25 Nisan 2015

Tazminatla yas arasında yeni Türkiye'de soykırım

Resmi tarih yeniden inşa edile dursun, toplumsal bellek soykırım gerçeğinde insana dair olanı tüm açıklığıyla ortaya sermeye devam ediyor

Sadece son 10 yıldır ağza alınabilmeye başlamış olsa da, Ermeni soykırımı Türkiye siyasi tarihine yüzyıldır damgasını vuran güçlü bir hakikat. 90 yıldır yazılı tarih ve kültür ile şekillenen resmi modern belleğin soykırımın varlığını yok saymasına rağmen, toplumun hafızasının konuyu adım adım gündeme getirebilmesinin nedeni de bu. Nitekim bu hakikatin gücü, resmi söylemi de değişmeye zorladı.

Bugün resmi ve milliyetçi ağızlarda soykırım kavram olarak inkâr edilmeye devam etse de, yaşananların varlığı artık yok sayılamaz halde. "Tazminat ödemek zorunda kalmak" veya "Ermenilerin de yaptıklarına bakmak" gibi milliyetçi argümanlar, soykırımı da yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Üstelik bu inşa süreci devletin en üst makamının katılımıyla gerçekleştiriliyor.

Ermeni soykırımı anmasının geleneksel olarak yapıldığı 24 Nisan haftasında, Çanakkale Savaşı'nın yurt dışından devlet temsilcilerinin katılımıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bizzat yer aldığı törenlerde anılması ve hatta anma filminde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yer almasını sadece tesadüf ile açıklanamaz. 'Yeni Türkiye’de eski modern ulus devlet değerleri yeniden inşa edilirken, bundan sonra resmi olarak anılmaya ve yok sayılmaya devam edilecek meseleler de bir kez daha anımsatılıyor.

 

Tazminatın ekonomi-politiği

 

Ana akım haber kanallarından birinde kendini "liberal demokrat" olarak adlandıran biri, Ermeni soykırımını tartışırken "bunların tazminat isteyeceği günlerin geleceğini biliyorduk, o yüzden onların yaptıklarını da yazmak gerekiyor" diyor. Karşısındaki profesör akademisyen de hararetle onaylıyor. Tartışmanın sonunda milli görevlerini derin analizlerle yapmış aydın edası ile mutlu mesut stüdyodan ayrılıyorlar!

Bu kişilerin kim oldukları önemli değil, zira bu yaklaşım bugün milliyetçi herhangi birinden duyulabilecek klişelerden. Bu gibi klişeler Türklerin mağduriyeti üzerinden şekilleniyor. Mağduriyet, milli kimliği bir arada tutan önemli bir tutkal. Ekonomi ise mağduriyetin akılla açıklanabilir bahanelerinden.

Milli menfaatler, yani ekonomik olarak görülecek zararlar sadece Ermenilere yönelik ayrımcılıkta ortaya çıkmıyor. Kürtlerin iç göçüne, Romanların varlığına, Suriyelilerin mülteciliğine yönelik ayrımcı söylem özelikle gündelik hayatta hep ekonomi ile meşrulaştırılmaya çalışıyor: "Biz Türklerin kaynaklarını ellerinden alıyorlar." Ekonomik gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu ötekileştirme elbette ekonomi ile doğrudan ilgili değil. İnşa edilen Türk kimliği varlığını böylesi ötekileştirmeler üzerinden kuruyor. Dolayısıyla soykırımı kabul etmek sadece Ermenilerin yaşadığı katliamlar zincirini kabul etmek anlamına gelmiyor. Bu kabul aynı zamanda, cumhuriyetle inşa edilen modern Türk kimliğini de şüpheli hale getiriyor.

 

Resmi direniş tarihini sorgulamak

 

Cumhuriyetin resmi tarihi her ulus devlet tarihi gibi bir direniş tarihi olarak inşa edildi: "Emperyalist güçlere karşı savaşan halkın direnişi."  Bugün özellikle ulusalcı kanadın siyasetinin belirgin bir yaklaşımı olan ve Ermeni meselesini de açıklamak için kullandığı bu söylem, Osmanlı'nın son dönemlerini homojen Türk halkının direniş mücadelesi olarak yansıtır. Bu mücadelede Ermeniler hainlik eden düşmanlar, kurdukları örgütler ise "zararlı cemiyetler" kategorisinde milli tarih kitaplarındaki yerini alır. Oysa, meselenin daha çetrefilli olduğu ve indirgemeci yaklaşımla açıklanamayacağı tarihi bir hakikat. 

