25 Mayıs 2021

AKP sonrası Türkiye: Yeni bir demokrasi

İktidarın halkı kontrol ettiği bir sistemden, halkın iktidarı kontrol ettiği bir sisteme geçmemiz için önümüzde bir fırsat var

Bundan önceki yazımda, parlamenter demokrasinin neden otoriter bir rejim kurulmasını önlemede yetersiz kalacağını anlatmaya çalıştım. O zaman nasıl bir rejim yeni bir otoriter rejimi önler, demokrasiyi, özgürlükleri, hukuk devletini güvence altına alır sorusu ortaya çıkıyor. Bu yazıda bu soruya yanıt arayacağım.

Demokrasi, temelde, çoğunluğun iktidarı ve bu iktidarın kontrol edilmesi düşüncesine dayanıyor. Hobbes'un Leviathan'ı ile simgelenen devlet, kontrol edilmediği takdirde, tahakküme yol açar. Özgürlükler, hukuk devleti ortadan kalkar. Demos'un (halkın), kratos'u (iktidarı) yerini, tek bir kişinin iktidarına bırakır. Tek adamın seçimle iş başına gelip gelmediği bu durumu değiştirmez. Uluslararası alan bunun örnekleriyle dolu. Bugün Türkiye'nin de içinde bulunduğu durum bu.

ABD'nin kurucularından ve 4. Başkanı James Madison, Federalist Belgeler'de şöyle der: "Bütün iktidarın, yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması, iktidara ister seçimle, ister babadan oğula intikalle gelsin, tahakkümün tam bir tanımıdır."

Philip Pettit, özgürlüğü tahakkümün bulunmaması olarak tanımlar. Tahakküm ilişkisi için mutlaka baskı uygulanması da gerekmez. Siyasal iktidarın bireyin yaşamına keyfi bir biçimde müdahale etme kapasitesini elde bulundurması, tahakküm ilişkisinin kurulması için yeterli. Devlet, halkı hem özel tahakkümden hem de kamusal tahakkümden korumakla yükümlü. Özel tahakkümden koruma, ülke içinde sosyal adaleti sağlayarak gerçekleşir. Kamusal tahakkümden korumak için ise, iktidarın kendi üzerinde halkın kontrolünü kabul etmesi gerekir.

Devleti yöneten iktidarın kontrol edilmesi, her şeyden önce hukuk devleti ilkelerinin uygulanır olmasına bağlı. Hukuk devletinde, iktidarın yetki sınırlarını hukuk çizer. Öte yandan, demokrasinin işleyebilmesi için hukuk devletiyle yakından ilişkili kuvvetler ayrılığı ve iktidarın paylaşılması ilkelerinin geçerli olması gerekir.

Kuvvetler ayrılığı, devletin işlevlerinin yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında yatay olarak paylaşılması. Günümüz demokrasilerinde ise, devlet yetkilerinin sivil toplumla, yerel yönetimlerle dikey olarak paylaşılması söz konusu. Demokrasinin işleyebilmesi için gerekli olan böyle bir paylaşma, siyasal iktidarın halk tarafından kontrol edilmesini sağlar ve yetkilerini kötüye kullanmasını önler. Ancak bunun için insanların da demokrasiyi içselleştirmeleri, bir yaşama biçimi, kişiliklerinin bir parçası olarak görmeleri ve bu konuda inisiyatif almaları gerekir.

Türkiye'de ikide bir demokrasinin rayından çıkmasının nedeni, iktidarların oyunu kurallarına göre oynamamaları, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkelerini rafa kaldırarak bütün gücü yürütmenin ya da liderin elinde toplamak istemeleri.Bunun yanında iktidarı sınırlayacak, kontrol edecek etkili mekanizmaların bulunmaması.

Anayasalara konulan kurumlar  yoluyla iktidarın kontrol edilmesi, sınırlandırılması düşüncesi Türkiye'de yeni değil. 1961 Anayasası, Demokrat Parti'nin demokrasiyle bağdaşmayan yönetimine tepki niteliğindeydi. O nedenle iktidarı kontrol eden kurumsal sınırlamalar içermekteydi. Anayasa'da Senato'nun kurulmasıyla çift meclisli sisteme geçilmesi, yasamaya olan güvensizliğin bir işareti. Yürütmeye getirilen en önemli sınırlama ise Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) kurulmasıydı. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet temsilcilerinin bulunduğu bu kurul, sivil iktidarın kontrolü bakımından önemli bir role sahip oldu. Anayasa'da 1971'de yapılan değişikliklerle, MGK'nın Bakanlar Kurulu'na "görüş bildirme" yetkisi, "tavsiye eder" şeklinde değiştirildi. Asker üyelerinin sayısı artırıldı. Bunun yanında 1971 değişikliğiyle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kuruldu, TSK'nın elindeki mallar denetleme dışına çıkarıldı. Böylelikle TSK'nın yönetimde daha büyük bir role sahip olması sağlandı.

