11 Ekim 2020

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem

Katılımcı demokrasinin güçlendirilmiş parlamenter sistem bağlamında tartışılması, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi yeni bir Türkiye yaratılması açısından önemli bir seçenek oluşturacak

"Düzeltilmiş" ya da "güçlendirilmiş" parlamenter sistem tartışması, son günlerde iyice Türkiye'nin gündemine oturdu. Bunun iki nedeni var. Birincisi, ne olduğu belirsiz, tüm iktidarın tek elde toplandığı, hiçbir denge-denetleme mekanizmasının bulunmadığı mevcut rejimin Türkiye'yi getirdiği nokta. Demokrasinin, özgürlüklerin, hukuk devletinin ortadan kaldırıldığı, içeride ve dışarıda savaş eden, bütün kurumların içi boşaltılarak tek kişiye bağlandığı, ekonomisinin dibe vurduğu, işsizliğin rekor düzeyde olduğu, eşitsizliklerin iyice arttığı bir Türkiye. Bu karanlıktan çıkmak, enkazı toparlamak için atılması gereken ilk adımın "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" denen tek adam rejiminden kurtulmak olduğu kuşkusuz. O zaman, yerine nasıl bir yönetim sistemi sorusu ortaya çıkıyor. İkinci neden, MHP destekli AKP iktidarının sona ermek üzere olduğunu gösteren işaretlerin artması. AKP iktidarının sona ermesinden sonra bir geçiş dönemi başlayacak. Ama nereye geçiş? Bu sorunun şimdiden tartışılması, yanıt aranması gerekli.

Türkiye'nin demokratik, özgür, barışçı, refah düzeyi yüksek, mutlu, huzurlu bir toplum olabilmesinin eski parlamenter sisteme dönerek sağlanamayacağı konusunda bir görüş birliği var. Saatin kollarının 2002 öncesine döndürülmesi olanaksız. Türkiye'de ve dünyada çok şey değişti. Kaldı ki eski parlamenter sistemin ne denli başarılı olduğunu da yaşayarak gördük.

Parlamenter sistem, Türkiye'de çoğunluğun azınlık üzerinde tahakkümüne yol açtı. Yürütmenin yasama üzerindeki egemenliğini önleyecek mekanizmalar mevcut olmadığından, güç iktidardaki çoğunluk partisinin başkanı olan başbakanın elinde toplantı. Yargının bağımsızlığına son verilmesi, basının susturulması, muhalefet üzerindeki baskılar, keyfi yönetim hepsi parlamenter sistemde gerçekleşti.

Parlamenter sistem ya da temsili demokrasinin yarattığı başka bir sorun, oyunun seçilen siyasetçiler ya da Türkiye'de olduğu gibi, siyasal partiler ve bunların başkanları arasında oynanması, bunun sonucu olarak halkın siyasete yabancılaşması, kendi sorunlarının çözümünü siyasette görmemesi, kimlik aidiyetleriyle oy vermesi.

Bu nedenlerle, içinde bulunduğumuz dönem sona erdiğinde yapılması gereken eski sisteme dönmek, eski kurumları canlandırmak olmamalı. Yeni bir demokrasi inşa edecek, halkın siyasete katılmasını örgütleyecek yeni kurumlar yaratarak temsili demokrasiyle katılımcı demokrasi bağdaştırılmalı. " Güçlendirilmiş parlamenter sistemden" anlaşılması gereken parlamenter sistemin kurumlarını saklı tutarak bunları güçlendirmek olmamalı. Amaç, parlamenter sistemi, daha ileri bir demokrasiyle güçlendirmek olmalı. Başka bir deyişle, demokrasinin demokratikleştirilmesi için çaba göstermeliyiz. Bunun için yeni dönemde mevcut kurumların yapısal olarak değiştirilmesine, yeniden düzenlenmesine gereksinim var. Bu kurumlar aracılığıyla ortalama yurttaşların siyasal karar alma sürecine katılmalarını, kendi sorunlarıyla ilgili kararlar almasını sağlayacak yeni yollar yaratılmalı.

Böyle yeni bir demokrasi, siyasetin odak noktasını değiştirir. Siyasetin öznesi, siyasal partiler, parti başkanları olmaktan çıkar, halkın kendisi olur. Ancak tabandan yükselen bir halk hareketi yaratmak için, insanların bir proje çerçevesinde birleşerek bir "kitle" olmaktan çıkmaları, kendi geleceğine karar veren "halka" dönüşmeleri gerekir. Böyle bir "halk", kendi sorunlarıyla ilgili kararları kendi alır, hükümetlerden bu kararları uygulamalarını talep eder. Böyle bir halk, kendi geleceğini iktidarlara bırakmaz, kendi geleceğinin kontrolünü eline alır. Böyle bir halk toplumda değişimin motoru olur, özgürlükçü, eşitlikçi, yeni bir toplum yaratır.

Milyonlarca işsiz, yoksul, evine ekmek götüremeyen, çocuğuna eğitim için tablet alamayan, kredi borcunu ödeyemeyen, dükkan kirasını veremeyen yurttaşlara bir soru sorularak işe başlanabilir: "Devletin mali kaynaklarının kullanılmasında söz sahibi olsaydınız, önceliği nereye verirdiniz?" Bu soruyla birlikte, kendi önceliğini yaşama geçirmeyi öngören bir sistemin gerçek bir olanak olduğunu da göstermek gerekir.

