07 Kasım 2021

Mehmet Eymür ve Eichmann'lar...

İnsanın biyolojik varlıktan kültürel özneye doğru uygarlık yolculuğunda işkenceler inkâr edilerek, hafifsenerek, azaldığı öne sürülerek örtbas ediliyor hâlâ. İşkence uygulanışı ve etkisi gereği sistematik bir şiddettir, azı çoğu olmaz. Bir kişinin bile işkence görmesi kabul edilemez. Çünkü işkence görmemek haktır

 

Mehmet Eymür'ün önce Gökçer Tahincioğlu'na verdiği röportajda, ardından Halk Tv'deki canlı yayında söyledikleri yakın siyasi tarihle, insan haklarıyla, işkence suçlarıyla ilgilenenlerin iç yüzüne hâkim olmasa da kısmen bildiği hakikatler. Böyle olması her defasında dehşete düşülmesini, kalbe ağrılar girmesini hatta midenin bulanmasını önlemiyor elbette.

Eymür soruları yanıtlarken oldukça soğukkanlı ama çok rahat olduğu söylenemez. Çoğunlukla keskin manevralarla kısa ve ucu açık cevaplar vermiş ekranda. Çünkü yapıp ettiklerinde son derece bilinçli olanların kendini kurtarma yöntemi zannettiği anlamazlıktan gelme'nin arkasına sığınıyor. "Yaptım ama pişman değilim" derkenki üstünü kapatma kolaycılığı da bundan. İşkencenin tanımı, kullanım yerleri, tarihçesi hakkında nalına mıhına örnekler veriyor. Hem "bir insanı bir yere kapatmak da işkencedir" diyebilecek kadar şiddetin doğasını iyi biliyor, hem de mecburiyetlerin altını çizerek kötülüğe kılıf uyduruyor. Tipik bir Eichmann aslında Mehmet Eymür. Ama asıl mesele Eichmann'ın ne kadar suçlu görüldüğünde…

Sistematik kötülüğün kökenlerini totaliter rejimlerin insanın önce tüzel ardından ahlaki kişiliğini yok etmesine, böylece tıpkı Pavlov'un köpeği gibi şartlanmasına dayandıran Arendt, Kant'tan mülhem adlandırdığı "radikal kötülüğün" insani ve anlaşılır zaaflar olarak gördüğü menfaat, bencillik, hırs gibi güdülerle açıklanamayacağını ileri sürer.

Kendiliğindenliği, başka bir deyişle iradesi elinden alınan Eichmann'ın vazife icabı yaptığı kötülüklerin yanı sıra son derece normal bir insan olması, normal bir yaşam sürmesi, mesela böyle bir caninin fırsat buldukça çocuklara sosis dağıtması karşısında dehşete düşer. Şöyle yazacaktır:

"Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu. Hukuk kurumlarımız ve yargılama usullerimizin ahlaki standartları açısından bu normallik, yapılan bütün kötülüklerin toplamından daha dehşet vericiydi."

Arendt radikal kötülüğün açıklanamazlığını felsefeye içkin bir durum olarak görür. Eichmann'ın kötülüklerini karakteriyle açıklamaya çalışanları haklı olarak eleştirmişti, ancak onu itaate dayalı bir hiyerarşide kötülüğü normalleştirmesi sağlanmış "son derece normal" biri olarak göstermişti. Eichmann empatisi köreltilmiş bir sistem kurbanıydı ona göre. Arno Gruen ise bireyin sorumluluğunu hiçe sayan bu yaklaşıma itirazda bulunur. "Arendt" der, "çağımızın rezilliğinin uç noktasını; insanların sanki duyguları varmış gibi davranabileceklerini görmemişti."

Failler kurbanlarını Bauman'ın deyimiyle "insandışılaştırarak" kötülük edebiliyorsa başkasına fiziksel ve/ya psikolojik zarar veren edimlerini şuursuzluk, akıldışılık ya da tedrici yozlaşmayla mı gerekçelendireceğiz? Sistematik kötülüğün emir erlerini, muhakeme yetileri ellerinden alınıp kuklalaştırılmış birer piyon olarak mı göreceğiz? Bu da aklamanın dolaylı bir yolu değil mi?

Eichmann Yahudi halkına yaptıklarından dolayı suçlu bulunup idam edilmişti, yani şiddet başka bir şiddetle cezalandırılmıştı. İdam, sistematik kötülüğü önlemede başarılı olabildi mi peki? Elbette, hayır.

İnsanın biyolojik varlıktan kültürel özneye doğru uygarlık yolculuğunda işkenceler inkâr edilerek, hafifsenerek, azaldığı öne sürülerek örtbas ediliyor hâlâ.

İşkence uygulanışı ve etkisi gereği sistematik bir şiddettir, azı çoğu olmaz. Bir kişinin bile işkence görmesi kabul edilemez. Çünkü işkence görmemek haktır. 

"Yaptıklarımı hep müdafaa ettim" diyor Mehmet Eymür canlı yayında. "Memleketime doğru hizmet ettiğimi düşünüyorum" diye ekliyor.

Sahi işkence memlekete hizmet midir, yoksa devlete hizmet mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

1 Mayıs 1977: Bir tanığın gözünden...

Kırk beş yıl geçse de dehşet ve acı taptaze. O gün meydandaki herkes hedefti, o kurşunlar herkese atılmıştı

Savaşın sonunu sadece ölüler görür

Sözcüklerden başka aracımız yok silahlara karşı. Barış diline kulak tıkayanlara inat koro halinde haykırmamızın elle tutulur gözle görülür sonuçlar doğurmama ihtimaline rağmen başka çaremiz de yok

Enes Kara, ah keşke...

Cehennem korkusuyla baskı kurularak hayatı cehenneme çevrilen daha kaç genç var? Kendi canlarına kıydıklarında mı haberdar olacağız varlıklarından?