20 Eylül 2021

Kara orman Gülbahar

Bulutların üzerindeyiz. Orman, sis battaniyesinin altında dinlenedursun, tepemizdeki uyurgezer gökyüzü hala masmavi. Tam karşımızda, tropik diyarlardan fırlatılmış, yolunu kaybetmiş portakal pırıl pırıl parlayarak arkamızdaki şatonun gölgesini bulutların üzerine aksettiriyor. Masallarla aşık atan bu manzaraya sığınmış, mesudum. Sanki tüm talihsizliklere set çekmiş, Hades’in canavarlarıyla aramızdaki tüm bağları kesip koparmışız. Sanki dünya tertemiz bir yer, sanki küresel ısınma sadece bir kavram ve ben hayatımda duymamışım.

Öyleyse tut ellerimi
Ve bana rehberlik et
Mutlu sona kadar
Ve sonsuza dek.[i]
Friedrich Silcher

 

Şimdi canım bak, anlatmakla olmaz. Ben sana göstereyim! 

Stuttgart’tayım. Kapı açıldı, içeri girdim; hoş geldin beş gittin bir dakika bile sürmüyor. Önce durumunu ortaya açık ve seçik bir şekilde koyuyor. Gülbahar’da Kısa Bağırsak Sendromu var. Gün boyu sürecek keyifli yolculuk ve sohbet, az sonra başlayacak… 

Bağırsak kıvrımlarında başlayacağımız günübirlik gezimizi; karanlık, buzlu ve kaygan virajları aştıktan sonra bulutların üzerinde bitireceğiz. Evet, bulutların üzerine çıkaracağım seni. Muhteşem bir şatonun terasından gün batımını izleyeceğiz. Ama önce sana Kısa Bağırsak Sendromu’ndan bahsedeceğim ki, yolculuk hazırlıklarımızı eksiksizce tamamlayabilelim. Çünkü sıradan bir pikniğe çıkmıyoruz. Gülbahar için hayatın her anı ön hazırlık gerektiriyor… 

Vücudun bütünlüğünün ve fonksiyonunun devam ettirilebilmesi için gerekli gıda alınımını devam ettiremeyecek kadar büyük miktarda ince bağırsak rezeksiyonuna[ii] kısa bağırsak sendromu (KBS) denir.[iii] Gülbahar’ın ince bağırsaklarının tamamı alınmış durumda. 

Dolapları tek tek açıyor. Hayatımda görmediğim tıbbi malzemeler ve farklı gıdalar. Sanki ev değil, özel bir hastane odasındayız, belki de uzay gemisinde. Öncelikle bunu neden yaptığını anlamıyorum. Günün devamında geçireceğimiz her an, neden yaptığını anlayacağım. Başından, kendisine yöneltebileceğim türlü çeşit soruları eliyor ki, hayatımıza rahat bir şekilde devam edebilelim; onun rutini benim de normalim olsun! 

  • -Arabayı sen kullanmak ister misin?
    - İstemez miyim? Hayatımda hiç Smart kullanmadım. Kaç kilometre yapıyor bu? Şehir dışına çıkmak için güvenli mi? Pek küçük ve sevimli. Almanya’da benim kullanmam sorun olur mu? Hani yollar, dönüşler falan; e bi de Alman faktörü…

 Amaaan ben de. Amma çok soru soruyorum. Atla kullan işte değil mi? Aynen öyle yaptım. Gülbahar güzelce hazırlanmış. Besleyici sıvı gıdaları, onları vücuduna aktaracak aparatları, özel suyu… Hepsini bagaja yerleştirdik.

  • - Gülbahar. Diyorum ki öncelikle Calw’a gidelim, Hermann Hesse’nin doğduğu kasabayı görmeyi çok istiyorum. Oradan da Hohenzollern Şatosu’na[iv] geçeriz.
    - Aaaa tabii, çok güzel olur, Kara Orman’da gezmeye doyum olmaz.
    - İkisini birden yetiştirebilir miyiz, aynı günde?
    - Yemeği de şatoda yiyebilir miyiz?
    - Tabii ki olur. 

