20 Aralık 2013

Yüz elli yıl sonra Babalar ve Oğullar

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanının post modern bir versiyonu mu bu, 17 Aralık edisyonunda ortalığa saçılanlar? Babaların ve oğulların zihniyetinin “aynılığı” üzerine bir hiper text yazılsa enfes olur muydu?

Sene 1953, Kozan’da stajını tamamlayıp Burhaniye’ye tayin edilen babamla, Ankara Sigorta’dan istifa edip yüklü bir tazminat alan annem, kendilerine yeni bir hayat kurmanın tatlı telaşı içerisinde.

Burhaniye Kaymakamı Hüseyin Öğütçen’in aklında bir plaj sayfiyesi kurma fikri var. 1957’de başlayan Ören mahallesi kuruluşu sırasında, annemin kara gün için bankada tuttuğu tazminatıyla, söylediğine göre iki buçuk ev almaları mümkün. Ne çare ki, benim mülkiyet sevmez babamın da katı prensipleri var. “Bir hakim, çalıştığı yerde mülk edinemez,” diye kestirip atıyor annemin ev alma planlarını.

Annem, yıllarca kuruşuna dokunmadığı tazminatını birkaç ayda nasıl “çarçur ettiğini” kahkahalar atarak anlatırdı.

17 Aralık malî/siyasî operasyonunun ilk hatırlattığı, kokuları burnumda tüten iki canım oldu. Yazıya oturduğumda gelen bir telefondan, Çapkın müdürümüzün de görevden alındığını öğrendim ve tweet âlemine bir göz atayım dedim ki, babamın el verdiği bir vasiyet sözünü, kardeşim Murat Daltaban’ın da babasından duyduğunu görüp okudum. “Babam, sana sadece dürüst bir babanın ismini bırakıyorum, derdi. Teşekkür,” demiş Murat.

Sevgilimin dedesi, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün kurucusu Celâl Aybar, kızları Daire’ye geldiğinde, Enstitü’nün, kâğıdını kalemini kullanmamalarını tembihlermiş. Cemiyet-i Akvam’daki ilk daimi temsilcilerimizden, Mülkiye hocası, yirmiden fazla kitap yazmış Celal Dede öldüğünde, ailesini yakın arkadaşları himaye etmiş. Mal mülk hak getire…

Böyle bir kültürel iklimde serpilip, Marco Ferreri’nin “La Grand Bouffe” filminin final sahnelerini hatırlatan işkembe patlamaları ile karşılaştığım her durumda, şaşırma yeteneğimi hâlâ yitirmediğimi sevinçle fark ediyorum. Hani, bugüne neredeyse naif düşen Turgut Özal prototipi “Alışacaksınız,” dediğinde, “Alışamadım” yazılı tişört giydiği için ordudan tard edilen bir teğmen vardı. Onun gibiyim anlayacağınız.

Şaşkınlığımı koruyarak, bir miktar konu başlığı çıkartmaya çalışacağım bugün. Malûm, Hükümet kanadı “soruşturmanın gizliliği ihlal edildi” ile “amirlerine bilgi vermeden nasıl operasyon yaparsın” aralığına sıkışmış durumda. O aralığa da bakacağız ama, bugün sıra gelmez.

Hükümet gazetelerinden birisinde, üstelik zeki olduğunu düşündüğüm bir müellif, iklim ne kadar bozuk olmalı ki, şahikalara savrulmuş. Ona da bugün sıra gelmez, kişisel polemiğe dahil olmak da istemiyorum ama anmadan geçemeyeceğim. Diyor ki, bir hadisten alıntılayarak: “Her kim bir Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah u Teâlâ da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. (…) Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir.”  Malcolm X’ten nerelere, vay ki vay!

FED’in (ABD Merkez Bankası) ilkbaharda beklenen ikinci dalgayı erken başlatmış olması ve tahvil alımını Ocak 2014 itibariyle 10 Milyar USD azaltması da, bu enteresan döneme denk geldiği için, “Kırılgan Beşler”in belki de en kırılganı Türkiye ekonomisinin gidişatı, ayrı bir konu. Yazının yazıldığı an itibariyle, USD 2.1, Euro 2.9, faiz koridoru iki hane, BİST (İstanbul Borsası) 70.000 seviyelerine dayandığı için, yarını okumak ayrıca hiç kolay değil. Hele cari açığın, GSMH’nin (Gayri Safi Milli Hasıla) yüzde onu seviyesini zorlayacağını bilmenin ıstırabı ayrı bir konu.

Tamamiyle şans eseri, 7 Şubat 2012 operasyonuna ilişkin ilk tahlili yapmıştım –İMC TV’de-. O günkü okumam, MİT Müsteşarı’nı soruşturmaya tabi tutan yargının, ikinci ve kaçınılmaz adımda, talimatı veren Başbakan’ı soruşturmaya çağırması olacağı idi. 250. Madde’de değişiklik yapılana kadar Müsteşar’ı saklayan Hükümet, o badireyi atlatmıştı ama, Hizmet-A.K. Partisi içsavaşı da herkesin algılayabileceği bir sarahate kavuşmuştu.

