14 Ocak 2015

İslamla terör yan yana gelemez (mi?)

Her kesimden inançlı, inançsız, Müslüman, laik demokratların yeniden düşünmeye ve davranmaya başlamaları gerekiyor.

Sadece Paris saldırısından sonra değil, özellikle 11 Eylül’den bu yana, bu konuda çok şey yazıldı çizildi, önümüzdeki günlerde konuşulmaya, tartışılmaya, yazılmaya devam edecek. Konuyu; emperyalist sistemi, Batı merkezli oryantalist bakışı, neoliberal saldırganlığı irdeleyerek tartışan ve üzerinde düşünülmeye değer fikirler ileri sürenler daha çok, çuvaldızı kendilerine batırmaktan çekinmeyen Batılı aydınlar, yazarlar, düşünürler oldu. İslamî kesimden yükselen sesler ise, üslup ve vurgu farklılıkları bir yana bırakılırsa, Başbakan Davutoğlu’nun da sarıldığı, “İslamla terör yan yana gelemez” ve “Gerçek İslam bu değil” argümanları çerçevesinde kaldı. Türkiye’den, benim erişip okuyabildiğim ilk değerlendirmeler arasında Ergin Yıldızoğlu’nun 12 Ocak tarihli Cumhuriyet’teki yazısı, Nuray Mert’in son yazıları, Murat Paker’in t24’te iki gün önce çıkan yazısı üzerinde düşünülmeye değer örneklerdi.

Basma kalıp, duygusal, bir o kadar da kof savunma düzeyinde kalan “İslamla terör yan yana gelemez” yargısı üzerine fazla konuşmaya gerek yok. Hani derler ya: “Şekil 1’de görüldüğü gibi”, bırakın yan yana gelmeyi, iç içe giriyor. Terör, şiddet sadece İslamla değil başka dinlerle, ideolojilerle, inançlarla, sistemlerle de yan yana  gelir. Dünyaya, insanlığa kendi mutlak doğrularını dayatmak, kendi çıkarlarını egemen kılmak için yola çıkan her ideoloji (ki dinler en kadim ideolojilerdir) şu veya bu biçimde şiddete, teröre başvurur. Devlet terörü de bunun parçasıdır, devrimci terör de. Mesele, başını devekuşu gibi inancının kumlarına gömmek yerine gerçeklerle yüzleşmekten korkmamaktır. Dinin, inancın, “ulusal onur”un aklanıp korunması inkârla, savunmaya çekilmekle değil ancak özeleştirel bakışla sağlanabilir.

 

Anlat kızım Melahat, hep Batı’da kabahat

 

Paris katliamının/saldırısının hemen ardından başlayan ama’lı mı ama’sız mı kınayacağız tartışması sadece retorik (dilsel/sözel) bir tartışma değildi. “Terörü kınıyorum ama…” diyenlerin topunu aynı kefeye koymamak gerektiğini düşünüyorum. Bir örnek olarak, T24 yazarı Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun anlamaya yönelik ama’sıyla (bk. 12 Ocak yazısı) siyasal İslam ve AKP çizgisinde yer alanların, milliyetçi kimlikleri ağır basanların intikamcı ama’ları arasında nüansları aşan farklar var.

İslamî cenahta da ama’sızlara vardı: Terör eylemlerini gerçekleştirenleri İslamın şehitleri, yiğit fedailer ilan edip gıyabî namaz kılanlar, ardlarından ağıt yakan, güzellemeler yazanlar, elleriniz dert görmesin diyenler, cihatçı terör örgütlerine övgü düzenler ama’sızdılar. Ama’ya ihtiyaçları yoktu çünkü bu teröre ve cihatçı terörist yapılara karşı değillerdi; onları haklı bir davanın biraz öfkeli çocukları sayıyorlardı.