İkiletmiyor bile. Tam istediğim tür yol arkadaşı. Hazırlıklar Alman titizliğinde, üzerine Heidi’nin sıcaklığı, merakı ve güler yüzünü ekle. Üstüne üstlük, yaptığım planın hiçbir anını eleştirmediği gibi, asla şikâyet etmiyor. Gülbahar hiç şikâyet etmiyor, hiç! 

E biraz tedirginim. Daha önce Almanya’da araba kullanmadım. Almanca konuşulan ülkeler Fräulein Rottenmeier etkisi bırakıyor insanda. Sanki en ufak bir hatanda azarlayacak, hatta cezalandıracaklar. Ancak yanımda Heidi olduğu sürece sorun yok. Onun hayata bakışı, meselelere olumlu yaklaşımı eminim tüm sorunları çözecektir. 

  • Tren büyük kıvrımlar çizerek, temkinli ve yavaş, yamaçtan aşağı iniyor; her dönemeçte, aşağıda serili kasaba evleri, sokakları, ırmağı, bahçeleri daha da yaklaşıyor, belirginleşiyordu. Az sonra çatıları seçebiliyordum; içlerinde tanıdıklarımı ayırt etmeye başladım; derken pencereleri saydım, leylek yuvalarını gördüm. Çocukluğum, yeniyetmeliğim, güzelim sürü sürü yurt anısı vadiden bana doğru esedursun, içimdeki o taşkın sılaya dönüş duygusu yavaş yavaş eriyiverdi; şu az ötedeki kasabalılara kendimi saydırma isteği gönlümden gitgide silindi de yerini minnet dolu bir şaşkınlık kapladı. Yıllar geçip giderken benden uzaklaşmış olan yurt özlemi son çeyrek saatte kuvvetle belirdi içimde. Tren yolundaki her katırtırnağı öbeği, tanıdığım her bahçe çiti gönlümde öyle inanılmaz sevgilere büründü ki, böyle uzunca bir süre onları unuttuğum, onlarsız olabildiğim için af diledim her birinden.[v]

Tam yüz yıl sonra, aynı yollardan kıvrıla kıvrıla iniyoruz kasabaya; trenle değil, altımızda Smart’ımız, Hessevari heyecanımızla. Hiç görmediğim topraklar nasıl bu kadar cana yakın. Mevsim yazın aksi. Karlı dağların ve kasabanın küçüklüğünün kendine has sedasızlığı, duvardan duvara halı gibi kaplıyor her yeri. 

Almanya’da fırınların önünden bir şeyler satın almadan geçmek imkânsız. Pastane ürünleri Fransız ve Avusturya ile yarışamasa da ekmek ve türevler pek leziz.  Gülbahar neyi, ne kadar yiyeceğini tamı tamına ayarlıyor. Ben de şatodaki yemek  öncesinde iştahımı azıcık köreltecek kadar dalıyorum unlu mamullere. Vallaha tutuyorum kendimi, yoksa o pastacı kreması denilen şey yok mu, atla içine zıpla, o seviye… 

Elimizde kasabanın planı yok. Meydandaki turizm bürosundan, Hesse Müzesi[vi], kilise, meydan, köprü ve Hesse Evi’nin yerini öğreniyoruz. Hesse’nin çocukluk evi, şu anda ne yazık ki özel mülk. Başka bir evi müzeye dönüştürmüşler. Yani Hesse’nin “Gençlik Güzel Şey” öyküsünde doya doya anlattığı kendi evini ziyaret edemeyeceğiz. Olsun, tüm kasaba, yürüdüğü bütün sokaklar; dağlar, kırlar, ırmaklar bizim… 

Önce müzeye gidelim, her zamanki gibi en güzel lokmayı sona saklayacağım. Büyükçe eski bir yapıyı müzeye dönüştürmüş, kronolojik sıra izlemişler. Hesse’nin hem anne hem de baba tarafı ilahiyatçı. Anne tarafı Hindistan’da misyonerlik yapan bir aileye mensup; baba tarafı da Estonya’da yaşayan eski bir Alman topluluğa. 