17 Aralık operasyonu, beklediğim tarihin en az bir ay öncesinde gerçekleşti.

Bunu İttihad ve Terakki genlerimize bağlayabilir miyiz? Ciddiye alınması gereken bir soru bence. Tıpkı Babıâli Baskını benzeri, bir “baskın basanındır” felsefesinin izlerini gördüm bu operasyonda.

Hükümet’in “hâlâ” Sözcü’sü olan Arınç’a bakılırsa, teknik takip evvelce neticelendirilmiş ama uygun bir zaman beklenmiş. E, o zaman ben de sorabilirim, Ocak ayı daha uygun bir zaman değil miydi? Seçim sath-ı mailinde uygun zaman, seçimi etkileyebilecek yakın zamandır çünkü: Son üç ay.

O vakit, ikinci soru geliyor. Ciddi bir tehdit algısıyla mı hareket edildi, 17 Aralık operasyonu için düğmeye basılırken? Sözgelişi, “Hizmet”çilere karşı bir “Uluslararası Casusluk” ya da “Hükümeti Devirmeye Yönelik Darbe Teşebbüsü” davası için hazırlık sürüyordu da erken bir hamle mi gerçekleştirildi?

87 Milyar Euro gibi, Afrika kıtasında en az iki devlet kurmaya yetecek bir rakamın, bir kamu bankası olan Halkbank üzerinden, kotasyonu dondurulmuş İran dış ticareti için hareket ettirildiği iddiası dolaşıyor ortalıkta. Diplomasi politikası iflas etmiş bir hükümeti yepyeni bir “uluslararası gayrımeşruluk” problemi mi bekliyor, doğrusu ürkütücü bir vaziyet.

İki sene önce İran’ı silkeleyen, halka altın arzı yolsuzluğunun bir ucu da bizim memleketten transit geçerken, eteğinden altın tozları mı silkeledi ayakkabı kutularına yoksa? Açıp konuşmaya değer bir konu da bu.

-Sözün burasında, bir vakitlerin Darphane Müdürü, dostum, ağabeyim şair Cemal Süreya’yı hatırladım. “Darphane’den çıkarken paçalarımı silkeledim abi,” derdi.-

Davası süren, 110 Bin mağdurlu Yimpaş, Kombassan vb. dolandırıcılığı –ki 80 Milyar Dolar civarındadır ketenpereye getirilen para- ile ilgili taze bir gelişme mi var? Deniz Feneri dolandırıcılığı ile ilgili zaman aşımını önleyecek bir adım mı atılacak? Yoksa, ortalıkta dönen rakamlara bakıldığında masum (!) gözüken Akbil yolsuzluğu mu yeniden gündeme getirilecek? Sonuncusunun etki gücü de yabana atılamaz, ayrı mesele.

Dünyanın en derin “derin devlet”i Fransa’dan,  Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez suikasti ile ilgili doküman mı sızacak bugünlerde? Roboski’nin kirli gizemi mi açığa çıkacak?

Balat-Fener-Eyüp kentsel dönüşüm yolsuzlukları ile ilgili Bakanlar Kurulu’nun mahkeme kararını bypass eden kararnamesi mi teşrih masasına yatırılacak?

Memleketteki mevcûd paralel devlet sayısını bulmak için kızımın emekli abaküsünü mü kullansam, diye de düşünmedim değil.

Elbette, yeni hamleler karşılıklı gelecek ama, “Hizmet” beyaz piyonla oyuna başladığı için, hamle üstünlüğünü de koruyor. Oyunu, Zweig’ın “Satranç ve Bunalım” novellasındaki Dr. B gibi uzaktan izleyen 1952 paralel devletinin, sahanın etrafındaki varlığı da, elbette tüyler ürpertici.

Gelelim bugünkü kaotik hızın mottosuna: Birtakım evlatlar işadamı olmak için babalarının forsunu mu kullandı, birtakım babalar evlatlarını işadamı yapmaya fazla mı duygusal eğilim gösterdi?

Bu “işadamı” meselesi de iyi konu aslında. Eski kabadayılar, dalga geçerek “işadamıyım” derdi… 12 Eylül sonrası mafiozları dore kabartmalı kartvizit bastırırdı. Sonrasında “iş takipçisi” diye bir meslek daha belirdi. Selim Edes’in atasözüyle özetleyecek olursak: “Rüşvetin belgesi mi olur ulan,” diyen adamlar. Aman, sıkıldım.

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanının post modern bir versiyonu mu bu, 17 Aralık edisyonunda ortalığa saçılanlar? Babaların ve oğulların zihniyetinin “aynılığı” üzerine bir hiper text yazılsa enfes olur muydu?

Ateist olmadığımı, çünkü ateismin de bir inanç sistemi olduğunu keşfettiğim günlerden birinde, babamla derinlere dalmış, bu meseleyi konuşuyorduk. “Yahu,” dedi babam, “bugünlerde kafama ne takılıp duruyor biliyor musun? Ya Tanrı varsa… Sence bu ölüm korkusu mu?”

Annem deist, babam ateistti, ben de bir iç hesaplaşma geçirip gnostik çıktım o döngüden. Babama, “Sen hiç kul hakkı yedin mi,” diye sordum. Yeşil gözleri büyüdü, bu soruyu tabii ki beklemiyordu benden, “Hâşa” dedi babam.

“O zaman boşver ölüm korkusunu,” dedim, “her koşulda yerin sağlam”.

orhanalkaya@gmail.com