18 Nisan 2021

Fatura hep sessiz kalana çıkar

Yüzyıllık bilimsel kurullarımız yok, olanların da bağımsızlığını sağlayamıyoruz ve köklü üniversitelerimizi değersizleştirmek için çaba sarf ediyoruz. Buna karşılık herkes bilimin desteği olmadan ülkenin kalkınamayacağını da biliyor. Bilim insanlarımızın daha kararlı ve gerektiğinde cesur olması gerekiyor

Yirminci yüzyılın başında İngiltere'de sağlık sorunlarının başında verem gelmekteydi. Bu nedenle de 1901'de bir komisyon kurularak veremin insan ve hayvanlarda bulaşma yolları, tedavisi ve engellenmesinin araştırılması amaçlanmış. Böyle bir kurulun hükümetten bağımsız çalışması gerektiği anlaşılınca da 1918'de komisyon bütünüyle bağımsız bir kuruluş halini almış. 1919'da ise komitenin adı Tıbbi Araştırma Konseyi olmuş. Yani, yüzyıl önce insanlar bilimin bağımsız olması gerektiğinin bilincine varmışlar. Alexander Fleming'in penisilini bulması, DNA yapısının Watson ve Crick tarafından bulunması gibi Nobel Ödülü kazanan çalışmaların da arasında bulunduğu birçok araştırma bu konsey tarafından desteklenmiş.

Yaşadığımız salgında bizim de bir bilim kurulumuz var. İşin başında ağırlıklı olarak enfeksiyon hastalıkları uzmanlarından oluşan kurul daha sonra halk sağlığı uzmanlarından oluşan bir başka kurul tarafından desteklendi, iyi de oldu.

Kurullarda çok değerli ve bilgili uzmanların olduğundan kimsenin şüphesi yok ama bağımsız olmaması birçok eleştiriyi beraberinde getirdi. Her iki kurulun da sözcüsü yok ve bu nedenle de ne düşündüklerini, ne önerdiklerini bilemiyoruz. Belli ki kendilerine "Siz sesinizi çıkarmayın, gerekenleri sadece sağlık bakanı ve cumhurbaşkanı söyleyecek" denmiş. Bu uyarıyı anlamayanların başına neler geldiğinin örneklerinin çok olması nedeniyle bilim kurullarımız sessizliğini koruyor. Bu arada sağlık bakanı da ne kadar konuşabileceğinin oldukça bilincinde görünüyor.

Hekimler bir hastalık veya ameliyat sonrası rapor verdiklerinde hastanın dinlenme süresi için "15 gün istirahatı gereklidir" değil, "15 gün istirahatı uygundur" diye yazarlar. Yani, bu hekim tarafından bir tavsiye niteliğindedir ve bu öneriyi dinleyip dinlememek işveren kurumun amirine bağlıdır. "Hayır, ben raporu kabul etmiyorum, gel çalış" diyebilir ama olumsuz bir gelişme olursa da sorumluluğu üstlenmesi gerekir. Bu nedenle de genellikle rapordaki tavsiyeye uyulur.

Bilim kurulu da aynı durumdadır. Önerileri uygulayıp uygulamamak siyasi iktidarın yetkisindedir. Kararları hükümet verecektir elbette ama bu durumda sorumluluk da kararları verenlerin omuzlarında olmalıdır. Bilim kurulu sessiz kaldıkça olumsuz gelişmeler ister istemez kurulun üzerine yıkılacaktır. "Bilim kurulu ne derse biz de onu yapıyoruz" cümlelerini duymaya başladık bile. Maalesef bilim kurullarının bağımsızlığına neden gereksinim duyulduğu da bu örnekte çok net ortaya çıkıyor. Bilim kurulu sessizliğini bozmalı, yoksa kontrolden çıkmış olan salgının faturası onlara kesilecek gibi görünüyor.

En eski bilim kurullarından olan Fransız Akademisi (Académie Française) Fransızca üzerine çalışmalar yapmak üzere Cardinal Richelieu tarafından 1635 yılında kurulmuş. Önceleri edebiyatla ilgilenen küçük bir grubun buluşması ile başlayan hareket kısa zamanda ünlenmiş. Kral XII. Louis "Benden habersiz neler oluyor?" diyerek olaya müdahale etmiş ve gruba kendi önerdiği kişileri eklemeye başlamış. Akademi, Fransız İhtilalini, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi işgalini yaşamış. Günümüzde ise 40 üyeden oluşan bağımsız bir bilimsel kurul olarak devam ediyor. Yeni üye ancak üyelerden biri ölürse veya ayrılırsa mevcut üyelerin oylarıyla gelebiliyor.

