10 Haziran 2022

Sokrates ve Descartes açığı yaşamanın kaçınılmaz sonuçları

Ne olursanız olun, bir konuda karara varmak, tanı koymak durumunda iseniz, sözgelimi, hukukçu, hekim, mimar, mühendis vb. iseniz, çok bildiğinizi sandığınız sorunlarda bile, bilginizden kuşkulanın ve araştırmadan asla karar vermeyin

Uygar insan, çağında yaşayabilendir.

Uygar insanlar toplumunun temel özelliklerinden biri, kuşkusuz, yanılgılardan ders çıkarabilme yetisine sahip olmaktır. Bu bağlamda Türk toplumu, uygarlık yarışında birinciliğe oynamak istiyorsa, çaresiz, "bilimsel ve yöntemsel düşünerek sorgulayan insanlar toplumu" ya da somut örnekleriyle "Sokrates ya da Descartes açığı yaşamayan toplum" olmak zorundadır.

Bilim insanları, onların yetiştirdikleri kuşaklar, özellikle de siyasetçi ve hukukçular, ilkin şu doğruyu hiç unutmamalı. Aydınlanma yüzyılından bu yana demokrasi bu dünyanın konusu ve sorunudur. Öbür dünyanın değil. Bu yüzden demokratik düzen, laik düzendir. Yani bu dünyanın alanı ile öbür dünyanın alanını ayırabilen insanların düzenidir. Demokratik ve laik bir düzende, dolayısıyla sağlıklı bir toplumda yaşamak isteyen herkes, bilime ve hukuka bağlı değerlendirmeler yaparak, kendilerini yine bilime göre dürüstçe yönetecek kişileri seçer. Biricik çare budur.

Bu nedenle uygar dünya, onca çatışmadan sonra bilim alanı ile inanç (din) alanını özenle birbirinden ayırmıştır. İnanç, din alanı, akla ve deneye dayan(a)maz; bu nedenle de çürütülemez alandır. Ahmet meleklerin varlığına inanır; ama bunu kanıtlayamaz. Mehmet inanmaz; ama o da meleklerin yokluğunu kanıtlayamaz. Tarihte yaşanan üzücü onca deneyim ve çatışmalardan sonra uygar ülkeler, anayasal düzeyde "inanç alanını dokunulamaz alan" olarak benimsemiştir. Bu yüzden inanç alanı ne tartışılabilir ne de kınanabilir. Yalnızca güvence altına alınır ve korunur. O kadar. (Anayasa, m. 24/3, 25).

Bilim alanı ise deneye ve akla dayanan sürekli çürütülebilir, çürütülerek gelişen bir alandır. Dolayısıyla bilimsel konular, inanç, din alanına aktarılırsa o toplum asla gelişemez.

Nitekim Aydınlanma ve Sanayi devrimlerini yaşamamış, geri kalmış ülkeler, günümüzde bile bu iki alanı ayırt etme akılcılığına uluşamamıştır. Peki, ülkemizde din ve inanç alanı ile düşünce ve bilim alanını ayırt edebiliyor mu insanlarımız?

Sanmıyorum.

Desen: Selçuk Demirel

Bir ülkede düşünmenin ürünü düşünce özgürlüğü yoksa, o ülkede "fikri hür, irfanı hür" insanlar yetişmez; yetişemez. Bu yüzden bilimsel yarışta o ülkeler çağın çok gerisinde kalmaya mahkûmdur. Çünkü işler sürekli sarpa sarar.

Eğer bir ülkede din (inanç) alanı ile akıl (bilim) alanı ayrılamamışsa; din, özel ve bireysel alana çekilip dünyasal (seküler) kılınamamışsa, "vicdanı hür" kuşaklar o ülkede yetişmez; yetişemez. Bu yüzden de böyle ülkelerde demokrasiyi yaşama geçirmek bir düştür. Çünkü demokrasi bu dünyanın konusu ve sorunudur. Öbür dünyanın değil. Bu yüzden demokratik düzen, zorunlu olarak laik düzendir. Oysa Görünen o ki, doğu ülkelerinde ve bizde yaşanan gerçek, bunun tam tersidir. Bu yüzden de bu düzenin adı, düpedüz "öbür dünya demokrasisi"dir (la démocratie eschatologique). Bu nedenlerde yönetenler, dinsel her kutsal değeri, alabildiğine günlük siyasetin malzemesi yapmakta, dini siyasetteki başarının, hatta sömürünün aracı kılmaktadırlar. Bu ise, bildiğimizce her şeyden önce İslam’a aykırıdır ve çok üzücüdür. Çünkü din, siyasal kazançlara araç kılınmışsa, o artık bir din değil, metadır, oyuncaktır. Özellikle inançlı insanların bu konuda çok duyarlı olması gerekir.

Bilim ve inanç ayrımıyla ilgili iki örnek vermek isterim.

Birincisi, bilim alanından ve dış dünyadan.

Claude Bernard (1813-1878), -ki, Sorbonne civarında onun laboratuvarı hâlâ duruyor- ünlü bir hekim ve doğa bilimcidir. Çok da dindardır. Her sabah kiliseye uğrayıp tapınmakta, oradan laboratuvarına geçmekte, akşam evine dönerken yine önce kilisede duasını yapmakta, sonra evine gitmektedir. Bununla birlikte Kilisenin dediklerini çürüten buluşlarını da sürekli dış dünyaya yansıtmaktan geri kalmamaktadır. Bunu nedenini soranlara Bernard’ın verdiği yanıt, hem çok ünlüdür, hem de bizler için çok düşündürücüdür: "Laboratuvara girerken dinimi eşikte bırakırım."

İkincisi de, siyasetten.

Her insan gibi, elbette krallar da, cumhurbaşkanları da bir dine inanabilir ve o dinin gereklerini yerine getirebilirler. Çok doğaldır, bu. Az öne belirttim. Hiç kimse, buna asla karşı çıkamaz; bunu eleştiri, küçümseme, kınanama konusu yapamaz.