1982 Anayasası'nda ise bu kurumlarla birlikte Cumhurbaşkanı'nın sahip olduğu yetkiler genişletildi.

Sivil iktidarın bu yollardan kontrol edilmesinin demokrasi açısından doğurduğu sakıncalar yanında siyasal iktidarlarca da benimsenmedi. O nedenle bir sivil – asker çekişmesi doğdu. Böyle bir çekişme Türkiye'deki demokrasi bakımından olumsuz sonuçlar verdi.

AKP sonrası Türkiye'sinde, halkın iktidara ortak olduğu yeni bir demokrasi inşası, hem iktidarın halk tarafından kontrol edilmesine, hem de demokrasinin demokratikleşmesine yol açacak. Parlamenter demokrasinin, temel hak ve özgürlükler, hukuk devletine saygılı, işler bir demokrasi olması, iktidarın meşruiyet kazanmasını ve halkın iktidara rıza göstermesini sağlar. Ama halkın iktidara katılmasını sağlamaz. Seçimlerin, serbest, dürüst, adil bir biçimde yapılması  ve halkın oy kullanması da halkın yönetimi katılması ile ilgili değil.

Yeni bir demokrasiyi, parlamenter demokrasiden ayıran temel ilkeler, katılımcılık ve müzakerecilik. Katılımı iki düzeyde ele almak gerekir. Ülke düzeyinde ve yerelde.

Ülke genelinde: Katılımcılık hakları

Ülke düzeyinde, "katılımcılık haklarını" adını vereceğimiz yeni bir hak grubunu anayasada tanımlamamız gerekir. Katılımcılık hakları şunları içerir:

  1. Belirli bir sayıda imza toplayarak (örneğin, nüfusun yüzde biri ya da ikisi) bir konuyu TBMM'nin gündemine koymak. TBMM, bu konuyu müzakere edip etmeme konusunda takdir hakkına sahip olmalı.
  2. Belirli bir sayıda imza toplayarak (örneğin nüfusun yüzde 10'u) TBMM'e yasa tasarısı sunmak. TBMM, yasa tasarısını görüşür, kabul ya da reddeder, ya da aynı konuda başka bir tasarı hazırlar. Halkın tasarısı geri çekilmemişse, her iki tasarının da referanduma sunulması düşünülebilir.
  3. Referandum hakkı: Referandum iki türlü olabilir. Aşağıdan yukarı yani halkın referandumu tetiklemesi ya da yukarıdan aşağı yani hükümetin ya da parlamentonun referanduma götürmesi. Fransız anayasası, milletvekilleri ve halkın birlikte referanduma götürebilmesini öngören bir karma sistem öngörür. Ancak eşik çok yüksek tutulduğu için (seçmen sayısının yüzde 10'u) pek kullanılmadı.

Halkın başlatacağı referandum, belirli sayıda imzayla TBMM'nin kabul ettiği bir yasanın, belirli bir süre içinde referanduma sunulması şeklinde olabilir. İzlanda'da bu süre 3 ay. Bütçe yasası gibi bazı yasalar istisna  olabilir.

Referandum, İsviçre'de  özellikle kantonal düzeyde çok kullanılan ve başarılı sonuçlar veren bir yöntem. Ancak referandumun anlamlı olabilmesi için eşiğin çok yüksek tutulmaması önemli.

Bunların yanında halkın karar mekanizmalarına katılmasını sağlayacak başka yöntemler de düşünebilir. Örneğin, yasaların hazırlanması aşamasında, yasa taslağının TBMM'nin ilgili komisyonunda görüşülmesinden önce bu konuda çalışan STK'ların, meslek gruplarının görüşlerinin yazılı ya da sözlü olarak alınması ve yazılı görüşlerin önceden komisyon üyelerine dağıtılması koşulu getirilebilir. 

Yerelde: Katılımcı demokrasi

Demokrasinin yeniden inşa edilmesi, yerelde yeni bir katılımcı, aşağıdan yukarı demokrasi için iyi bir fırsat oluşturmakta. "Katılımcılık hakları", ülke genelinde halkın yönetime katılması olanağını verirken, yerelde katılımcı demokrasi, insanlara kendi yaşamlarını belirleyen ve etkileyen kararları doğrudan kendilerinin almalarını öngörmekte. Katılımcı demokraside, insanlar yaşamlarını ilgilendiren konuları tartışmak, planlamak, karar vermek ve uygulamak amacıyla bir araya gelirler. Karar verme süreci, temsilciler olmadan doğrudan yapılır ve sorunlara odaklanır. Katılımcı demokrasi, temsili demokraside sesi duyulmayanların sesinin duyulmasına olanak tanır, toplumdaki eşitsizlikleri ortadan kaldırır, tahakküm ilişkilerine son verir.

Katılımcı demokrasinin dünyada pek çok uygulaması var. Bu deneyimlerin incelenmesi, gerekli derslerin çıkarılması ve Türkiye koşullarında en uygun modelin hangisi olduğuna karar verilmesi gerekir. Ama her şeyden önce, toplumda bu konuda bir tartışma açılması, katılımcı demokrasi için bir toplumsal desteğin doğması, bu değişime karşı olacak çıkar gruplarının ikna edilmesine gereksinim var.