Müze’nin her katını çıktıkça Hesse yaşlanıyor. Güzel mi, evet güzel. Peki müzenin ruhu nereden geliyor? Bu durum tamamen sana kalmış. Eğer Hesse okumuş ve yazar ile bir bağ kurmuşsan, gördüğün kokladığın her şey senin için bir anlam ifade ediyor. Yok okumadıysan, öyle boş boş gezersin, çünkü bir atraksiyon yok burada. Nesnelerin yanı sıra bilgilendirici yazıların art arda dizildiği tipik eski usul bir müze. Özellikle çocukların sıkıcı bulduğu türden. 

Gel ben sana en çok etkilendiğim bölümlerden söz edeyim. Hesse’nin babası ve anne tarafından dedesi yayıncı; Protestan dünya için bir sürü kitap ve dergi basıyorlarmış. Hesse, aşırı dindar bu ortamdan çok şey kazanıyor, aldıklarını  dönüştürüyor ve farklı bir yönde ilerliyor. İçselleştirdiklerinden biri de broşür yollama geleneği. Yayınevi; satış ve misyonerlik faaliyetlerinin parçası olarak, inananlara düzenli olarak broşür yolluyor. Hesse de ilk yazılarını benzer formatta, broşürvari mini kitapçıklar basarak yolluyor dostlarına. Bunların bana yazıldığını hayal ediyorum, vitrine bakarken. Sadece bu broşürlerden bile muhteşem sergiler oluşturmak mümkün, öyle değil mi? Müzeleri sevebiliyorum, çünkü onları kendime göre yoğuruyorum. 

Hesse'nin Montagnola'daki ikinci evi "Casa Rossa"nın verandasını andıran bir vitrin oluşturmuşlar. Bahçe kıyafetleri ve aletleri Hesse'nin kendi eseriymiş. Bu köşe insanı alıp İsviçre’ye götürüyor. Daha önce Hesse’nin Montagnola’daki ilk evi Casa Camuzzi ile ilgili iki yazı yazmıştım.[vii] Calw, Hesse’nin tüm hayatına nüfuz etmiş ve tüm eserlerini etkilemiş çocukluk kasabası olsa da, belki de müze kendi evi olmadığı için ne yazık ki Montagnola’daki canlılık bu yapıda yok. Ta ki… Üst kattaki o pencereye varıncaya kadar. 

Müzenin şahikası üst katta! Herman’ın çocukluk evini, Belli Bir Mesafeden gördüğümüz, küçük pencere! Pencerenin olduğu odada, aynı açıdan çekilmiş aynı görüntüyü zamana kazımış eski siyah beyaz fotoğraf. Müzeler arasında sergileme yarışması yapılsa, açık ara birincilik ödülünü alacak bir mekân. 

İşte o anda arka planda, 1991'de Yılın Şarkısı dalında Grammy kazanan, Bette Midler’in meşhur ettiği From a Distance [Belli bir Mesafeden] çalmaya başlıyor. Elimde değil, yazarken kulağıma çalınanları sana aktarmadan edemiyorum. Satırların arasında sürüyle ses, koku ve müzik saklanıyor. Bunları senden esirgersem, nereden bileceksin hissettiklerimi.

  • Belli bir mesafeden
    Dünya mavi ve yeşil görünüyor
    Ve karla kaplı dağlar beyaz[viii]

Diye başlıyor şarkının sözleri. Adeta Kara Orman’ın kıyısında, Nagold Irmağı’nın sularıyla yıkanan Calw kasabası gibi. Hermann’ın yuvasına, bu pencereden öyle özel bir mesafeden bakıyorum ki! Ne uzak, ne yakın. Hermann , o anda içine girmemizin imkânsız olduğu yuvasına, beni satırlarıyla davet ediyor. 