Bu belirlemenin sonuçları ise elbette çok önemlidir. Eğer bir ülkede bu dünyanın konusu ve sorunu olan demokratik düzen varsa o ülkede krallar, cumhurbaşkanları, sözgelimi, krallık ya da cumhurbaşkanlığı forsu gibi resmi simgelerle cami, kilise vb. tapınaklara gidemezler. Nitekim Merhum Demirel, bu konuda çok duyarlı olmuş, bildiğimiz kadarıyla namazlarını yüzlerce polisin koruması altında ve siren sesleriyle değil, sessizce gittiği Köşkün camisinde kılmıştır. Türk İslam geleneğine göre de tapınma, gösteriş için değil, günahlardan arınmak ve yeniden o günahları işlememek için yapılır.

Öte yandan özellikle de iki sözcüğün birleşmesinden oluşan "cumhur-başkanı" kavramı doğrultusunda cumhurbaşkanları, başka inançta olanların da, hiç inancı olmayanların da, kısaca bütün halkın (cumhurun) başkanıdırlar; halkın bütününü temsil ederler; o halkın en küçük kesimini bile dışlayamazlar. Bu nedenlerle krallar, özellikle de cumhurbaşkanları, böyle bir anlayışla yansız ve nesnel (objektif) davranacakları konusunda insanı insan yapan ve öbür canlılardan ayıran "şeref" değerlerini ortaya koyarak ve bu değeri yönettiği halk için güvence kılarak "laiklik" üzerine ant içerler. Aslında halkın elindeki tek güvence de budur.

Demek, bu türden kimi zaman çarpıklık boyutuna varan yanlışlıkların üstesinden gelebilmenin biricik yolu, dinsel inançları bu dünyanın işlerine karıştırmayan, bu dünyanın işlerini de bilimsel ve akılcı yöntemlerle çözmeyi alışkanlık edinen insanları çoğaltmaktan geçmektedir.

Öbür dünyayı bırakıp bu dünyaya dönersek, aşağıdaki örnekler, insanımızın hiç de böyle olmadığını göstermektedir.

Türk toplumu, ne yazık ki, yaklaşık iki bin beş yüz yıldan bu yana atomun parçalandığı çağımızda bile "bildiklerinden önce kuşkulan, sonra araştır, daha sonra da hüküm kur, yargıda bulun!" diyen Sokrates, Descartes açığını sürekli yaşayan bir toplumdur.

Hem de toplumun en alt katmanından en üst katmanına dek.

Sokaktaki iddiasız, sade insanımızdan başlayarak kimi örnekler verelim.

Merhum Melih Cevdet Anday, yıllar önce herkesi düşündüren güzel denemelerinden birinde yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Anday, yıllardır giriş katında ayakkabı tamircisi olan bir apartmanda oturmaktadır. Tamirci, her gördüğünde "bir çayımı iç, bey!" diyerek onu çağırmaktadır. Bir gün yazarımız içeri girdiğinde tamirci içerideki konuğuna onu "emekli albay" diye tanıtır. Konuğu buna karşı çıkar, "hayır, emekli tapu müdürü" der. Bu uyuşmazlık yüzünden neredeyse kavga etmek üzereler. Anday, "tartışılan konu benim; ama bana soran yok" diye bitiriyordu, yazısını. Elbette gülünç. Bilimsel olmayan konuda bile bildiğinden kuşkulanmamak, dahası bunu bir onur sorununa dönüştürmek!?

Bu örneği her alanda görebilirsiniz.

Sade insandan siyasetçilere geçelim. Tarih, 5 Temmuz 1931. Basının bir bölümü devrimleri yerden yere vurmaktadır. Bunun üzerine TBMM’de kimi milletvekilleri bir gensoru önergesi vererek yeterince önlemler almayan, eleştiren gazeteleri kapatmayan hükümeti acımasızca eleştirirler. Başbakan İnönü söz alır; düşünce ve basın özgürlüğünü savunarak şunları söyler: "Arkadaşlar, eğer bir memlekette erbab-ı namus, laakal eşirra kadar sabur olmazsa, o memleket behemahal batar. Halk idaresi, millet idaresi diyoruz. Bu iddiada bulunan herkesin, millete taalluk eden meselelerde hissesi ve mesuliyeti olmak lazımdır. Eğer bir hükümet bütün meseleleri halledecekse, onun kurun-ı vusta padişahından ne farkı vardır? (...) Arkadaşlar, bu maruzatımla, hükümetin elinde bulunan kapatma salahiyetini niçin kullanmadığını izah etmiş oldum, zannediyorum. Bugün içinde bulunduğumuz devir, hukukşinasların devridir."

Yukarıdaki sözlerden önemli olanları günümüz Türkçesine çevirirsek İnönü şöyle demektedir: "… eğer bir ülkede namuslular, en azından kötüler (şerirler) kadar çok sabırlı/tahammüllü olmazlarsa o ülke kesinlikle batar (…) Eğer bir hükümet bütün sorunları çözecekse onun Ortaçağ yöneticilerinden ne farkı kalır? (...) Bugün içinde bulunduğumuz dönem, hukukçuların dönemidir."

Bu konuşmayı günümüzde yaşananlarla karşılaştırırsak, tek parti dönemi Başbakanının özünde demokrasi, özgürlük ve hukuk bilincinin ne denli yüksek olduğunun çok çarpıcı bir örneğini görürüz.

Bugün bizleri yönetenlerde bu bilinç var mı? Bir sorunsala dönüşen bu sorunun üzerinde durmamız gerekmez mi?

Geçelim, konumuza dönelim ve soralım: Sözde İnönü, "Namuslular, namussuzlar kadar yürekli olmalı" demiş!?

Saçma. Böyle anlayıp söyleyene de Türkçemizde verilecek yanıt bellidir: Hem kel, hem fodul.

