve yer veya dönem hangisi olursa olsun, her karakteri zahmetsizce üzerine geçirebileceğini kanıtladı.

Yorgun bir çağın çocukları

Bu anlı şanlı güzellemenin bir sebebi var elbette: Evet, Cillian Murphy, Peaky Blinders öncesinde de ikonik bir yere ulaşmıştı izleyicinin gözünde ama Thomas Shelby muhtemelen bir dönüm noktası oldu onun için; 2013'te yayınlanmaya başlayan bu BBC yapımıyla birlikte adını artık daha geniş kitlelere duyurmuştu (neticede işin içinde televizyon vardı) ve kendisinden bağımsız düşünülemeyecek bir karaktere hayat vermişti. Diziden kimler geldi, kimler geçti, kimse Cillian Murphy'nin ve Thomas Shelby'nin karizmasına yetişemedi. (Yine bir güzelleme….)

Cillian Murphy'nin oyunculuğuyla zihne daha da yerleşen Thomas Shelby karakteri hikaye içinde de baskın olduğundan ama her "mafya" hikayesinde olduğu gibi burada da motto, "önce aile".

20. yüzyılın başında, I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra; umutsuzluk, çaresizlik ve bunların zemin hazırladığı kural tanımazlık Peaky Blinders'ın o karanlık atmosferinin her anına yayılmış bir vaziyette. Tabii o karanlıklarda Birmingham'ın da etkisi büyük. Sanayi Devrimi'nin gümbür gümbür çıktığı ilk şehirlerden olan Birmingham, sadece Ada'nın o meşhur yağmurlarından dolayı değil, şehrin etrafında yükselen dev fabrika bacaları, tuğla binaların yükseldiği daracık sokakları ve sıra sıra uzayan tren yollarından dolayı da griliklere mahkum bir şehir. Bugün bile, metropol hayatının tüm renk ve hareketine rağmen, şehre ilk girdiğiniz anda bu sanayi şehrinin yorgun halini hissedebiliyorsunuz.

Aile arasında

I. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte cepheden evine dönen Thomas Shelby, savaş sonrası travmalarıyla baş etmeye çalışsa da raconlu bir karakter olduğu için kendini zayıflıklarına teslim etmez. Bir tek biz görürüz onun kabuslar içinde neler yaşadığını; dışarıda da en yakınları (yani ailesi) bazen bir şeyler sezer gibi olur ama Thomas Shelby sadece düşmanlarına karşı değil, kendisiyle olan mücadelesinde de üstün gelir.

Ama ne kadar başarılı olursa olsun, asla megalomanlığa kapılmaz, kendini başkalarından üstün görmez. Demiştik, racon adamı diye. Çünkü yaptıklarının çoğu aslen hayatta kalma iç güdüsüyle attığı adımlar. Her planı, her manipülasyonu öncelikle ailesinin sağlığı ve selameti için. Diğer hırslar ise bu noktadan itibaren ortaya çıkıyor. Savaş dönüşü halası Polly'den devraldığı "aile işlerini" (ailenin tüm erkekleri ordudayken Polly yönetir aileyi) yeniden planlayan Thomas Shelby, önce "biz buradayız, geri döndük" mesajını verir, sonra da bir sonraki hamlelerin peşine düşer ve her daim daha fazlasını elde etmenin planlarını yapar. Ve malum, Thomas Shelby aklına düşeni mutlaka başarır. Peaky Blinders'ın sokaklarda estiren bir çeteden, şık bir aile şirketine dönüşmesi başka nasıl açıklanabilir yoksa? Hem bu haftadan itibaren yayınlanmaya başlayan beşinci sezonda ciddi ciddi politikaya da atılıyor Thomas Shelby, tabii köklerinden ve Birmingham'ın işçi mahallelerinden de kopmadan. ("Racon" diye bir daha vurgulamamıza gerek var mı?)

