04 Kasım 2021

Demirtaş Efsun’la özgürleşiyor

Demirtaş, Efsun’la özgürlüğünü ilan ediyor. Onu tutsak edenlere meydan okuyor. Efsun, onun dokunamadığı, değemediği, göz göze, yüz yüze gelemediği binlerce, on binlerce insana dokunuyor, gözlerinin içine bakıyor, onlara başka bir pencereden, fantastik kurgulu bir romandan sesleniyor. Bir kez daha edebiyatın özgürleştirici, birleştirici gücünü hatırlatıyor bize.

Bugün Selahattin Demirtaş’ın tutsaklığının beşinci yılı doluyor. Türkiye’nin en iyi, en has evlatlarından birinin, en verimli çağında yaşamdan, toplumdan, ailesinden, halkından koparılıp hapishane duvarları ardına kapatılmasının üzerinden, dile kolay, tam beş yıl geçti.

Geçen hafta Osman Kavala’nın tutsaklığının dördüncü yıldönümüydü. Her geçen gün ülkemizin saygınlığının biraz daha azaldığı, hukuk ve özgürlükler konusunda en alt sıralardaki Afrika ve Asya ülkelerinin de gerisine düştüğümüz dört koca yıl…

Demirtaş ve Kavala adları, şahsiyetlerinin önemi kadar, tutuklu yüzlerce Kürt siyasetçiyi, yerel yöneticiyi, yüzlerce hak savunucusu muhalifi, aydını, gazeteciyi, genç- yaşlı binlerce suçsuz günahsız insanı temsilen öne çıkıyor. Dünya âlem, onların hak hukuk tanımayan, akılla, sağduyuyla, gerçeklerle bağını koparmış “Şahsım rejimi”nin siyasî rehineleri olduğunu, yasayla, hukukla değil keyfi fermanlarla demir parmaklıklar ardında tutulduğunu biliyor.

Efsun’la özgürleşmek, dayanışmayla güçlenmek…

Özgürlük sokaklarda serbestçe dolaşmaktan, istediği anda istediğini yapmaktan, keyfince yaşamaktan ibaret değildir. Gerçek özgürlük kişinin düşüncesinin, ruhunun, vicdanının özgürlüğüdür. Düşüncesi, ruhu, vicdanı hür bir insanı zindana da atsanız, demir parmaklıklar, taş duvarlar ardına da kapatsanız düşünce, yaratma, kendini yetkinleştirme özgürlüğünü elinden alamazsınız.

Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz günlerde, tutsaklığının beşinci yılında yayımlanan Efsun romanının satırları arasında Dolapdere’den Boğaziçi’ne, İstanbul’dan Ege kasabalarına, Türkiye’den Girit’e, oradan Beyrut’a geniş bir coğrafyada dolaşırken bir kez daha okumanın, yazmanın, sanatın, edebiyatın özgürleştirici gücü üzerine düşündüm. Demirtaş beş yıldır içeride ve beş yıldır yazıyor, çiziyor, besteliyor, üretiyor, ürettikçe de yeni ufuklara açılıyor, özgürleşiyor.

“Efsun”; romanın kadın kahramanlarından birinin adı; büyü, sihir, büyüleyici etki demek. Yazar düşünmüş müdür bilmem ama bence bir ad olmanın ötesinde anlamı var: Hapishane duvarlarını yıkabilmeyi, demir parmaklıklar ardında da özgür olabilmeyi sağlayan sihir.

Demirtaş, Efsun’la özgürlüğünü ilan ediyor. Onu tutsak edenlere meydan okuyor. Efsun, onun dokunamadığı, değemediği, göz göze, yüz yüze gelemediği binlerce, on binlerce insana dokunuyor, gözlerinin içine bakıyor, onlara başka bir pencereden, fantastik kurgulu bir romandan sesleniyor. Bir kez daha edebiyatın özgürleştirici, birleştirici gücünü hatırlatıyor bize. Ve bizler biliyoruz ki yüzyıllar boyunca dünyada hiçbir tiran, hiçbir zorba iktidar bu gücü yenemedi; yazarları, düşünürleri yasakladı, tutsak etti, yok etti ama onların düşünceleri, eserleri yüzyılları, bin yılları aşarak yaşamayı sürdürdü. Gerçek efsun/sihir/büyü bu işte.