  • … Çok geçmeden kız kardeşim geldi, beni içeri götürdü. “Güzel oda”da piyano başına geçti, eski notaları çıkardı; bunları uzun zamandır ne dinlemiş ne söylemiştim, ama yine de unutmamıştım. Schubert’ten, Shumann’dan şarkılar okuduk; sonra, Silcher’in derlediği Alman ve yabancı o güzel halk ezgilerini aldık önümüze; akşam yemeğine kadar onlarla vakit geçirdik…[ix]
  •  
  • …Bu geceler her zaman güzel ve eğlenceliydi. Biz şarkı söylüyorduk; Lotte piyano, Fritz keman çalıyordu; annem çocukluk yıllarından hikayeler anlatıyordu; Polly [papağan] kafesinde bıdı bıdı konuşuyor, uyumaya yanaşmıyordu…[x]
  •  
  • …Ama bir gece yine Helene Kurz, yarım saatliğine oturmaya gelince bu beni hiç de tedirgin etmedi. Şaşkın şaşkın hep ona baktım; çok güzelleşmiş, bir içim su olmuştu. Geldiğinde, piyanonun mumları yakılmış bulunuyordu, iki sesli bir şarkıya o da katıldı. Ama onun içli sesinin her tonunu işitebilmek için, ben çok yavaş okudum şarkıyı. Arkasında duruyor, kestane rengi saçlarının arasından mum alevinin altın renginde ışıldadığını görüyordum; sonra şarkıyı söylerken omuzlarının hafifçe kımıldadığını görüyordum. Elimi birazcık saçlarında gezdirmenin tadına doyulmaz bir şey olacağını düşünüyordum…[xi] 

Böylece, Friedrich Silcher’in şarkısının dizeleri daha da bir anlam kazanıyor.

 Öyleyse tut ellerimi
Ve bana rehberlik et
Mutlu sona kadar
Ve sonsuza dek.
Yalnız gitmeyi sevmiyorum
Bir adım değil;
Nereye gideceksin ve duracaksın
Beni de götür.[xii]

 Artık eskisi gibi değil, yazılarımızı internete bağlı dizüstü bilgisayarda yazıyor; anında Silcher kim arayıp bulup, Google aracılığıyla şarkı sözlerini Almanca’dan Türkçe’ye çevirip, şarkının pek çok versiyonunu Spotify’dan dinleyebiliyoruz. Her yazı senaryoya, her senaryo canlanıp filme dönüşüyor. 

Film demişken! Yıllar önce ürkünç afişini gördüğüm, küvetin içinde yılan balıklarının arasından sıyrılan çıplak kız ile bu yazının buluşacağını kimin aklına gelirdi.

 

Hermann’a daha sonra veda edelim, şimdi gel bir sonraki durağımız olan Hohenzollern Şatosu'na zıplayalım. Buz tutmuş ağaç gövdelerinin arasında dolaşan ağır hava gri bulutların altında kararıyor. Gerilim filmlerinin bildik teranesi. Genç kız sakin içli bir melodi tutturmuş, sözsüz ürkütücü tınılar içinize işliyor: “La la laaa…” Kale duvarlarının tepesinde, iki şövalye heykelinin arasındaki taş tırabzanların üzerinde, çıplak ayak, üzerinde beyaz geceliği ile boş boş oğlana, başrol oyuncumuza bakıyor yukarılardan. 

Hohenzollern’in kıvrım kıvrım virajından siyah arabasıyla inen Lockhart, Hannah’nın gizemine kilitleniyor. “Kim bu kız?” Ne kızdan, ne oğlandan bahsetmeyeceğim sana, yoksa filmi izlemenin bir keyfi kalmaz. “Cure for Wellness” filminin adını Sağlık için Tedavi diye çevirmek haksızlık olur. Wellness sağlıktan öte bir kelime; aslında ne sağlık ne de hastalığa gönderme yapıyor, doğal bir iyi olma halini anlatıyor. Film, insanları aslında olmaları gereken bu hale getirmeyi amaçlayan bir sanatoryumda geçiyor. Sanatoryum da tabii ki Hohenzollern’in ta kendisi. Aslında iç çekimler Berlin yakınlarında terk edilmiş bir hastanede yapılmış, ancak oraları karıştırmayalım. Ana mekânımız Hohenzollern. Burası herhangi bir şato değil, halen Hohenzollern Sülalesi’nin evi. Aile dönem dönem burada yaşamaya devam ediyor. 