Demek Sokrates ve Descartes açığının sonucu olarak İnönü’nün söyledikleri bütünüyle çarpıtılmış. Bununla da yetinilmemiş, Çağ dışına çıkılmıştır. Çünkü bir eylem suçsa, hukuka bağlı bir düzende ve devlette o eyleme el koymak savcının, kolluk güçlerinin görevidir, başbakanın değil. Ne yapmalıydı İnönü? Çizmelerini çekip eline silahını alarak eleştirenleri cezaevlerini tıkıp hizaya mı getirmeliydi?

Unutmayalım ki, Merhum İnönü’nün en önemli niteliklerinden biri, savaş sırasında bile mahkeme hükmü olmadan hiç kimseyi cezalandırmaması, sürekli hukuksallık (meşruluk) çerçevesinde kalmaya özen göstermesidir. Atatürk’ün ona güven duyma nedenlerinden bir de İnönü’nün bu niteliğidir. TBMM’de yaptığı konuşma da, bunun çok çarpıcı bir örneğidir. Nitekim İnönü, o konuşmada, Türkiye hukuka bağlı bir devlettir, her şey hukuk içinde çözülecektir, çünkü dönem hukukçuların dönemidir, diyor.

Ama yine de üzülmeyin. Victor Hugo’nun Sefiller’inde (Les Misérables) geçen şu sözler, sizleri belki rahatlatabilir: "Namuslular da namussuzlar kadar yürekli olmalı."

Şimdi de sözü bilim insanlarına, hem de doğa bilimiyle uğraşanlara getirmek istiyorum.

Kimi hastanelerin duvarlarına kazınan şu sözlere bakar mısınız?

"Beni Türk hekimlerine emanet ediniz! Atatürk"

Bu sözü ilk duyduğumda çok yadırgamıştım.

Öncü önder olarak bir yandan biricik yol göstericinin bilim olduğunu söyleyeceksiniz, öte yandan söylemlerinizle bilimde ırkçılık yapacak, tıp biliminin buyruğundaki hekimin soyuna sopuna bakacaksınız. Olacak şey miydi, bu? Irkçılığı lanetleyen ve bunu "ne mutlu Türk’üm diyene!" diyerek özetleyen Atatürk’e bu yakışır mıydı?

Araştırdım. Yaşanan gerçek bambaşkaydı ve Atatürk haklıydı.

Başbakan, hastalıkla boğuşan Atatürk’e dışarıdan ünlü bir hekimi, üstelik de bir Fransız hekimi getirtmek istediklerini söyleyince büyük adam şöyle demişti:

-Sakın ha, böyle bir şey yapmayın. Şu anda çözmem gereken sağlığımdan daha önemli bir Hatay sorunu var. Hastalığımı duyarlarsa işi sürüncemeye bırakır, sorunu güçleştirirler. Şimdilik, beni Türk hekimlerine emanet ediniz.

"Namaza durmayın sarhoş iken" (lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ) ayetinin (Nisâ, 43) işine gelmeyen "sarhoş iken" (ve entum sukârâ) kesimini atlayarak namaz kılmamayı savunan Bektaşi babasının yaptığı gibi, bu sözde de "şimdilik" sözcüğü aslından kaldırılmış; Atatürk’ün temel amacına ters düşen, bilimde ırkçılığa dayanak olan saçma bir söz, O’na mâl edilerek O’nu küçük düşürmek, bilimi bencil bir bilinçsizlikle dışlamak pahasına, hastanelerin duvarlarına kazınmıştır.

Sözü tıp bilimine getirmişken bu konuda yaşadığımız bir olayı da anlatmak isterim.

Yazlıktayız.

İki oğlum yemek sonrası gezinmek için dışarı çıktıklarında bir çığlık sesi üzerine kapıya koştum. Tıp öğrencisi oğlum, gözünü eliyle kapatarak musluğa koştu. Kardeşinin dirseğinin çarpması sonucu gözlük camı kırılmış, şakağı yaralamıştı. Gözünün zarar görüp görmediğini görmek için yüzünü ve kanayan yarasını yıkıyor, bir taraftan da gözünü inceliyordu. Hastaneye gittik. Hekim göze baktı. Gözünüz zarar görmemiş dedi ve hemşireye dönerek göz hizasındaki yarayı dikmesini söyledi.

Tıp öğrencisi oğlum buna karşı çıkarak "O bölgeye dikiş atamazsınız" deyince hekim şaşırdı, nedenini sordu.

Oğlum, "o bölgede gözün kurumasını önleyen su kanalcıkları vardır, dikiş o kanalları tıkar, göz kör olur" diye yanıt verdi. Bunun üzerine yaraya dikiş atılmadı.

Hekim, iki yanlışı birden yapmıştı.

Birincisi şuydu: Karar verip uygulamaya geçmeden önce bilgisinden kuşkulanmalı, araştırmadan karar vermemeliydi. Ama hekimimiz, çoğu Türk insanı gibi, Sokrates’in, Descartes’ın öğrencisi değildi. Bilgisinden kuşkulanıp araştırma gereğini hiç duymuyordu.

İkincisi de, hiç kuşkusuz tıp fakültesinde vücutta dikiş atılmayacak yerler o hekime öğretilmişti. Onları ya beynine kazımalı ya da belleğine güvenmeyip bir yerlere yazmalıydı.

Bu örneği ve özellikle sonucunu gözünüzde canlandırırsanız, Sokrates, Descartes açığının nelere mâl olduğunu, özellikle de insanları nasıl körleştirdiğini tüyleriniz ürpererek anlayabilirsiniz.

Kimi inançlı dindarlarda bile bu türden tutumlar görmekteyim. Oysa Atatürk’ün cebinden parasını vererek Elmalılı Hamdi Yazır’a yazdırdığı Kur’an’a ve yorumuna baksalardı, Sokrates ve Descartes açığının sürekli lanetlendiğini görebilirlerdi, onlar: "Ey iman edenler. Eğer bir fâsık (fesat çıkaran) size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz, sonra da pişman olursunuz." (Hucurat, 6) "Kuşkusuz Tanrı katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir." (Enfâl, 22). "Tanrı, sağduyusunu, aklını kullanmayıp anlamayanlara çirkef/pislik yağdırır, acı verir." (Yûnus, 100). "İşte biz, ayetlerimizi aklını kullanacak bir topluluk için böyle açıklıyoruz." (Rûm, 28). "Eğer kulak vermiş ya da aklımızı kullanmış olsaydık, şu alev alev yanan cehennem mahkûmları arasında olmazdık!" (Mülk, 10).  