Onlar hepimiz adına bedel ödüyorlar

İnsan düşündükçe, hatırladıkça isyan ediyor. Mafya babaları için özel af çıkarılan, kadın katillerinin, tecavüzcülerin, hırsızların, soyguncuların bir punduna getirilip serbest bırakıldığı, milleti devleti soyup soğana çevirenlerin sırtlarının sıvanıp korunduğu, her türlü suça bulaşmış cemaat vakıflarının, tarikat reislerinin, uyuşturucu tacirlerinin, soyguncuların, vurguncuların devlet katlarında yer ve destek  bulduğu bu ülkede Demirtaş, Kavala, aynı durum ve konumdaki yüzlerce insan yıllardır tutuklu.

Kişisel husumet, paranoyak korkular, keyfî kararlarla Saray yargısının elinde rehin tutulan bu insanlar aslında hepimize göz dağı olsun diye, hepimiz adına bedel ödüyorlar. Dışarıda serbestçe dolaştığımız için kendimizi özgür sanan bizler onlar bedel ödedikleri için havayı içimize çekebiliyor, elimizi kolumuzu sallayarak sokaklarda dolaşabiliyoruz.

Şimdi soralım kendimize: Demirtaş’ta, Kavala’da simgeleşen bunca siyasî tutuklu için ne yapabildik, yeterli dayanışmayı gösterebildik mi? Muhalefetteki partiler, siyasetçiler, örgütler, kamuoyu önderleri önyargılarından, korkularından, oy hesaplarından sıyrılıp, “128 milyar nerede?”yi sorarken gösterdikleri ısrarlı ve kararlı tavrı bu insanlar için gösterebildiler mi?

Bence hayır. Oysa kod adları Demirtaş ya da Kavala, Yüksekdağ, Kışanak ya da Mızraklı olan binlerce siyasî tutuklu, muhalif insanımız Batı ülkeleriyle pazarlıklar sonucunda değil asıl bizim kitlesel ve birlikli dayanışmamızla güçlenecek ve özgürlüklerine kavuşacaklar. Efsun sadece bir roman adı değil, gerçek efsun dayanışmamızın birliği ve kitleselliğinde gizli. Haydi gecikmeyelim!

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi'nin yolu Diyarbakır'dan mı Ankara'dan mı geçer?

Kendisine demokrat diyen herkes, her siyasî yapı, hele de Millet İttifakı'nın mevcut ve müstakbel (gelecekteki) ortakları eğer gerçekten demokrasi istiyorlarsa Kılıçdaroğlu'nun arkasında durmalı, onun söylemini benimsemeliler

Çamlıca Camisi'nin mihrabı ya da Sezen Aksu'nun dili

Hedef gösterilen ve tehdit edilenin, “Sezen Türkiye”dir diyebileceğimiz bir kişi olması tabii ki önemli. Ama aynı tehdide, hedef gösterilmeye maruz bırakılan çok insan oldu bu ülkede. Camilerde, meydanlarda, her yerde. Demek istediğim şu ki, böyle olaylarda suskun kalanlar, vızıldamakla ya da ama’lı destekle yetinenler demokrasi ve demokrat olabilme konusunda bir kez daha düşünsünler, bu satırların yazarı dâhil hepimiz kendimizi bir kez daha sorgulayalım.

Sokaklar da, meydanlar da, sandıklar da bizimdir

Demokrasi mücadelesi kitabında sokak da, meydanlar da, sivil itaatsizlik de, kitle eylemleri de, sandık da vardır. Hepsi birbirini tamamlar. Muhalefete düşen sokağı reddetmek değil öncülük etmek, yönlendirmek, örgütlemek, barışçı demokratik sınırlar içinde tutmaktır.