Kim bu Hohenzollern’ler? Tarih kitaplarımızda, birinci dünya savaşı Osmanlı’nın sonunu getiren savaştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 36. ve son padişahı ve 115. İslam halifesi olan Sultan Vahdettin’in ülkeden ayrılarak Malta’ya gitmesi; 1 Kasım 1922 tarihinde, saltanatın TBMM tarafından kaldırılmasından 16 gün sonra gerçekleşecektir. Almanya ile savaşa girmemizin büyük bir hata olduğunu öğrendiğimiz tarih derslerinde, Almanya’ya ne olduğunu pek bilmez, merak etmeyiz. Kendi derdimize düşmüşüzdür. Bizim tarih derslerimiz ilginç bir şekilde içine kapanıktır. Bugün bile televizyonda izlediğimiz haberler aynı içe kapalılığı barındırır.

 Vahdettin, büyük savaş sonrası dört yıl daha ülkesinde yaşamasına karşın, son Alman İmparatoru ve Prusya Kralı 2. Wilhelm için durum farklı şekilde gelişmiş. Kendisini apar topar Hollanda’da hayli küçük bir malikaneye adeta tıkmışlar. Sözünü ettiğimiz Kral İkinci Wilhelm; Osmanlı İmparotorluğu’na üç ziyarette bulunan ve Sultanahmet’teki Alman Çeşmesi’ni hediye eden kralın ta kendisinden. Onlarda da bizden farklı olarak, kraları her ne kadar ülke dışı edilse de veliahdı malları üzerinde hak iddia edebilmiş. Araya giren Weimar Cumhuriyeti, Hitler Almanyası ve sonrasında Potsdam’daki asıl büyük sarayların Doğu Berlin’de kaldığı dönemleri saymazsak, varisleri mallarının peşini bırakmamışlar. 

Uzun yıllar sürmüş ve uzun yıllar süreceğe benzeyen bu mahkemelere karşın Hohenzollern Şatosu, hemen Birinci Dünya Savaşı sonrası aileye kalan yegâne mülk olmuş. Bugün Hohenzollern Şatosu’nun üçte biri sülalenin zamanın Romanya krallığını yapmış Svabia Hanedanı’na, üçte ikisi de 1976 yılı doğumlu Prusya Prensi, Georg Friedrich Ferdinand’ın başında olduğu Brandenburg-Prusya hanedanına ait. Georg, İkinci Wilhelm’in büyük büyük torunu; Birleşik Krallık’ın meşhur Kraliçe Viktorya’sının da büyük, büyük, büyük, büyük torunu. 

Tüm bunları neden anlattım. Çünkü burası her ne kadar resmi olarak unvanlarını kaybetmiş olsalar bile, zamanın imparatorluk ailesinin kanlı canlı yaşadıkları yuvaları. Sanırım bu nedenle evin iç mekânlarında fotoğraf çekmek yasak. Şatonun bakım masrafları sadece ziyaret gelirlerinden elde ediliyor. Yılda yaklaşık 350.000 ziyaretçisiyle Almanya’nın en çok ziyaret edilen şatosu Hohenzollern. On dokuzuncu yüzyılda, geçmişine öykünen krallar tarafından Avrupa’nın birçok ülkesinde, orta çağa özenen birçok yeni şato inşa ediliyor. Şu anda gezdiğimiz şatonun kökeni on birinci yüzyıla dayanıyor, sülale adını bu ilk şatodan alıyor. İki kere yıkıldıktan sonra on dokuzuncu yüzyılda günümüzdeki son halini alıyor. 