Kısaca uygar insan, bildiğinden, kendisine söylenenlerden kuşkulanan, araştıran, sorgulayan insandır. İtiraf edelim ki, yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere, toplumumuzda, üniversite çıkışlılarda bile yeterince felsefe ve yaklaşım, yöntem kültürü yoktur. Bu yüzden tartışma kültürü de yeterince gelişmemiştir. Katılın bir topluluğa, insanımız ya konuşmuyordur ya da söylenip yahut da sövüp durmaktadır. Çünkü karşı görüşü tartmıyor ki tartışma olsun. Oysa "tartışmak" Türkçenin anlamı en çarpıcı sözcüklerinden biridir. İşteş bir eylemdir. Ancak biz, tartışma olarak dış dünyaya imece biçiminde yansıması gereken eylemi, sövüşmeye dönüştürmekte çok ustayızdır. Çünkü bilgimizden hiç kuşkulanmıyoruz. Araştırmadan ya tutarsa havasında görüşler sergiliyoruz. Sonuçta hiç tartışmıyor, görüşü çürütecek yerde ilkin görüşün sahibini çürütmeye yelteniyor, o da yetmeyince sövmeye başlıyoruz. O da sövünce bir sövüşme curcunası başlıyor, kimi zaman sövüşme de yetmiyor; dövüşüyoruz.

Sık sık yaşanan bu olayın sonucu ise çok ağırdır: Üretmiyor, üretemiyor; sürekli her şeyi, bu arada insanları bile tüketip duruyoruz.

Böyle bir topluluğa çağcıl toplum denilebilir mi?

Çok yazık ve çok üzücü!

Yaşanan bu örneklerin birinci temel nedeni, aslında insanımızın, dolayısıyla öğretim sistemimizin yetersizliğidir. Bunun sonuçları olarak insanımız, sürekli üç yanlışı yineleyip durmaktadır: Sorgulayıp araştırmadan aklına gelen hiçbir düşünceden ya da kendisine aktarılan hiçbir bilgiden kuşkulanmadan yargıda bulunmak. Söylenenlerin doğruluğu yerine duygusal çekiciliğe kapılmak. Hukuk ve devlet anlayışlarının ise çok uzağında yaşamak.

Bunun ikinci temel nedeni de, ortak bir dilimizin olmamasıdır.

Bir toplumda kullanılan ortak dilin önemi, Babil söylencesinden, Konfüçyüs’ten beri bilinmektedir. Nitekim Heidegger, insanın yeryüzünde var olmasıyla ilgili çözümlemelerinin temel ilkesinin dilin özünde gizlendiğini belirtmiş şöyle demişti: "Dil, varlığın evidir, yurdudur." Çok doğru. Eğer bir dilde bir sözcük eksikse, o dilde o sözcüğün anlattığı varlık yok demektir. Gerçeği yansıtan bu görüşü, Hölderlin "Dil nerede ise, dünya da ancak oradadır" diyerek özetlemiş; Heideg­ger’i köyden kente taşıyan Gadamer ise, "anlaşılabilecek biricik varlık, dildir" diyerek salt varlık kavramını altüst etmiş; çözümlemeci felsefenin son büyük düşünürlerinden Wittgenstein da "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" özetlemesiyle dilin yönlendirici, düşündürücü, sınırlayıcı ve ufuk açıcı işlevini vurgulamıştır.

Şu soruyu kendimize soralım ve yanıtlayalım: Dil duyarlılığı bilinci var mı toplumumuzda?

Ne yazık ki hayır!

Bir toplum ki, bütün yasaların uyacağı metne "anayasa" dediği halde, öbür yasalara "kanun" demeyi sürdürüyorsa, o toplumda "ana dili bilinci"nin var olduğundan söz edilebilir mi?

Bir toplum ki, yazalı hukukunda dün "yasayı bilmemek mazeret sayılmaz" (1926/765 sayılı TCY, m. 44); bugün "ceza yasalarını bilmemek mazeret sayılmaz" (5271/TCY, m. 4) dediği halde, sade insanlar için yaptığı yasa dili başka, yükseköğretimden geçenler için, hukukçular için yaptığı yasa dili başka ise, o toplumda "ana dili bilinci"nin var olduğundan söz edilebilir mi?

En son çıkan yasaları, bir de 1924’te çıkan "Köy Yasası"nı okuyun. Yasa koyucunun ana dili bilinçsizliğinin çarpıcı bir itirafını orada görür ve şaşarsınız: Muhtarlarımız, yasaları anlamak için yeterince eğitim görmemişlermiş!

Ne denebilir ki!? Yasa yapıcının özrü kabahatinden büyük!

Kısaca eğer bir toplumda başka dillerden derlenen yanlış sözcüklerle yasalar yapılıyorsa, o toplumda "ana dili bilinci"nin var olduğu elbette söylenemez.

Sözgelimi, hukuk dilimizde "görevi kötüye kullanma" diye bir suç vardır (1926/765 sayılı TCY, m. 240; 2004/5271 sayılı TCY, m. 257). Bu düzenlemenin kaynağı eski Fransız Ceza Yasasıdır ve adı da, "yetkiyi kötüye kullanma"dır (abus d’autorité). Çünkü görev kullanılmaz; ya yapılır ya da yapılmaz (savsanır). Bu kötü çeviriyi Yargıtayda görev yaparken düzeltmeye özen gösterdik. Ancak başarılı olamadık.

Peki, neydi bu başarısızlığın nedeni? Ana dili bilincinin eksikliğiydi. Günümüzde de öyle.