Bu türden ama’sızlar ile ‘terörü lanetleyelim ama…’ diyenlerin (hatta ulusalcı solun bazı endazesi şaşmış kalemlerinin) ortak noktası: 11 Eylül’den bu yana kendini çeşitli yerlerde çeşitli biçimlerde gösteren vahşi terörün ebesinin Batı zulmü olduğu, İslam adına girişilen terör eylemlerinin Batı’ya tepki olarak geliştiğiydi. Özellikle, seslerin yükseldiği ve sözün kolay kontrol edilemediği TV tartışmaları sırasında, Müslüman milliyetçi kesimden gelen barışçı, uzlaşmacı kimlikleriyle tanınmış kişilerin bile, ama’lı savunmalarında IŞ(İD), Boko Haram ve benzeri terör örgütlerini neredeyse aklar duruma düşmeleri ürkütücüydü.  Hükümetin resmî söyleminde de İslamofobi öne çıkartılıyor, terörist yapılar ve eylemler ele güne karşı ayıp olmasın diye kınanmakla birlikte mağdurların tepkisi olarak yansıtılıyordu. Terör eylemlerinin; Batılı ülkelerin, üst aklın, yabancı istihbarat örgütlerinin ve şer odaklarının işi olduğu yolundaki kompo teorileri de her yandan ortaya sürüldü. Kötülüğü, hastalığı kendimizde değil de dışarda, yabancıda, şeytanlaştırılan Batı’da arama alışkanlığımız iyice depreşti.

Konuyu; emperyalist-kapitalist sistemin sadece Müslüman dünyada değil, dünyanın bütün yoksul coğrafyalarında yaşayanlar üzerindeki tahripkâr etkisi, suçu, günahı inkâr edilmeden, hafifletilmeden düşünüp tartışma gereği, ama’ları haklı çıkarmıyor, terör suçunu ortadan kaldırmıyor.

 

Ama diyenler şu soruyu sormak zorunda:

 

Mali’de, Nijerya’da, Afganistan’da, daha nice yerde El Kaide, Taliban, Boko Haram, IŞ(ID), vb. cihatçı radikal yapıların binlerce masum insanın ölümüne neden olan terör eylemleri kimleri cezalandırmayı amaçlıyor? Mali’deki, Nijerya’daki, Yemen’deki yoksul ve yoksun ve de Müslüman insanları kadın, çocuk, yaşlı demeden neden öldürüyorsunuz, neden cezalandırıyorsunuz?

Paris’teki terörist eylemlere ama ile yaklaşanlar buralarda hangi ama’lara sığınacaklar? İslamî hareketlerin selefî cihatçı radikalleşmesini sadece ya da başat olarak Batı karşısında İslamın ezilmişliği ile açıklamaya kalkıştınız mı, Mali’de saz çaldığı için kolu kesilen Müslümanı, okula gittiği için kaçırılan ve seks kölesi yapılan kız çocuklarını, Nijerya’da, Suriye’de, Şengal’de vahşice öldürülen, kaçırılan, satılan, ırzına geçilen kadın, çocuk sivil halkı neyle, hangi tepkiyle açıklayacaksınız? Onlar, zaten emperyalist-kapitalist süper güçlerin kurbanları değiller mi? Ya İslam dünyasının boğazına kadar battığı mezhepçilik ve mezhep savaşları? Bırakın Ortadoğu’yu Türkiye’de bile mezhep gerginlikleri, mezhep çatışmaları yaşamıyor muyuz? Kahramanmaraş’ların, Çorum’ların, Sivas’ın anısı henüz taze…

 

Nasıl bir geleceğe doğru gidiyoruz?

 

Kötümserim. Önümüzdeki yılların sadece Türkiye ve Ortadoğu için değil dünyanın önemli bölümü için de güç, hatta kanlı geçeceğinin işaretleri var. Gelinen noktada, cihatçı terör örgütleri kendilerini doğurup besleyen güçlerin (ki sadece Batılı emperyalist ya da Hıristiyan devletlerle sınırlı değildir bu güçler, başta Suudi Arabistan ve benzerleri unutulmamalı) planlarını, amaçlarını aşmış ve bağımsızlık kazanmış görünüyorlar. Türkiye dahil, Batılı ya da Ortadoğulu devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için, en azından göz yumdukları, varlıklarını uzun süre görmezden geldikleri, gizli açık destek verdikleri; eylemlerinde, vahşetlerinde, yayılmalarında sınır tanımayan yeni kuşak cihatçılar Ortadoğu’nun en hassas noktalarında sadece terörist değil toplumsal organize güç, hatta devlet olarak varlıklarını genişletiyor, pekiştiriyorlar. Nasıl engellenebilecekleri bilinmiyor.

Batı dünyasının sorunları bir yana, Türkiye AKP iktidarının son yıllardaki affedilmez hatalarının acı meyvelerini toplamaktan kurtulabilir mi? Bilmiyorum; Yapılması gerekenleri yapabilir, atılması zorunlu adımları atabilir mi? Güç görünüyor.