2011 yılında Amin Maalouf üyeliğe kabul edilmiş. 29 numaralı koltuğa kabul edilen Maalouf Akademi'nin hikayesini "29 Numaralı Koltuğun Hikayesi" isimli kitabında muhteşem bir şekilde anlatıyor. Üye olmak isteyenler arasındaki çekişmeler, kıskançlıklar, kralın ve çevresinin müdahaleleri kitapta çok güzel anlatılıyor.

Üyelerin arasında sadece edebiyatçılar değil Louis Pasteur gibi bilim adamları, Valery Giscard d'Estaing gibi politikacılar da yer almış. Victor Hugo, Alexandre Dumas, Voltaire gibi ünlüler üye olurken, Jean-Paul Sartre, Balzac, Emile Zola ve Jules Verne gibi ünlüler üyelik onurunu elde edememişler. Ancak, sonuçta tamamen bağımsız bir bilimsel kurul ortaya çıkmış ve üyelerine "ölümsüzler" deniyor. 

Türkiye'de TÜBİTAK isimli bir araştırma kurumumuz var ama bağımsız demeye bin şahit ister. Liyakat konusu ise ayrı bir alem. TÜBİTAK'a bağlı bir enstitü olan ULAKBİM'e 2014'te İlahiyat Fakültesi mezunu olan ve Ankara Belediyesi'ne bağlı Keçiören Parkı Müdürlüğü yapmakta olan bir "bilim insanı" müdür yardımcısı olarak atanmıştı.

Yüzyıllık bilimsel kurullarımız yok, olanların da bağımsızlığını sağlayamıyoruz ve köklü üniversitelerimizi değersizleştirmek için çaba sarf ediyoruz. Buna karşılık herkes bilimin desteği olmadan ülkenin kalkınamayacağını da biliyor. Bilim insanlarımızın daha kararlı ve gerektiğinde cesur olması gerekiyor.


Prof. Dr. Özdemir Aktan, Tarsus Amerikan Koleji'ndeki orta öğreniminin ardından Hacettepe Tıp Fakültesi'nde eğitim gördü. Genel cerrahi uzmanlık eğitimini de Hacettepe Tıp Fakültesi'nde tamamlayan Aktan, 1988 yılında Marmara Üniversitesi'nde Genel Cerrahi Doçenti oldu. Aynı üniversitede 1993 yılında profesör olan Aktan, 2006-2010 yılları arasında İstanbul Tabip Odası Başkanlığı görevini üstlendi. 2010-2012 yıllarında TTB 2. Başkanı olan Aktan, 2012-2014 yıllarında TTB Merkez Konseyi Başkanlığı görevini sürdürdü.

Aktan, Barış İçin Akademisyenler'in "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisini imzaladığı için 686 sayılı KHK ile Marmara Üniversitesi'nden ihraç edildi. Evli ve 2 çocuğu vardır.

Yazarın Diğer Yazıları

Zorunlu olmayan aşının pasaportu nasıl olacak?

Türkiye'de sahte negatif test raporu üreten merkezlerin varlığı çok önceden ortaya çıkmıştı. Dijital Yeşil Sertifika'nın da sahtesinin çıkacağı kesin. Buna öncülük edecek olan ülkelerin en başlarında Türkiye olursa pek kimse şaşırmaz sanırım

Tarihi yok etme çabası bir hastalık mı?

Sorunun yanıtını ben net olarak veremiyorum. İkisinin el ele yürüdüğü bir süreç olduğu fikrine aklım giderek daha çok yatıyor

Üniversitenin eskisi mi değerli?

Türkiye'de düzeltilmesi gereken yüzlerce sorun olduğu ortada ama çözümlere katkıda bulunması gereken kurumların başında üniversiteler geliyor. Bunu başardıklarında logolarındaki tarihe sahip çıkma taleplerini hak etmiş olurlar