Yazılı hukukumuzdan da son bir örnekle bu konuyu kapatalım: T. Ceza Yasası’nın 123’üncü maddesine 12.5.2022 tarihli ve 7406 sayılı geçtiğimiz ay çıkan Yasa’nın 8’inci maddesiyle eklenen 123/A fıkrasında "bedenen izlemek" yerine, yalnızca Arapça sözcüklere eklenebilen "-en" ekinin Latin kökenli bir sözcüğe eklenerek "fiziken takip etmek"ten söz edilmiş, böylelikle bir tür sözde belirteç (zarf) türetilmiştir. Böylece ana dilimiz Türkçe, varsıllaştırılmak şöyle dursun, tersine hem yoksullaştırılmış, hem de çarpıtılmıştır. Gerçekten yirmi birinci yüzyılda ana dili bilincinden böylesi bir yoksunluk ve çarpıklık, nasıl altı yüze yakın okuryazar insanın gözünden kaçmıştır sorusunun yanıtını vermek, çok güçtür.

Türkçemiz adına utanç verici, üzücü ve bağışlanamaz dil ve dilbilgisi duyarsızlığının örnekleri çoktur.

Elbette evet, bugün yine Sokrates, Descartes açığı bağlamında ilkeler düzeyinde bile hukukçularca yapılan yanlışlara ve bunların sonuçlarına değinmek istiyoruz.

Birincisi, "davasız yargılama olmaz" ilkesiyle ilgilidir.

Bilindiği üzere "devlet"in ortaya çıkmasıyla birlikte suçlar ve yargılama, kamusallaşmaya, deyiş yerindeyse, devletleşmeye başlamıştır. Kamunun koruyucusu olan devlet adına kovuşturma yapılabilmesi için de, adı üstünde "kamu davası"nın açılması, yani uyuşmazlığın yargılama makamı önüne taşınması zorunludur.

Çünkü yargılamanın temel ilkesi bellidir: "Dava açılmadan yargılama olmaz"; "dava yoksa yargıç da yoktur."

Kamuoyunda ve basında yeterince bilinmediği anlaşılan bu ilkenin hukukçular tarafından bile nasıl çarpıtıldığına ilişkin çarpıcı bir örnekle söz başlamak istiyoruz.

Yassıada Mahkemesi, hiç kuşkusuz "doğal/yasal yargıç", dolayısıyla "adil yargılanma ilkesi" çiğnenerek oluşturulmuş bir mahkemedir. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin yüzünü kızartan bir yargılama örneğidir. Böyle bir mahkeme eliyle Merhum Adnan Menderes ve arkadaşlarının asılması ise, devletin "tasarlayarak" (taammüden) işlediği yüz kızartıcı bir cinayettir.

Yassıada Mahkemesinde Mahkeme (Divan) Başkanlığını yürüten Merhum Salim Başol’u hiç tanımadım. Başol’un doğal yargıç ilkesine aykırı olarak divan başkanlığını üstlenmesini, oturumları yönetme biçimini, özellikle gereksiz sorular sormasını ise hep yadırgamış, eleştirmişimdir.

Belki de bu olumsuz yaklaşımın etkisiyle Başkan Başol’un "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" sözlerini ben de ilk kez basında okuduğum zaman çok şaşırmıştım. Çünkü ilk bakışta başı ve sonu kaldırılarak aktarılan bu sözlerden "Sizleri buraya tıkan kuvvet, bizden sizleri mahkûm edip cezalandırmamızı istiyor. Biz de buna boyun eğiyoruz" izlenimi çıkıyordu.

Eğer durum böyle ise, Türk yargısı ve yargıçları açısından unutulmaz bir yargılama rezaleti, silinemez bir leke söz konusuydu.

Konuyu incelemek gereğini duydum.

Evet, bu sözler, kamuoyuna eksik ve çok çarpıtılarak yansıtılmıştır.

Çünkü 1960/1 esas sayılı dava dosyası duruşma tutanağının 60’ıncı sayfasına göre, olayın aslı şudur: "CHP mallarının yasayla hazineye aktarılması"na, dolayısıyla anayasal mülkiyet hakkının, güvenliğinin, kısaca Anayasa’nın çiğnenmesine ilişkin davanın duruşması sırasında sanıklardan Manisa Milletvekili Merhum Samet Ağaoğlu, söz alarak Divan Başkanı Salim Başol’a söz konusu Yasa’ya olumlu oy verenlerin hepsinin değil de, niçin sadece 36 milletvekilinin bu davada yargılandıklarını, özellikle de o dönemde Yasa’yı hükümet adına savunan sözcü Merhum Fethi Çelikbaş’ın neden sanıklar arasında bulunmadığını sormuştur. Bunu üzerine Başol, şu yanıtı vermiştir: "Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş. Biz onu bilemeyiz. Divan huzuruna sevk edilen dava ile mukayyettir."

Kısaca Başkan Başol diyor ki: Divan (mahkeme), olumlu oy vererek anayasal mülkiyet hakkını, dolayısıyla anayasayı çiğneme eylemine katılanlar arasından savcılık, kimleri mahkemenin önüne getirmişse, yargılama ancak o eylem ve kişilerle sınırlı olarak yapılmak zorundadır. Gerisi bizi ilgilendirmemektedir. Nitekim "Biz onu bilemeyiz", yani biz kimlerin mahkeme önüne çıkarılacağını bilemeyiz;" "Divan huzuruna sevk edilen dava ile mukayyettir." Sonuç olarak "Mahkeme, önüne ge(tiri)len dava ile sınırlıdır" demiştir.

Söylenenler çok açıktır ve yargılama ilkelerine uygundur.

Başkanın sözlerinde geçen "tıkan kuvvet", sanıldığı gibi darbeyi yapan askeri güç değil, kamu, dolayısıyla onun örgütlenmiş biçimi olan devlet adına davayı açan ve onları Divanın, mahkemeni önüne getiren iddia makamı, yani savcılıktır. Bu bir.

Divan, bütün suç yargılama yasalarında (örneğin m. 2004/5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası, m. 225/1) belirtildiği üzere iddianamede hangi eylemler ve kimler mahkemenin önünü getirilmişse sadece o eylemleri ve sanıkları yargılayabilir. Yargılama yetkisi bu eylem ve kişilerle sınırlıdır (mukayyettir). Bu da iki.