Nedir bu adımlar? İktidarın 2007 öncesine U dönüş yaparak, bir süredir girdiği son derece tehlikeli otoriterleşme, içe kapanma, Batı dünyasından kopma, hatta düşmanlaşma yolundan dönmesi; Kürt meselesinde çözümün al gülüm ver gülüm oyalamacasından acilen çıkartılıp temel hakların tanınması ve müzakerelere geçilmesiyle hızlandırılması; tek adam keyfiliğinin her alana yansıyan antidemokratik uygulamalarından vazgeçilmesi; dinci mezhepçi, çağdışı toplumsal mühendislik projesi yerine geçmişteki gibi otoriter ve tek tipçi olmayan özgürlükçü laikliğin/sekülerliğin ikame edilmesi; İslamcı cihatçı terör örgütlerine cesurca, kararlılıkla cephe alınması; cepheleşmiş, bölünmüş halklarımızın birliğinin seküler bir yönelimle bu demokratik cephe etrafında örülmesi…

Hadi benim kötümserliğim olsun; ama ben bunların yakın dönemde gerçekleşebileceğine inanmıyorum. Ne Erdoğan güdümündeki AKP iktidarından ne de çatışmacılığı muhalefet sayan öteki cephedeki siyasetçilerden umudum var.

Öte yandan Batı, özellikle de Avrupa, önümüzdeki dönemde kendi güvenliğine ve değerlerine tehdit olarak gördüğü radikal cihatçı İslama karşı sadece sınırlarını değil, kültürel varlığını ve değerlerini korumak için sıkı önlemler alacak ve yeni politikalar geliştirecek. Bu politikaların ilk kurbanı da Türkiye’nin Avrupa Birliği hayalleri olacak. Evrensel değerlere, insan haklarına, demokrasiye karşı atılacak adımlardan zaman zaman Batı’daki imajımız zedelenmesin, gibi ikiyüzlü bir gerekçeyle vazgeçen iktidarın eli büsbütün serbest kalacak, bunun sıkıntısını da bizler yaşayacağız.

Daha da büyük soru: İslamiyet nereye gidiyor, kendini nasıl yenileyecek, yüzlerce yıllık yenilgi, ezilmişlik ve mağduriyet travmasının yarattığı kindar, intikamcı, tepkici psikolojiden nasıl çıkacak? Bu sorusu beni aşar. İslam içinden filizlenen yeni düşünceler, sorgulamalar olduğu, ne zamandır tartışmaların sürdüğü bir gerçek. Hıristiyanlıkta bu zorlu süreç en az 500 acılı, kanlı, zulüm kıyım dolu yıl aldı. Tarihin önüne geçilmez, İslamiyet de tarihe uyacak kuşkusuz. Ve görülen o ki bu süreç de acılı, zorlu olacak

Türkiye deneyimi, bütün aksaklığına, kırılganlığına rağmen evrensel insanî değerleri benimsemiş demokrat, özgürlükçü, çoğulcu laik bir Müslüman ülke ihtimaliydi. Erdoğan AKP’si şimdilik bu ihtimali ortadan kaldırdı.

Her kesimden inançlı, inançsız, Müslüman, laik demokratların yeniden düşünmeye ve davranmaya başlamaları gerekiyor. Başarılabilir mi? Bu ayrışmış, düşmanlaşmış, birbirinin sözünü anlama yeteneğini kaybetmiş toplumda bir vicdan buluşması gerçekleşebilir mi? Kısa dönemde mümkün olabileceğini sanmıyorum. Uzun dönemde ise, en azından ben ölmüş olacağım…

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Çökülen" devlet ve siyaset

Üç kuşak insanlarımız, çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimiz, vicdanımız, insanlık onurumuz elden gidiyor

İzmir cinayetini Kobanê davası ve HDP'nin kapatılmasıyla taçlandırmak

İktidara muhalif olmak, bu yağma-yalan-talan düzenine son vermek için atılacak ilk adım asgarî demokratik ortamın tesisiyse, HDP'siz demokrasi cephesi yumurtasız omletten başka bir şey olamayacaktır

HDP'ye sahip çıkmak demokrasiye sahip çıkmaktır: #HADİ

Cinayet sadece HDP'ye karşı, o gencecik güzelim kızımıza karşı değil Türkiye demokrasisine karşı işlenmiştir