Sadece anlattığı başkarakterin değil, geçtiği dönemin de hakkını veriyor Peaky Blinders. Dirty Pretty Things, Closed Circuit, Eastern Promises gibi filmler ile Tom Hardy'li dizi Taboo'nun da senaryosunu üstlenmiş olan Steven Knight'ın yaratıcısı olduğu Peaky Blinders, her ne kadar bir ailenin hikayesine odaklanmış olsa da geçtiği devrin politik ve toplumsal olaylarını da hikayenin detaylarına yansıtıyor. Neticede sadece diğer mafyalar ile çatışma içerisinde değiller; devletle de elbette başları belada. Yani onların iyiliğini isteyen pek yok. İlk sezonda, çaldıkları silahların peşine düşen, Churchill tarafından görevlendirilmiş Müfettiş Campbell'la uğraşırlar (ki Campbell gerçekten bela gibidir). IRA ile ilişkileri de iki tarafın planlarına göre gitgellidir. Bir de arka planda pek iyi gözle bakmadıkları komünistler vardır. Yalnız sıkıntı ideolojilerde değil de, farklı "gruplarda" olmakta. Düşman mafya ise sezondan sezona değişir. Hepsi de eşit derecede canidir. Neyse ki Thomas Shelby'ye güvenimiz sonsuz.

Hedef, Londra

Nick Cave and the Bad Seeds'in artık klasikleşmiş parçası Red Right Hand'le her seferinde vurucu bir giriş yapmayı başaran Peaky Blinders, bu hafta başlayan beşinci sezonuyla 1929 yılına giriş yapıyor. Peaky Blinders mahallede top koşturan sıradan bir aile değil artık, söylemiştik. Gerçek bir güç gösterisiyle, façalı kıyafetler içerisinde Birmingham'da estirirler. Thomas politikaya atılır, ara ara Londra'ya yola düşer. Polly zaten her zamanki gibi dağları devirmeye muktedir… Arthur Shelby Jr., ailenin zevklerine düşkün ve kafası karışık üyesi olsa da "önce aile" mottosundan hiç vazgeçmediği ve aşırı gözü kara olduğu için işleri sağlam bir şekilde yürütmeye devam eder. Yani bildik rutin bir noktada devam ediyor… Başlarına ne belalar çıkacak, yakında göreceğiz.

Alışık olduğumuz çoğu anti-kahramanın aksine, raconları sağ olsun, kendi kendini dizginleyebilen Thomas Shelby'nin kıyafetinden sigara içişine, aforizmalarından koca yürekliliğine kendine has özelliklerinden dolayı hayranı çok. Hatta bu yıl 15-16 Eylül tarihlerinde Birmingham'da Peaky Blinders'a özel bir müzik festivali düzenlenecek. Hayranların düzenlediği, Peaky Blinders temalı bir etkinlik değil bu. Dizinin yapımcılarının ve yaratıcılarının arkasında olduğu "resmi" bir Peaky Blinders festivali… Hatta Primal Scream, Anna Calvi, The Streets' gibi isimler sahne alacak. (Dizinin beşinci sezon fragmanında Anna Calvi'nin Strange Weather şarkısı çalıyordu.) David Beckham'ın Peaky Blinders iş birliğiyle özel bir koleksiyon çıkaran kıyafet markası Kent & Curwen da elbette orada. Ayrıca 200'den fazla aktör o gün festival alanında sahneye çıkarak, diziden bölümlerin yeniden canlandırmasını yapacakmış…

Popüler kültürün her alanına etkisini yayabilen dizinin altıncı sezonu olacak mı, henüz bir açıklama yok. Beşinci sezon fragmanında Thomas Shelby'yi yaş almış haliyle görüyoruz. Belki ilerleyen yıllarda bu işlerden elini eteğini çeker, İngiltere kırsalında sakin bir hayata geçiş yapar. Gerçi o zaman izleyici ne yapar kestirmek güç. Şu gördüğü ilgiye bakılırsa kimsenin Thomas'ı (ya da yakınlarının hitap ettiği şekliyle Tommy'yi) rahat bırakmaya niyeti yok.

Yazarın Diğer Yazıları

Dert ortağı, kırılgan bir ses: Daniel Johnston'ın ardından

Alternatif müziğin elemli ikonu Daniel Johnston, sahici anlatımıyla şarkı yazarlığında yepyeni bir yol açmıştı

Venedik'ten sevgilerle: Sezonun hit filmleriyle ilk buluşma

76. Venedik Film Festivali, ardında gündemi birkaç gün daha meşgul edecek mevzular bıraktı

Efsanelerin yılı: 1969

Yunanca’dan çıkmış bir sözcük anemoia; yaşanmamış bir döneme dair nostalji duymak anlamına geliyor. Bu anemoia’dan mustarip, geçmişe hasret yaşayanların zihninde en çok dönen yıllardan biri olsa gerek 1969. İnsanoğlunun ilk kez Ay’a ayak bastığı bu yıl, popüler kültürün efsanelerine de sahne oldu. Başrolde ise The Beatles ve tabii bolca rock'n roll var