Belli ki şatonun bakım giderleri çok yüksek ve mülkiyet haklarının korunmasından olsa gerek devlet yardımı alınmıyor. Cure for Wellness filminin on bir gün süren çekimleri, bakım masraflarına epey katkıda bulunmuş olmalı. İlginç olan, filmin hikayesi. Acaba genç Prens Georg Friedrich Ferdinand, şatosunu kiralarken senaryodan haberdar mıydı? Filmde, şatonun sahibi, soyunun saflığını korumak isteyen baron, kız kardeşiyle bir araya gelecekken, şatonun yakınında yaşayan köylüler ensestin önüne geçip baronesi diri diri yakıyorlar. Asillerin mavi olarak adlandırılan kanlarını devam ettirmeleri, Hitler’in ari ırkı, hanedanların dirilmesi… Kendi aralarında Almanca konuşan hastane personelinin soğuk ve mesafeli tavırları… Yüksek skor alamayan filmi, tüylerim ürpererek izledim. Belki de Hohenzollern Şatosundan etkilendiğim için filme torpil geçmişimdir, kim bilir. 

Kısacası Hollywoodvari ve bakımlı bir şato burası, öyle toz kokmuyor, ancak içerisi hayli soğuk. Gezdikten sonra kasaba tarzı ahşap lambrilerle döşenmiş sıcak restoranımıza kuruluyoruz Gülbahar ile. Karnımız epey acıkmış. Gulaş pek leziz.Yanında böyle yapış yapış, mısırdan yapılmış adını hatırlayamadığım yuvarlak bir şey geliyor. Keşke onun yerine paşa paşa püre isteseydim. Neyse ki Alman birasının yanında yitip gidiyor. 

Gülbahar tam karşımda oturuyor. Sağlık ne diye düşünüyorum. Kaybetmediğimiz sürece değerini anlamadığımız bir kavram mı? Asillerin ve zengin burjuvaların, hastalandıktan sonra kendilerini attıkları şık İsviçre sanatoryumları geliyor gözümün önüne. Cure for Wellness filminden kareler akıyor. Gülbahar’a bakıyorum, bağırsakları olmadan sürdürdüğü hayatına. Zengin bir ülkenin sıradan vatandaşını nasıl yaşattığını düşünüyorum. Eğer Almanya gerekli imkânları sağlamasaydı, Gülbahar hayatta olamayacaktı. Kısa Bağırsak Sendromu çok masraflı bir hastalık. Ülkemde, ani düzenlemelerle ilaçları kesilen hasta haberleri geliyor aklıma… 

Hayatı doya doya sürmek isteyen insanlarla, hayatını sonsuza kadar sürdürmek isteyen yaratıkların arasındaki ince çizginin adı mı acaba sırat köprüsü? 

Karnımız doydu. Bulutların üzerindeyiz. Orman, sis battaniyesinin altında dinlenedursun, tepemizdeki uyurgezer gökyüzü hala masmavi. Tam karşımızda, tropik diyarlardan fırlatılmış, yolunu kaybetmiş portakal pırıl pırıl parlayarak arkamızdaki şatonun gölgesini bulutların üzerine aksettiriyor. Masallarla aşık atan bu manzaraya sığınmış, mesudum. Sanki tüm talihsizliklere set çekmiş, Hades’in canavarlarıyla aramızdaki tüm bağları kesip koparmışız. Sanki dünya tertemiz bir yer, sanki küresel ısınma sadece bir kavram ve ben hayatımda duymamışım. 

  • “İnsan gerçeği gör-me-mezlik edemez. Bir kez görme yetisine sahip olduktan sonra, sanki hiç doğmamış gibi, isteyerek karanlığa geri dönemez ya da kör olamaz. 
  •  
  • Kendine dönüp bakabilen tek tür biziz. Genetik koduna kendinden şüphe etme toksini işlenmiş olan tek tür. Yeteneklerimiz ötesinde; inşa eder, satın alır, tüketiriz. Kendimizi maddi başarı yanılsamasıyla sarıp sarmalarız. Başarı olarak tanımladığımız; diğerlerine üstünlük kurma zirvesine doğru, dişimizle tırnağımızla tırmanırken aldatır ve hile yaparız.
  •  
  • Ama içimizde bir hastalık vardır. Genzimizin gerisinde yükselip o acı tadı bırakan safra gibi. Yalanlar savurup, dikkati farklı yönlere çekmeye çalışarak varlığını inkâr etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bir gün beden zihne isyan edip haykırana kadar... Ben iyi bir insan değilim. Ancak bizi neyin hasta ettiğini anladığımızda tedaviyi bulmayı umut edebiliriz."[xiii] 

Cure for Wellness filminin senaryosunu, filmin yönetmeni Gore Verbinski ile birlikte yazan Justin Haythe, multimilyarder Pembroke’un ağzından aktarıyor bize bu sözleri. 