Salim Başol

Bütün bunlar gözetildiğinde, yeterince incelemeden, bilgi sahibi olmadan ve hukuksal bilgi ve mantıkla yaklaşılmadan yaşanan Sokrates ve Descartes açığı sonucu yapılan çarpıtma, hemen sırıtmaktadır. Zira dikkat edildiğinde basında yayımlanan yazılarda her şeyden önce söylenen sözlerin en önemli kesimi, yani "Biz onu bilemeyiz. Divan huzuruna sevk edilen dava ile mukayyettir," yani bağlıdır kesimi görmezlikten gelinmiştir. Bu durum, daha önce değinilen Bektaşi babasının mantığıyla Ata’nın "şimdilik beni Türk hekimlerine emanet ediniz" sözünde "şimdilik" sözcüğünün kaldırılmasında olduğu gibidir. Başol’un sözlerinin bir kesimi bilinçsizce kaldırılmakta ve beğenilmese de, hukukun önemli bir ilkesini dile getiren Divan başkanına iftira boyutunda haksızlık edilmektedir. Hem de bilgisizce.

Çünkü o sözlerin hukuksal gerekçesi, tam da unutulan kesimde, yani "Divan, sadece huzuruna getirilen (yani eylem ve sanıklarla sınırlı olarak mahkeme önüne taşınan) davaya bakar" sözlerindedir.

Özetle Başol, Mahkemenin o oturumunda aslında Roma hukukundan bu yana, yani iki bin yıldan beri suç yargılamasında benimsenen ve yukarıda değinilen temel ve küresel bir ilkeyi dile getirmektedir. O da şudur: "Davasız yargılama olmaz" ya da "dava yoksa yargıç da yoktur" yahut "yargıç, dava açılmadan yargılama yapamaz" veyahut "yargıç kendiliğinden olaya/davaya el koyamaz" (ne procedat index ex officio).

Bunun anlamı elbette açıktır: Yargılamada aynı insan hem iddiacı, yani savcı, hem de karar verici, yani yargıç olamaz. Eğer bu ayrıma uyulmasaydı, iddia ederek davayı açan, önyargıyla karar vermiş olurdu. Bunu önlemek için yargılamada iddia ve savunma erklerini (iktidar) kullanan ile karar erkini kullanan organlar birbirinden özenle ayrılmıştır. Bu ayrılma, yargılama hukuku tarihinde en önemli gelişmelerden biridir. Sözgelimi, Osmanlı’da kadı, savcılık ve yargıçlık görevlerini birlikte yürütmüştür. İşte Başol’un "Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş" sözlerinde geçen "kudret" sözcüğü savcının kullandığı erk, yani dava açma erkidir, iktidarıdır, dolayısıyla hukuksaldır, yerindedir, tutarlıdır ve de doğrudur.

Davasız yargılama olmayacağına göre, işlenen bir suç hakkındaki davayı halkın, kamunun, kamu gücünü temsil eden devlet adına mahkemelerin önüne kim getirecektir?

Günümüzün çağdaş ve çağcıl hukuk düzenlerinde ve devletlerinde bu sorunun yanıtı bellidir: Kamu davasını kural olarak kamu adına, onu somutlaştıran devlet gücü adına savcı açar. Bu yüzden dava açan belgede, yani iddianamede davacı olarak "KH" simgesi ile gösterilen ve "kamu hakları" anlamına gelen sözcüklerin arkasında halkı, kamuyu ve onların haklarını korumakla yükümlü "devlet" vardır. Unutulmasın ki, suç yargılamasında suçları önleme görevini tam olarak yerine getirmediği için devlet de yargılanmaktadır. Kamu adına, devlet adına dava açan savcı bu yüzden sanık yararına olan kanıtları da toplamak, gerektiğinde devlet de, sanığı savunması için ona savunman (müdafi) tutmak zorundadır. Aynı gerekçeyle kurulan yargının başına "Türk Ulusu adına" yazılmaktadır (Suç [Ceza] Yargılama Yasası [CMK ya da doğru kısaltma ile SYY], m. 232/1).

Başol’un sözleri basında da, başka yerlerde de yukarıdaki anlamı çarpıtılarak sık sık dile getirilmektedir.

Nitekim ben de bunu yaşamışımdır.

Hepsi üniversite çıkışlı seçkin insanlarla birlikteyiz.

Çok kıdemli bir avukat, Başol’un "sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" sözünü çarpıtarak anlatmaya kalkışınca karşı çıkmış, ölçülü bir dille o sözleriyle Başol’un "dava açılmadan mahkeme olaya el koyamaz" ilkesini dile getirdiğini belirtmiştim.

Bunun üzerine hukukçu dostum, bu denli bilgisiz olmamın kendisini düş kırıklığına uğrattığımı söyleyerek, mahkemenin hemen oracıkta o kişiyi yargılayacağını bile söylemişti.

Ben, ilke olarak Sokrates, Descartes eğitiminden geçmeyen önyargılı kişilerle hiç tartışmam. Çünkü hukuktan anlamayan bu tür insanlar, yaşamım boyunca bana sürekli akıl verdiler; hukuktan anlayanlar ise, Sokrates, Descartes bilinciyle benden akıl sordular.

Bu durumu çok yaşadığım ve iyi bildiğim için meslektaşımla hiç tartışmamış, özetle şunları özetlemekle yetinmiştim: "Her an ve duruşma sırasında bile elbette bir suç işlenebilir. Ancak mahkeme o eylemi ve olayı asla yargılayamaz; tuttuğu tutanakla birlikte dava açması için savcılığa bildirmekle yetinir. O kadar. Çünkü hiçbir mahkeme ve yargıç, kendi önünde bir suç işlese bile, yetkili savcı tarafından dava açılmadan asla o kişiyi ve eylemini yargılayamaz. Bu bir. Bundan başka, mahkeme yargıçları, aslında tanık oldukları bir olay hakkında hüküm kuramazlar. Bunun da iki nedeni vardır. Birincisi duygularına, öfkelerine yenik düşebilir, yansız ve nesnel olamazlar. İkincisi de, bir davayı yargılayacak yargıç her zaman bulunabilir. Ama tanığın yerine başka bir tanık geçirilemez. Bu da iki."

