20 Eylül 2020

Tıp ilimi ile uğraşanları himaye etmeli

Düzgün bir sağlık sistemi, şiddetten uzak bir ülke ve özlük haklarında adalet istemek çok mu? Üstelik de atalarımız "Tıp ilmi ile uğraşanları himaye etmek sultanların güzel adetlerindendir" derken

Sağlık hizmeti nasıl karşılanmalıdır sorusu hâlâ bir cevap arıyor. 1929 krizinin ardından dünyaya yayılan sosyalist sistem ve işçi hareketleri ile "sosyal devlet" uygulamaları artmış ve devletlere sağlık alanında yükümlülükler verilmişti. Bu uygulama 2. Dünya Savaşı'ndan sonra iyice yerleşti. Ancak, 1970'li yıllarla başlayan neoliberal politikalar sonucu, sistemin devlete aşırı bir finansal yük yüklediği gerekçesi ile, bu anlayıştan vazgeçildi ve sağlığın özelleştirilmesi projesi başladı.

Dünyadaki bu değişiklikler elbette Türkiye'yi de etkiledi. 1961 Anayasasında sağlık ile ilgili 49. madde "Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbî bakım görmesini sağlamakla ödevlidir. Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır" diyerek devlete bir yükümlülük getirmekteydi.

Oysa ki 1982 Anayasasında bu madde "Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir" olarak yer aldı. Devlet neoliberal politikalara uygun olarak sağlığı korumak ve sağlamak yükümlülüğünden çıkarılmış, sadece düzenleyici ve denetleyici rol üstlenmişti.

Bu gelişmelerle beraber çok daha önemli bir adım atıldı: Hastalandıysan suçlu sensin. Sağlıkta bireyselleşme yaygınlaştırıldı.

Öyle ya, obeziteye bağlı sorunlar varsa suçlu sensin. Çok yemişsindir, az spor yapmışsındır. Sigaraya bağlı sorunlar olduğunda da "O kadar da uyardık, içmeseydin" diyerek kenara çekilmek kolay. Tansiyon yükseldiğinde suçlu kontrollerini düzgün yaptırmayan ve ilaçlarını düzgün kullanmayan hastanın ta kendisidir. Diyabeti olan hasta yediklerini kontrol etmez, ilaçlarını düzenli kullanmazsa böbreği de bozulur, gözü de görmez olur elbette.

Oysa ki sağlığın sosyal belirleyicileri olarak bilinen eğitim, barınma, korunma, beslenme gibi konular hiç gündeme gelmiyor. Sigara kullanımının eğitim ve gelir düzeyi düşük kesimlerde çok daha fazla olduğu ortada ve sigara satışı serbest. Diyabet, hipertansiyon hastasının ilaca ve sağlık hizmetine ulaşım sorunu, bilinçlendirilmesi konuşulmuyor. Sağlıklı beslenin derken bu nasıl olacak diye kimse sormuyor.

Bu yaklaşım çok başarılı bir şekilde uygulamadadır. Devlet prim ödeyenlere minimal düzeyde ilaç temini ve sağlık hizmeti sunmak dışında bir yükümlülük üstlenmemekte ve toplum da bunu bu şekilde kabul etmektedir.

Koronavirüs'te de aynı noktaya geldik. Her gün medyada devlet büyüklerimiz "Eğer maske takmaz, sosyal mesafeye uymazsanız hasta olursunuz. Demedi demeyin" diyerek kenara çekiliyorlar. İnsanların çalışma ve toplu taşıma kullanma zorunluluğu göz ardı ediliyor, barınma ve beslenme sorunları yokmuş gibi davranılıyor.

Sonunda fatura hasta ile yüz yüze kalan hekim ve diğer sağlık çalışanlarına kesiliyor. Olmayan ilaç ve aşının, dolu hastane yataklarının, yürümeyen sistemin sorumlusu sağlık çalışanları oluyor. Pandemi günlerinde de yük onların omuzunda kaldı. Başlangıçtaki cılız bir alkış girişimi dışında bir kadirşinaslık görülmüyor. Sağlık çalışanlarına şiddet azalmadan devam ediyor.

Hep eski günler aranır ya: Hekime ve bilgisine saygı duyulan günler geride kaldı. Beş-on yıl öncesi bile hasretle aranıyor. İyice geriye gidersek de insan çok şaşırıyor.

Devlet arşivinden çıkan "Hekim Rafael oğlu Hekim Musa'nın Yenilenen Muafname Nişanı"na bakınca da insan hayıflanmadan edemiyor. Sultan III. Mustafa tarafından 3 Ağustos 1731'de yenilenen muafnamede "Musa ve evlatlarından harç haraç istemeyip avariz vergisi de talep edilmeyecektir. Musa'nın evladı ve ceddi yazıldığı üzere muaf olup bu hükmün aksine vergi talebiyle rencide edilmemelidirler" denmekte. Üstelik de ilk muafname Fatih Sultan Mehmet tarafından verilmiş ve sonra gelen padişahlar tarafından da üç asır boyunca Hekim Rafael'in hekim olan tüm torunlarına devredilmiş.

Sultan III. Mustafa ayrıca "Tıp ilmi ile uğraşanları himaye etmek sultanların güzel adetlerindendir. Benim bu hükmümü bozarak muhalefet eden evladımdan ve taallukatımdan kim olursa olsun Allah indinde günahkar olup meleklerin ve insanların lanetine uğraya" diyerek işi garantiye de almış.

Sağlık çalışanları artık bu kadar bir ayrıcalık istemiyor ama uygun bir çalışma ortamı, düzgün bir sağlık sistemi, şiddetten uzak bir ülke ve özlük haklarında adalet istemek çok mu? Üstelik de atalarımız "Tıp ilmi ile uğraşanları himaye etmek sultanların güzel adetlerindendir" derken.

Yazarın Diğer Yazıları

Pıhtılaşma sorunu ve Covid-19

"Pıhtı niye olur da atar, atarsa neler olur?" soruları hastalar tarafından korkularak sorulan soruların başında gelir

Erkeklerin baş belası: Prostat

Prostatı net bir şekilde önce Venedikli anatomist Niccolo Massa tariflemiş ve 1536 yılında Andreas Vesalius anatomi kitabında resimlemiş. Massa organı mesane boynunda oturan bir organ olarak tariflemiş

Apandisit: Kendisi küçük şöhreti büyük hastalık

Leonid İvanoviç Rogozov 1960-1961 yıllarında düzenlenen Sovyet Antarktika Seferi'nde pratisyen hekim olarak görev alan bir Sovyetler doktoru. Kendisine apandisit tanısı koyduktan sonra görev sırasında başka bir doktorun olmaması sebebiyle, kendine apandisit ameliyatı yapmasıyla ünlenmişti