Katılımcı demokrasi, sivil toplumla yerel yönetimler arasındaki işbirliğine dayanır. O nedenle STK'lar, yerel demokrasinin önemli bir aktörü. Katılımcı demokrasinin yaşama geçirilmesi için merkez-yerel ilişkisinin yeniden tanımlanması, merkezin bazı yetkilerini yerele devretmesi, ademimerkeziyetçi bir anlayışın ülke yönetimine egemen olması gerekir. Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa Yerel Yönetimler Şartı da yurttaşların yerel yönetimlere katılma hakkına sahip olduğunu ve devletin bu hakkı sağlamakta yükümlü olduğunu belirtir.

Türkiye'de katılımcı demokrasinin doğal alt yapısı mahalle meclisleri. Mahallede yaşayanlar gündelik sorunlarını tartışır hale gelip bunlara topluca çözüm ürettikleri ölçüde katılımcı demokrasinin temel direğini oluşturur. Mahalle meclislerinin kurulmasında ve işlemesinde mahalle muhtarlarına önemli işler düşer. Mahalle meclisleri başkanlarının rotasyonla değişmesi de demokrasinin gereği.

5393 sayılı Belediye Yasası'nda yer alan Kent Konseyleri birkaç yerel yönetim dışında ölü durumda. Kent Konseyleri'ni canlandırmak gerekiyor. Kent Konseyi Yönetmeliği, Kent Konseyleri'ne "yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşerilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak" görevini veriyor. Ama bu görev kağıt üstünde kaldı.

Bundan da anlaşılacağı gibi katılımcı demokrasi için yasal bir alt yapı var ama uygulanmıyor. Onu uygulamaya geçirmek ve merkezin yetkilerini devreden yasalarla tamamlamak gerekiyor. Avrupa Yerel Yönetimler Şartı, yerel yönetimlerin açıkça yetki alanları dışında bırakılmayan her konuda yetkili olduklarını, yasada belirtilmediği sürece yetkilerinin sınırlanamayacağını söylüyor. Önemli bir konu, yerel yönetimlerin katılımcı bütçeye sahip olmaları. Brezilya'da Porto-Allegre örneğinde, Anayasa değişikliğiyle, federal hükümet, gelir vergisi ve sanayi ürünleri vergisi gibi iki ana vergi kalemi yerel yönetimlerle paylaştı. Katma değer vergisi de paylaşılan vergi kalemleri arasında.

Yereldeki katılımcı demokrasiyle, ülke genelinde katılım hakları birbirlerini tamamlayan kavramlar. Katılım haklarının nasıl kullanılacağına, yerelde yapılan tartışmalarla karar verilecek.

Katılım hakları ve katılımcı demokrasiye dayanan bir sistemde siyasal partileri, varlığını koruyacak. Ancak siyasal partilerin birçok işlevi, yerel halk meclisleri tarafından üstlenildiği için önemleri azalacak, rolleri değişecek. Karar mekanizmaları çoğunluğa sahip iktidar partisinin tekelinden çıkarıldığından, bugünkü gibi tüm gücün tek bir kişinin elinde yoğunlaşmasının önüne geçilmiş olacak.

Böyle bir sistemde, iktidar gerçek sahibine yani halka devredilecek, çoğunluğun, azınlık üzerindeki tahakkümü sona erecek, insanlar, eşit, özgür bir biçimde yaşama olanağı bulacaklar. Adaletsiz, keyfi, baskıcı yönetimlerin işbaşına gelmeleri önlenecek. Dünya görüşleri, ideolojileri ne olursa olsun, herkesin eşit bir  biçimde katıldığı, kimsenin dışlanmadığı bir sistemde kutuplaşmalara, ötekileştirmelere de yer kalmayacak.

İktidarın halkı kontrol ettiği bir sistemden, halkın iktidarı kontrol ettiği bir sisteme geçmemiz için önümüzde bir fırsat var. Bu fırsatı iyi kullanmalıyız.

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Konferansı'nın ardından

Türkiye’de hak talebi olanlar, ezilmişler, dışlanmışlar, siyasal partilere güvenmiyor.

Deniz Poyraz'ı kim öldürdü?

Demokrasiden yana olan sivil toplum kuruluşları, siyasal partiler, ortaklaşa tek bir ses yükseltebilmeliler. "Dur! Biz varız" diyebilmeliler. HDP'ye yapılan saldırı, Türkiye'deki muhalefet için bir demokrasi sınavı

AKP sonrası Türkiye: Parlamenter demokrasi yeterli mi?

Biz ne istiyoruz? Parlamenter rejime dönmek mi, yoksa bir daha ne askeri, ne sivil otoriterleşmeye izin vermeyecek, bunu önleyen güvenceleri içerecek daha demokratik bir rejim mi?