Özetle hukuk kavramlar ve ilkeler bilimidir; denizidir. Lütfen hukuk, hukukun kavram ve ilkeleri konularında çok duyarlı ve özenli olalım, boşa kürek çekip camları devirmeyelim.

Çünkü bütün bu örnekler şunu göstermektedir. Hukukçularız bile "ne biliyorum?" sorusunu sormadan yargıda bulunmaktadırlar. Bilime dayanan her mesleğin, sözgelimi, hekimlerin, mimarların, mühendislerin, hukukçuların vb. insanların vazgeçilemez özellikleri, kanımca Sokrates, Descartes gibi, bilgilerinden sürekli kuşkulanmak olmalıdır. Asıl olan, belleğe değil, akla, yönteme ve bilime güvenmektir.

Yazımızı hukukta yaşadığımız ve sık sık gündeme geldiği için haklı olarak güncelliğini koruyan bir hukuk skandalıyla bitirelim.

Bilindiği üzere 2017’de yapılan bir halk oylamasıyla ülkemizde bir bakıma rejim değişikliği boyutunda bir hukuk olayı yaşanmıştır.

Okurları yasa maddelerine boğmadan olayı anımsayıp anlatalım.

Yasal düzenlemeye karşın, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden, yani hukukla ilgili konularda son, doğru ve kesin sözü söyleyeceklerine güvenilen hukukçulardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu, seçimle ilgili özel yasanın açık maddesini Anayasaya aykırı görerek ve onu uygulamak zorunda oldukları halde uygulamadan düşürerek, kısaca yok sayarak, "mühürsüz zarf"larla kullanılan oyları, Anayasa’nın 95/5’inci madde ve fıkrasına göre geçerli saymış; bu karar rejimin alınyazısını, geçerliliğini ve sonuçlarını belirlemiştir.

Bu konuda hukukun dediklerine bakalım, bilgilerinden kuşkulanıp inceleme gereği duymayan hukukçuların bu ağır yanılgısını, inançlarımızı ve duygularımızı ayraca alarak, salt hukuk içinde kalarak, irdeleyelim.

Anayasa’nın dayanılan düzenlemesi şudur: "Usulüne göre yürürlüğü konulmuş hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların ‘aynı konuda farklı hükümler’ içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır." (m. 95/5).

Görülüyor ki, bu hükmün uygulanabilmesi için iki ana koşulun birlikte bulunması gerekmektedir:

1-Birinci ana koşula göre, sorun, hak ve özgürlüklerle ilgili olmalıdır. Oy kullanmak elbette bir haktır. Dolayısıyla uygulamanın birinci ana koşulu olayımızda vardır.

2-İkinci ana koşul ise, ikiye ayrılmaktadır. İç hukuktaki düzenleme hükmü,

a-"aynı konu"da ve,

b-birbirinden "farklı", yani birbiriyle çatışır olacak.

Şimdi YSK yargıçlarına soralım: Ülkemizce benimsenmiş hangi uluslararası sözleşmede "mühür" ya da buna benzer bir resim vb. gibi işaret taşıyan bir zarfla oy kullanılmasını öngören bir hukuk hükmünü belirlediniz?

Biliyorum. Aslında belirlemeye bile kalkışmadınız. Kalkışsanız bile belirleyemezdiniz. Çünkü böyle bir hüküm yok. Bu ikinci ana öğeyi ve bunun alt öğelerini araştırmadan yüzeysel, hukukçu gözüyle değil, sadece her hukuk düzeninde olan seçme hukukuna, hakkına dayanarak; hukuk mantığı ve gözüyle değil, el yordamıyla bir karar verdiniz.

Sizlere soruyorum: Seçme hakkının nasıl kullanılacağı konusunda hukuk düzenlemesini kim yapabilir? Elbette TBMM. Nitekim yapmış: Oylama hakkı ancak "mühürlü zarflar"la kullanılabilir demiş.

Niçin? Seçme hakkının hukuka uygun kullanılmasını sağlamak ve olası hileleri önlemek için.

Sizler ise, bu doğru kaygıyı hiçe saydınız.

Varsayalım ki, böyle bir düzenleme Anayasaya aykırıdır. Peki, bunu kim, hangi merci ortadan kaldırabilir?

Yanıt hukukta açık. Ya TBMM ya da Anayasa Mahkemesi. Çiğnediğiniz o maddeyi TBMM kaldırmamıştır. Peki, mühürle zarflarla ilgili oylama konusu Anayasa Mahkemesinin önüne gelmiş, o maddeyi iptal etmiş mi? Hayır.

Öyleyse Sayın YSK yargıçları, sizler TBMM ya da Anayasa Mahkemesi’inin yerine geçerek bir yasa maddesini kaldırabilir ya da iptal ederek geçersiz kılabilir misiniz?

Hayır.

Çünkü böyle yaptığınız zaman TBMM ve/ya Anayasa Mahkemesinin yetkisini yağma (gasp) etmiş olursunuz.

Sizler, bir yargılama organı bile olmadığınız, sadece yargıçlardan oluşan ve yansız olduğuna inanılan bir kurul olduğunuz halde, işte bunu yaptınız.

Neler yaptığınızın gerçekten ayrımında mısınız?

Dikkat ediniz. Bunun hukuktaki adı, yetki aşımı (excès de pouvoir, eccesso di potere) değil, bunun çok ötesinde "yetki yağması"dır (usurpation de pouvoir, usurpazione di potere).

Peki, yetki yağmasının hukuktaki yaptırımı nedir?