Virajları döndükçe sis üzerimize çöküyor, güneş başka ülkeleri aydınlatmak üzere görevini alacakaranlığa devrediyor. Birazdan Smart’ımıza kavuşacak, dönüş yoluna koyulacağız. Hadi gel öncesinde bir u dönüşü yapalım. 

  • …İlk gittiğim yer, kasabamızın en kıdemli yapısı eski taş köprü oldu. Köprünün eskiden önünden o kadar çok geçtiğim küçük, gotik şapelini seyrettim. Sonra korkuluğa dayandım, hızlı hızlı ve yeşil yeşil akıp giden ırmağa baktım...[xiv] 
  •  
  • ...Çocukken oltamı binlerce kez aşağı sarkıttığım köprünün korkuluğu üzerinde yine bir on beş dakika oturmayagöreyim, bir zaman bir yurt sahibi olmanın hoş ve ilginç yaşantısını derinden derine, acayip bir duygulanmışlıkla hissediyorum. Bir zaman yeryüzünün küçük bir köşesinde bütün evleri, pencereleri, evlerdeki insanları tanımış olmanın yaşantısını, yeryüzünün belli bir yerinde bulunmanın, bir ağaç gibi kökleri ve yaşamıyla bulunduğu yere bağlanmış olmanın yaşantısını ayrıca...[xv]

 

 Müzeden çıktık, az yukarıda kilise, ileride meydan ve sonra Hermann’ın evi. Biraz daha yürüyünce, uzakta köprünün üzerinde durmuş alenen bize doğru bakan bir adam gördük. İçim ürperdi. O an, sonsuzluk gibi, hayat durmuşçasına bitmez tükenmez bir an, adam hareket eder gibi geldi. Oysa bronz heykeli yerinden kıpırdatmak ne mümkün. Gülbahar ile sözleşmişçesine, hedefine varmak için her şeyini feda etmiş, yine de son buluşma anını uzatmak isteyen kaşifler gibi; adımlarımızı yavaşlattık. Yanına vardığımızda; başımı sol yanağının, elimi sağ şakağının gerisine koydum. İlk gençliğimde başımı yaslayabileceğim bir dost, adeta bir baba olmuş adamın yanında öylece hiç kıpırdamadan durdum. 

  • Düşüncelere dalmış, “Buradan daha güzel bir yer bulunmaz,” dedim.
    Babam gülümsedi, yüzüme baktı.
    “Burası senin yurdun, yavrum. Doğru, güzel yerdir burası.”
    “Senin yurdun daha mı güzel, baba?”
    “Hayır, ama çocukluğumuzun geçtiği yerlerde her şey güzeldir, kutsaldır. Sen hiç yurdunu özlemedin mi?”
    “Özledim, ara sıra.”

Ormanda yakında bir yerde, çocukluk yıllarımda bazen saka kuşu avlardım. Yine az ötede, çocukken yaptığımız bir taş kulenin yıkıntıları olacaktı. Ama yorgundu babam, kısa bir dinlenmeden sonra geri döndük, yokuş aşağı başka bir yola saptık.[xvi]

Smart bizi bekliyordu. Kapılarını açıp oturduk. Yorulmuştuk. Gülbahar’a döndüm. Tek kelime etmeden, gözlerimizle birbirimize teşekkür ettik. 

Hayat ne güzel şey.

 


[i] So nimm denn meine Hände Und führe mich Bis an mein selig Ende Und ewiglich. Ich mag allein nicht gehen, Nicht einen Schritt; Wo du wirst gehn und stehen, Da nimm mich mit.

