16 Ekim 2019

Bir Madagaskar masalı: Pınarı zehirleyen aye-aye

Barışı savunmanın suç olduğu yerde ne demokrasi, ne ahlâk, ne de insanlık onuru kalır

Yolum Madagaskar’a düştü, daha doğrusu yolumu Madagaskar’ın kuş uçmaz kervan geçmez yörelerine düşürdüm: Küçük Prens’in Baobab ağaçlarını ve sadece bu adada bulunan lemurları görmek için…

Barış Pınarı harekâtını (iyi saatte olsunlar’ın gazabına uğramamak için acaba ne demek gerekiyor, ayağımız tozuyla henüz kavrayamadım) 14 saatlik uçak yolculuğu sırasında gazetelerden öğrendim. “Bu kadar mı tesadüf olur!” dedim kendi kendime; barış pınarına zehir atan aye-aye masalını daha yeni dinlemiştim.

Aye-aye, lemur ailesinin sayısı giderek azalan, yok olma tehdidi altındaki çok özel bir türü. Hristiyanlığı kabul etmiş olanlar dahil yerli halkın animist-şamanist inançlarını koruyan  yüzde 80’e yakınının kötü ruh, şeytan, iblis olarak kabul ettiği aye-aye’ler aslında geceleri ortaya çıkan, uzun ve tüylü kuyruklu, uzun kulaklı, siyah kürklü sevimli yaratıklar. Gel gör ki bir kez adları kötüye çıkmış, soylarının tükenmekte olmasının nedeni de yakın zamanlara kadar yerlilerin hedefinde olmaları.

Gelelim hikâyemize… Uzun zamandır su kaynakları ve iktidar için birbirleriyle savaşan iki kabile, -Yaratan’ın bir hikmeti- kayalıkların arasından çok gür bir pınarın fışkırmasıyla barışır, dost olurlar. Artık herkese yetecek kadar su ve suyun getirdiği bereket vardır. Barış sürdükçe her iki kabile de güçlenir, zebu (bir çeşit hörgüçlü sığır) sürüleri otlaklara kavuşup semirir, pirinç tarımı gelişir, saz kulübelerinden çıkıp kerpiçten yaptıkları evlere kavuşurlar. Ne var ki, bir gece aye-aye kabile reislerinden birinin ruhuna girer, onu, “Pınarın suyunu kesip kendi taraflarına akıtıyorlar”, diyerek öteki kabileye karşı kışkırtır. Aye-aye’ nin îgvasına kapılan reis, ondan bu işe bir çare bulmasını ister, karşılığında da koruma vaad eder. Bir gece aye-aye tanghin zehiriyle (tanghin ağacının meyvesinden imal edilen çok güçlü bir zehir) pınara gider. Ne var ki, zehri öteki kabilenin açtığı kanala dökeceğine suyun kaynağına boşaltır. İki kabile birlikte yok olurken aye-aye’nin iktidarı sonsuza kadar sürer. (Önlem olarak, ilgililere not: Masalın, bugün Türkiye’de yaşananlarla, barış pınarı veya barış suyu sözcüklerinin yarattığı çağrışımdan öte bir ilgisi yoktur.)


Gün batımında kutsal ağaç, su kaynağı baobabl’ar

Gelelim bizim Barış Pınarı’na

Bir askerî harekâtın Barış veya mesela Zeytin Dalı gibi barışı çağrıştıran bir adı varsa, alır beni bir tasa. Savaş sanayiine savunma sanayii, onlarca cana mâlolan cezaevi saldırısına Hayata Dönüş operasyonu, Kuzey Kıbrıs’ın işgaline Barış Harekâtı, vb. deriz bütün resmî ikiyüzlülüğümüzle.

Şu günlerde iktidara yakın çevrelerce, “kendini bilmez”, “şerefsiz”, “hain” ilan edilen KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, yaşadığı acı deneylere ve 45 yıldır sürüp giden çözümsüzlüğe atıfla, “1974’te, biz adına Barış Harekâtı desek de bu bir savaştı ve akan da su değil kandı” dediği için toplumsal lince uğratılıyor, ve “Barışı savunmak ne zamandan beri suç oldu?” diye soruyor.

Gelişmeleri izlemeye henüz başladığım için tam kavramadım ama anladığım  kadarıyla Suriye’ye topuyla, tüfeğiyle, ordusuyla girmeye, şehitler vermeye, düşman olarak belirlenen güçleri “etkisiz hale” getirmeye (TSK’nın resmî açıklamasıyla bugün itibariyle 637kişi) savaş demek yasak, en azından tehlikeli. İyi de, savaş sözcüğünü ister kullan ister kullanma, olay ve sonuç değişmiyor. Bizi kendimizi aldatsak da, dünya bunu yutmuyor.