Yokluktur (keenlemyekün, inexistence, inesistenza). Yani o işlem, hiç olmamış, yaşanmamıştır. Bu ise hukukta en ağır yaptırımdır. Çünkü yapılan işlem, adı üstünde hukuk dünyasında doğmaz. Doğmadığı için de hiç kimse onu kale almaz, alamaz. Sözgelimi, kaymakamın verdiği bir boşanma kararını nüfus memuru kayıtlara işlemez, işleyemez; valinin verdiği bir tutuklama kararını kolluk güçleri ya da cezaevi görevlileri işleme koymaz, koyamaz.

Gülüp geçerler. O kadar.

Sizin aldığınız mühürsüz zarflarla ilgili karar da öyle, sayın yargıçlar!

Sizler, hukuk dünyasında doğmayan, gülüp geçilesi bir karar verdiniz. Çünkü yüzeysel bilgilerle yola çıktınız. Çok önemli ve ülkenin alınyazısıyla ilgili bir konuda karar verirken Sokrates, Descartes bilinciyle kendinize "bu konuda hukuk ne diyor, ben ne biliyorum?" sorusunu sormak hiç aklınıza gelmedi.

Eğer sorsaydınız, hukuk dünyasında iki bin yıllık hukukun mantığından süzülüp gelen ve çok işlenen bir konu ile karşılaşacaktınız: "Düzgülerin (norm) yarışması" (hükümlerin içtimaı, concours des normes, concorso di norme).

Ve orada, beş on yıldan beri değil, iki bin yıldan bu yana gelişen üç ilkeye rastlayacaktınız: 1-Özel düzgünün (hükmün) genel düzgüye önceliği (specialis), 2-bir düzgünün öbürünce tüketilmesi (consunzione), 3-yardımcı düzgünün sonralığı (susidiarità) ilkeleri.

Bu ilkeler, sizler gibi sözüm ona kararlar verilmesin diye, Batı hukukunda çok işlenmiştir. Sözgelimi, İtalyanların öldürülen başbakanı Aldo Moro’nun klasikleşmiş yapıtı (Unità e Plularità, piricipi, Padova, 1951) ile günümüzde ders kitabı İtalyan üniversitelerinin çoğunda okutulan Ord. Prof. Dr. Ferrando Mantovani’nin ayrıntılı kitabına (Concorso et conflitto di norme nel diritto penale); Türkçede ise Prof. Dr. Kayıhan İçel’in elli yıl önce yayımlanmış doçentlik tezine (Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972) konu olmuştur.

Bunlara bakabilir ya da bilim insanlarına danışabilir ve birinci ilkeye göre sorunu hukuk içinde kolayca çözebilirdiniz.

Bunların hiçbirini yapmadınız. Son çözümlemede ülkenin alınyazısını belirleyen bir konuda "ben bu konuda ne biliyorum?" sorusunu kendinize sormadan hukuka aykırı ve sakat bir karara imza attınız.

Elbette bunun nedeni belli. Çünkü sizler, Sokrates’in, Descartes’ın öğrencileri değildiniz.

Ne var ki böyle olmamak, ülkeye ve hukuka çok pahalıya mal oldu. Ülkeyi değilse de en azından hukuku yıkıp geçtiniz. Bütün ülke de bugün bile sizin verdiğiniz bu kararın çilesini çekiyor.

Sanıyorum ki, sizler de çok üzgünsünüzdür.

Ben ise, hukuk adına, çatısı altında otuz yılımı verdiğim Yargıtay adına kahrolduğumu burada bir kez daha belirtmek istiyorum.

Sokrates, Descartes gibi düşünürlerin eksikliğini yaşayan ülkemizde benzer durumların sık sık görüldüğünü gözlemlemiş, ancak üzülmekle yetinmek zorunda kalmış biri olarak ilgililere, özellikle de öğretimle uğraşanlara diyeceklerim şunlardır: Ne olursanız olun, bir konuda karara varmak, tanı koymak durumunda iseniz, sözgelimi, hukukçu, hekim, mimar, mühendis vb. iseniz, çok bildiğinizi sandığınız sorunlarda bile, bilginizden kuşkulanın ve araştırmadan asla karar vermeyin. Sözgelimi, bir yasa maddesini bin kez uygulamış olsanız bile, bin birinci kez bir daha okuyun. Kuşkulandığınız anda "yaşamda tek yol gösterici olan bilime danışın."

Bunları yapmadan karar verdiğiniz zaman ileride çok kahrolabilirsiniz.

Bilime danışmadan karar verenlere çok rastladım, ben. Çok üzüldüm de. Yazımda kimi örnekleri ve sonuçlarını da, meslektaşlarıma, okurlara aktarmaya çalıştım.

Ancak yukarıda söylediklerimi de unutmayın. Hangi işi yapıyorsanız yapın, bu ülkede o konuda, örneğin hukukçu iseniz, hukuk konusunda, hukuktan anlayanlar sizden akıl soracaklar, anlamayanlar ise size sürekli akıl vereceklerdir.

Sokrates, Descartes açığı yaşayan bir toplumda bu duruş çok olağandır.

Bunlara da hazırlıklı olun, katlanmasını bilin.

Evet, onları hoşgörün, ama onların yaptıklarını asla yapmayın.



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yazarın Diğer Yazıları

Günümüz Türkiye'sinin gerçek sorumluları

Bu dönemi yaşatanlardan çok, buna zemin hazırlayan görünüşte Atatürkçüleri hiç bağışlamıyor; tersine suçluyor ve onları hem Atatürk’e, hem de Türk halkına şikâyet ediyorum; daha da önemlisi kendilerini bir iç hesaplaşmaya çağırıyorum

Yargılama dönemi, susma dönemidir

Başyargıç Coke'tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: "Görmeyin, duymayın, konuşmayın!"

Susturulan beynin çığlığı: “Voltaire bilinci” ya da insanların susadıkları bilinç

Gelin bu sözün doğruluğunu hak, hukuk, demokrasi adına benimseyelim ve buna “Voltaire bilinci” diyelim. Ancak demekle de kalmayalım. Bu bilinci kafalarımıza kazıyalım, somut yaşamımızda gerçekleştirelim. Çünkü “Voltaıre bilinci”nden yoksunluk, mikroplar üreten bir hastalıktır.