[ii] Rezeksiyon: Sağlam kısımları korumak ve gerekiyorsa o kısımların bağlantısını yeniden kurmak suretiyle bir organın bir parçasını kesip çıkarmak için yapılan cerrahi müdahale. (TDK)

[iii] https://www.turkiyeklinikleri.com/article/tr-kisa-bagirsak-sendromunda-beslenme-48058.html

[iv] https://www.burg-hohenzollern.com/startseite.html

[v] Gençlik Güzel Şey, Herman Hesse, Can Yayınları, s.31-32

[vi] https://www.hermann-hesse.de/en/museums/calw

[vii] https://hayatevi.org/2018/07/02/hermann-hesse-ile-bulusma-ya-da-rastlanti-diye-bir-sey-yoktur/

https://hayatevi.org/2018/07/01/rastlanti-diye-bir-sey-vardir-ya-da-herman-hesse-ile-bulusma/

[viii] From a distance

The world looks blue and green

And the snow capped mountains white

[ix] Gençlik Güzel Şey, Hermann Hesse, Can Yayınları, s.35-36

[x] Gençlik Güzel Şey, Hermann Hesse, Can Yayınları, s.47

[xi] Gençlik Güzel Şey, Hermann Hesse, Can Yayınları, s.47-48

[xii] So nimm denn meine Hände

[xiii] “A man cannot un-see the truth. He cannot willingly return to darkness or go blind once he has the gift of sight, anymore than he can be unborn.

We are the only species capable of self-reflection. The only species with the toxin of self-doubt written into our genetic code. Unequal to our gifts we build, we buy, we consume. We wrap ourselves in the illusion of material success. We cheat and deceive as we claw our way to the pinnacle of what we define as achievement; superiority to other men.

But there is a sickness inside us. Rising like the bile that leaves that bitter taste at the back of our throats. We do our best to deny its existence, dealing in lies and distraction. Until one day the body rebels against the mind and screams out… I am not a well man. Only when we know what ails us can we hope to find the cure.”

[xiv] Gençlik Güzel Şey, Hermann Hesse, Can Yayınları, s.38

[xv] Hermann Hesse – Biyografi, Bernhard Zeller, Yapı Kredi Yayınları, s. 15-16

[xvi] Gençlik Güzel Şey, Hermann Hesse, Can Yayınları, s.45

 


 

Yazarın diğer yazıları için kişisel blogunu ve Instagram hesabını takip edebilirsiniz.

Yazarın Diğer Yazıları

Erkek insan doğurdu

Çok sancılı oldu bu yazım süreci. Yazdım sildim, tekrar yazdım, tekrar sildim. Yazıyı bitirdim, son biz kez okudum, yattım zar zor uykuya daldım. Sabahın üç buçuğu, kasıklarımda derin bir sancı. Karnım burnumda. Iıııhhhh… Ikınıyorum. Nasıl çıkaracağım bunu içimden. Derin bir endişe daha da büyük şaşkınlık. Korku kocaman. Erkekler doğur(a)maz ki. Tek ıkınışta çıkıyor. Yok artık. Dokuzuncu çocuğunu tarlada bir çırpıda doğuran köylü kadın anlatmıştı da inanmamıştım. Nasıl olur, daha zor olmalıydı sonuçta bu benim ilk doğumum. Tüm endişelerim bir anda siliniyor. "Ohhh kurtuldum!" derken, kâbus bitiyor karabasan başlıyor

Hermann Hesse ile buluşma

Lugano'ya girdiğim anda büyülü bir tabela dikkatimi çekti: Hermann Hesse Evi! "Nasıl yani, Hermann Hesse'nin evi burada mıymış?"

Ünlünün köşkü, ünsüzün yuvası: Ali Fethi Okyarların evinde

Elbette ünlü dede Ali Fethi'den, eşi Galibe Hanım'dan ve dönemin önemli isimlerinden bahsedeceğim sana. Yolumuz Malta'ya kadar uzanacak. Yani bu yazı sadece dedeye ilişkin olmayacak...