Sadece bugünlerde değil, uzun süredir olup bitenler ortada. Başımı derde sokmamak için yazıyı uzatmıyor, gelişmeleri dikkatlice izledikten sonra iyi bir sözlük veya ansiklopedide şu sözcüklerin anlamlarına bakmanızı öneriyorum: Savaş, işgal, istila, fetih, ilhak…

Savaşlarda önce gerçekler ve ahlâk ölür

Önceki gece, iyi bir belgesel aramak için zaplarken gözüm bir TV programına ilişti. Bu türden programların gedikli konukları her zamanki cehalet, hamaset ve habasetleriyle, ağızları köpürerek savaşı savunuyorlardı. Aralarından biri, “Dikkat edin, harekâtın adı pınar, öyle çeşme falan değil; o pınardan oluk oluk barış akıyor” diyordu. O sırada bölge ateş altındaydı, askerlerimiz şehit oluyor, insanlar ölüyor, evlerini barklarını terk edip kaçmaya çalışıyorlardı. Şehitlerimiz vardı, yaralılarımız vardı. Öte yandan programın konuklarından demokrat, barışçı bilinen genç bir gazeteci harekâtı sonuna kadar desteklerken ve TSK’nın başarılarına övgüler yağdırırken, “Bütün suç, haklılığımızı dünyaya anlatamayan hariciyecilerde”, diyordu.

Yüzde 80’i iktidarın kontrolündeki medyaya göz attığımda, “savaşlarda önce gerçekler ölür” sözünün haklılığına bir kez daha inandım. Bu konuda tek söyleyebileceğim; şu sıcak ortamda iç veya dış kaynaklı hiçbir habere, resmî veya gayrı-resmî hiçbir açıklamaya inanmamak gerektiği. Savaşlarda kimse temiz kalmaz, gerçekler hep birlikte katledilir…

Ne olacak bu CHP’nin hâli?

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusu Meclis’e geldiğinde, “Anayasaya aykırı olduğunu biliyoruz ama evet oyu vereceğiz” diyebilen Kılıçdaroğlu, bu defa da tezkereye "İçimiz yana yana evet diyeceğiz" demiş. Kim hangi güç sizi mecbur ediyor 'evet' demeye? Geçelim! Önceki gün toplanan MYK’dan sonra Genel Başkan Yardımcısı Salıcı, kendisine yöneltilen sorulara cevaben: “Tayyip Erdoğan fetihten bahsediyor. Fetih nedir? Bir yere gidersiniz, alırsınız ve orada kalırsınız. Suriye’deki harekâtı gerçekleştirirken amaç orayı işgal etmek mi?” diye soruyordu saf saf.

A be evladım! Siz bunu tezkereye evet derken düşünecektiniz. Tayyip Erdoğan bu konuda hiç yalan söylemedi, lâfı hiç çevirmedi. Baştan beri amacının bölgede uzun süre kalmak olduğunu söyledi. Yerlerinden edilen Kürtlerin yerine Sünnî Arap mültecilerin yerleştirileceğini, onlara TOKİ evleri-villaları yapılacağını hiç saklamadı. Öte yandan, Afrin’de olanları (ki o herakâtı da desteklemişti CHP) bilmiyorsanız, bölgeden gelen tanıklıkları, hatta resmî haberleri, görüntüleri de mi izlemediniz? Orada Recep Tayyip Erdoğan adı bulvarlara veriliyor, Türkiye üniversitelerinin fakülte açması (başta İlahiyat fakültesi) için Erdoğan kararnameyi çoktan imzaladı. PTT, Diyanet, Emniyet tabelaları Türkçe ve Arapça olarak çoktan asıldı ve oraya mülkî, idarî personel çoktan atandı. Afrin’in fethi ufak ufak gerçekleştirilirken neredeydiniz?

Devlet partisi refleksini ve Kürt fobisini bir türlü yenemeyen CHP, derin devletin ve Erdoğan iktidarının stepnesi olmayı sürdürüyor. Suriye topraklarına 30-35 kilometreye kadar giren ve operasyonun süreceğini açıklayan iktidar öncelikle muhalefete güvenmeseydi bu kadar pervasız olamazdı. Kendi milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun arkasında duramayan CHP yönetiminin, artık ne Kürt meselesinde, ne barış ne de demokrasi meselesinde söyleyecek sözü kalmadı. Erdoğan’ın, CHP-HDP- demokratik sol yakınlaşmasını engelleme planı bu aşamada bütünüyle başarıya ulaştı. Sıkı bir özeleştiri ve yönetim değişikliği gerçekleşmedikçe, bu sıkıntılı süreç nasıl sona ererse ersin, ne yazık ki kaybedenlerden biri de CHP olacak.

Son söz: Barışı savunmanın suç olduğu yerde ne demokrasi, ne ahlâk, ne de insanlık onuru kalır. 2002’de “Irak’ta savaşa Hayır” diye yeri göğü inleterek tezkerenin reddini sağlayan ama’sız barışçılar (CHP’nin de hayır oyu verdiğini hatırlayalım) bu duruşlarının onurunu taşıyorlar. Bugün, bu güç koşullarda barışı ne pahasına olursa olsun savunanlar da yarın aynı onuru paylaşacaklar.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ulusal linç cephesi ve 3. MC’nin kuruluşu

Gerçek özgürlükçülük ve demokratlık gündeme geldiğinde demokrasi makyajı yüzlerden akıveriyor

1915’le yüzleşebilseydik bugün bu hâle gelmezdik

1915’le hesaplaşabilseydik 1937-38 Dersim tertelesi olmazdı. Dersim’le yüzleşip hesaplaşabilseydik 6-7 Eylül 1955 suçu işlenmez, Türk’ün Kürt sorunu bugünkü çözümsüzlük noktasına varmazdı

CHP’ye mektubumuzdur!

Kendilerine muhalefet adını yakıştıranlar, iktidarın dümen suyunda kürek çekerek demokrasinin incir yaprağı olmakta beis görmüyorlar