Böyle bir sistem, çoğunluk partisinin siyasal, ideolojik önceliklerini yansıtan bir yasama organının yanında halkın gerçek önceliklerini belirleyen yeni bir kanal açar, siyaseti oy sandığının dışına taşır. Aynı zamanda kutuplaşmaya yer bırakmayan, hiçbir kesimin dışlanmadığı, ötekileştirilmediği yeni bir siyaset anlayışına yol açar. Siyasetin kimlik aidiyetlerinden ayrılmasına, gerçek sorunlara odaklanılmasına yardımcı olur.

Katılımcı demokrasinin yaşama geçirildiği bir ülkede örneğin, o yerde yaşayan vatandaşların iradelerine ters düşecek barajlar yapılamaz. İnsanların yaşamları için önem taşıyan su kaynakları kurutulamaz, ormanlar katledilemez. Ya da o ülkede yaşayan insanların giderek artan bir bölümü yoksullaşırken, işsizliğin pençesinde kıvranırken, ücretsiz izinli olarak günde 39 TL ile yaşamaya mahkum edilirken, mali kaynaklar Kanal İstanbul gibi çılgın projelerde tüketilemez. Ya da halkın seçtiği belediye başkanları, atanmış İçişleri Bakanı tarafından yargı kararı olmadan görevden alınıp yerine valiler kayyum diye atanamaz.

Türkiye, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin son derece büyük olduğu bir ülke. Korona döneminde bu eşitsizlikler daha belirgin bir nitelik kazandı. Oysa demokrasi her şeyden önce eşitlik demek. Eşitsizliklere gömülmüş bir ülkede ne demokrasiden, ne de özgürlüklerden söz edilebilir. Temsili demokrasilerdeki seçim sandığı ise eşitliği sağlamaz. Seçilenlerin eşitliği sağlamalarını beklemek çoğu kez boş bir umuttur. Seçenlerle seçilenlerin çıkarları aynı değildir.

Katılımcı demokrasinin en önemli özelliklerin biri eşitliğe dayanması. Katılımda eşitlik kadar gelir dağılımında eşitlik de bu yolla sağlanabilir. Bunun somut uygulamasını Brezilya'da Porto Allegre örneğinde gördük.

Katılımcı demokrasinin pek çok değişik modeli var. Bu modeller, yerel birimlerin bütçe yapma yetkisine sahip olmalarından değişik karar alma platformlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bunların tartışılması ve çıkan sonuçlara göre, yerel demokrasi kurumlarının inşası gerekli.

Ancak nasıl bir model benimsenir benimsensin, katılımcı demokrasinin değişmez bazı temel ilkeleri var:

  1. Katılımın, o yerde yaşayan herkese açık olması.
  2. Katılımcı demokrasi kurumlarının, devletten bağımsız olması. Sistemin amacı, temsili demokrasi kurumlarıyla yerel demokrasi kurumları arasında bir iktidar paylaşmasını gerçekleştirmek. Temsili demokrasi kurumları, bazı yetkilerini yerel kurumlara devredeceklerinden güçlerini yitirecekler. Ama temsili demokrasinin zaten iyi işlemediğini düşünürsek, bu güçsüzleşme demokrasi bakımından bir kayıp değil.
  3. Halkın, doğru bilgilendirilmesi. Bunun için ülkede ifade ve basın özgürlüğünün geçerli olması yanında sosyal medyanın da etkili kullanılmasına gereksinim var.

Katılımcı demokrasi, demokrasinin derinleştirilmesine ve bir katılımcılık kültürü yaratılmasına yol açar. Ancak burada temel sorun, halkın aktif bir yurttaşlık bilinciyle bu kültürü benimsemesi. Bunun için başarılı pilot proje uygulamalarına gereksinim var.

Katılımcı demokrasinin güçlendirilmiş parlamenter sistem bağlamında tartışılması, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi yeni bir Türkiye yaratılması açısından önemli bir seçenek oluşturacak.

Unutmayalım ki, geleceğe ilişkin tahayyülümüz, şimdi ne yapacağımızın belirleyicisidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Hukuk devletinin ölümü

Bu tutumun Anayasa'ya ve hukuka aykırı olduğu AYM ve AİHM kararlarıyla saptanmışken, 14. Ağır Ceza Mahkemesi böyle bir tutum alma cesaretini nereden buluyor? HSK bu konuda ne düşünüyor?

Bitmeyen idam cezası

İdam cezasının insan hakkı ihlali oluşturması sadece insan yaşamına son vermekten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda idama mahkûm olan suçlunun bir hücrede idam edilmeyi beklemesinin doğurduğu acı ve ızdırap da işkence, kötü muamele sayılıyor

Türkiye'ye hoş geldiniz Başkan Spano

AİHM’in yeni başkanı, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini, keyfi ve siyasi tutuklamaları, yargı bağımsızlığı sorunlarını söz konusu edecek mi, AİHM kararlarının neden uygulanmadığını sorgulayarak "Bu ne biçim hukuk devleti" diyecek mi?