22 Mayıs 2022

Ağrısız beden olmuyor

Yaşlar ilerledikçe ağrıların arttığı bir gerçek. Bu durumda en hoşuma giden yorum: Yetmiş yaş üstündeyseniz ve sabah uyandığınızda hiçbir yeriniz ağrımıyorsa ölüp ölmediğinizi kontrol edin

Hastalar bir yerlerinin ağrıdığını söylediklerinde hekimlerin aksini iddia etme hakları yoktur. Öyle ya, ağrıyı ölçen bir aletimiz yok ve olacak gibi de gözükmüyor. Halbuki sadece ağrıyı değil, şiddetini de ölçen bir aletimiz olsa birçok şey daha kolay çözülürdü.

Her durumda ağrının hekimler tarafından ciddiye alınması gerekiyor, zira ağrı vücutta bir şeylerin iyi gitmediğini belirten önemli bir uyaran. Öyle olunca da ağrıyı kesmek yanında nedeninin de bulunması gerekiyor.

Ağrının şiddeti konusunda da hastalara bağımlıyız. İlaç etkinliklerinin araştırıldığı çalışmalarda hastaların 1-10 arası (10 en şiddetli olmak üzere) bir rakam ile ağrının şiddetini belirtmesi istenir. Başka da bir yöntem yoktur. Oysa ağrı algısı kişiden kişiye çok değişir.

Ağrı eşiği diye bir kavram da vardır ki bunu anlamak ve ölçmek de imkansızdır. Hastaların büyük bir çoğunluğu övünerek ağrı eşiklerinin yüksek olduğunu ve bu nedenle de ağrıya dayanıklılıklarının yüksek olduğunu belirtirler. Ağrı nedeni ile hekime geldiklerinde "O kadar şiddetliydi ki ben bile dayanamadım" diyerek işin çok ciddi olduğunu belirtirler.

Ağrı eşiği nedir, nasıl ölçülür bilmiyorum ama bildiğim bir şey kadınların ağrıya erkeklerden çok daha dayanıklı olduğudur. Hele hamilelik ve doğum, oluşan hormonal değişikliklerle birlikte, kadınları ağrıya karşı çok dayanıklı yapıyor. Herhangi bir karın ameliyatından sonra insanlar günlerce ağrı çekerken, sezaryen sonrası bir anne, saatler sonra ayaklanıp çocuğunu emzirebiliyor.

Ağrının nasıl algılandığı açısından ilginç bir örnek de hayalet (fantom) ağrı olarak adlandırılanlar. Bir nedenle kol veya bacakları kesilenler sık sık böyle bir ağrı tarifliyor. Kesilmiş olan uzuvlarının ağrıdığını belirten insan oranı yüzde 50-70 arasında ve bunların neredeyse yüzde 60’ı da altı ay sonra ağrının devam ettiğini belirtmiş.

Vücutta ağrıyı algılayıp ileten reseptörlere nosiseptor ismi verilmiş. Bu yolla iletilen ağrılara da nosiseptif ağrı deniyor. Kırıklar, yanıklar ve eklem ağrıları gibi doku hasarının olduğu durumlarda ortaya çıkan ağrı bu sınıfa giriyor. Bir de nöropatik ağrı var. Bu ise sinir sisteminde bir hasar olduğunda ortaya çıkıyor ve çoğu kez de ağrının nereden kaynaklandığı bulunamıyor, aynı fantom ağrılarda olduğu gibi. Elbette bu ikisinin karışımı da oluyor, migren ağrıları da bu sınıfa eklenmiş.

Değişik sınıflamalar içinde bir de fonksiyonel ağrıdan söz ediliyor: Nedeni ve nereden kaynaklandığı bilinmeyen ama var olan bir ağrı. Tam hekimvari bir yaklaşım: Neden oluyor sorusuna yanıt verilemediği durumlarda "bünye yapıyor" cümlesi tıp dilinde "fonksiyonel" olabiliyor.

Hastalar ve hekimlere haksızlık da etmemek gerekir çünkü ağrı ile ilgili bilinmeyen o kadar çok şey var ki... Morfin yerine etkisiz bir madde enjekte edilen hastaların en az üçte birinde iyileşme görülmüş. Bu plasebo etkisi anksiyete düzeyi fazla olanlarda daha da etkili olmaktaymış.

Ağlayan çocuklara "öpeyim de geçsin" tedavisi sık uygulanır ve etkilidir; ağlama anında kesilir. Çocuğu ağlatan neden ağrısı mı yoksa panik mi o da belli değil elbette.

Ağrı ile ilgili bilgilerimiz yavaş da olsa gelişiyor ama geçmişteki uygulamalara bakınca insanın dehşete düşmemesi imkansız. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar geniş bir kitle tarafından hayvanların ve siyah derililerin ağrı hissetmediklerine veya daha az hissettiklerine inanılmış ve üzerlerinde sayısız deneyler yapılmış.

Ağrı üzerine felsefi yorumlar da yapılmış elbette. Budistler ağrının hayatın bir parçası olduğuna, sakince karşılandığında kişiliğin gelişmesinde yararlı olacağına ve bir dahaki seferde ağrıya çok daha az duyarlı olacaklarına inanmaktalar.

Yaşlar ilerledikçe ağrıların arttığı da bir gerçek. Bu durumda en hoşuma giden yorum: Yetmiş yaş üstündeyseniz ve sabah uyandığınızda hiçbir yeriniz ağrımıyorsa ölüp ölmediğinizi kontrol edin.

Herkese ağrısız günler diliyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

"Kırkı çıkmak"

19. yüzyıla kadar kimse bu bezlerin ne işe yaradığını pek de anlayamamış ve böbreğin bir parçası olarak kabul edilmiş. 1855 yılında İngiliz hekim Thomas Addison bu bezin fonksiyonu hakkında ilk derli toplu yayını yapmış. Bugün de böbreküstü bezi yetersizliği Addison Hastalığı olarak biliniyor

Pıhtılaşma sorunu ve Covid-19

"Pıhtı niye olur da atar, atarsa neler olur?" soruları hastalar tarafından korkularak sorulan soruların başında gelir

Erkeklerin baş belası: Prostat

Prostatı net bir şekilde önce Venedikli anatomist Niccolo Massa tariflemiş ve 1536 yılında Andreas Vesalius anatomi kitabında resimlemiş. Massa organı mesane boynunda oturan bir organ olarak tariflemiş