Osmanlı toplumunun parçası olan Ermenilerin tarihsel hakikatleri ile ilgili birçok örnek verilebilir. Ancak, benim özellikle dikkat çekmek istediğim, Getronogan Ermeni Lisesi'ndeki ‘pazartesi atölyelerimiz’e de zaman zaman konu olan, Osmanlı'nın son dönemindeki özgürlük mücadelesinin içerisindeki feminist ve sosyalist Ermeniler. Melisa Bilal ve Lerna Ekmekçioğlu'nun, Bir Adalet Feryadı: Osmanlı'dan Türkiye'ye Beş Ermeni Feminist Yazar çalışmasında yer alan Elbis Gesaratsyan, Sırpuhi Düsap, Zabel Asadur (Sibil), Zabel Yasayan ve Hayganuş Mark gibi feministlerin cinsiyetçilikle mücadele için eğitim hakkından çalışma yaşamına katılıma, cinsel özgürlüğe kadar dillendirdikleri argümanlar halen geçerliliğini korumakta. Veya Kadir Akın'ın Modern Belleğin Yeniden İnşası: Ermeni Devrimci Paramaz (Matheos Sarkisyan) kitabına konu olan 1915'te 'vatan hainliği' gerekçesi ile asılan ancak, her fırsatta sosyalist kimliklerini vurgulayan Hınçak Partililerin programının içeriğindeki yerellik, etnik, dini, sınıf ve cinsiyet çoğulculuğu, işçi hakları, kadınlara yönelik çalışma programı, inanç kurumlarının bağımsızlığı, anadilde eğitim, idamın kaldırılması gibi konular bugün özgürlükler adına halen talep edilmekte. 

Resmi tarihte yok sayılan Ermeni feminist ve sosyalistlerin, Türkiye'nin muhalif feminist ve sosyalist tarihinde de ancak son yıllarda yer bulabildiği de Türkiye muhaliflerinin özeleştiriyle yüzleştiği bir gerçek. Resmi tarih yazılı tarih ve kültürü ile kimliği Türk üzerinden inşa ederken, muhalif hareketlerin de bu inşa sürecinden etkilendikleri ortada. İşte bu yüzden soykırımın kabulü sadece Ermenilerin katledildikleri ve mallarının yağmalandığı gerçeğinin ortaya çıkması anlamına gelmiyor. Bu toprakların direniş tarihinin gerçeğini de ortaya çıkarıyor. Bu yüzden daha da tehlikeli.

 

Ve ortak yas...

 

Ermeni soykırımını kabul etmek aynı zamanda, bugün Türkiye'ye yabancı ilan edilen Ermenilerin yüzyıllardır bu topraklardaki fiziki ve entelektüel varlıklarının da kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu durum, "Türk" üzerinden siyaset yapanların kaldıramayacakları bir maliyet. O yüzden soykırımı kabul etmek bir yana unutturmak gerekiyor. Unutturulamayacaksa da yeniden inşa etmek gerekiyor.

Resmi tarih yeniden inşa edile dursun, toplumsal bellek soykırım gerçeğinde insana dair olanı tüm açıklığıyla ortaya sermeye devam ediyor. Mesela, Antakya çarşıda Ehliddar Kültür Merkezi’nde tiyatrocu Hasan Özgün ile sohbet ederken Özgün annesinin ağlayarak söylediği bir ağıttan bahsetmişti. Ağıtın1941’deki Varlık Yasası’yla mı, yoksa 1915’ten mi sonra yazıldığı bilinmese de, giden Ermeni komşulara söylenmiş.

Son söz olarak ağıtların yerini bir gün neşeli dostluk ve aşk türkülerinin alması dileğiyle paylaşıyorum:

Yağmur yağmur üzerine yağıyordu
Ama gökyüzünde ne yağmur var ne bulut
Garip ağlamaya başladı
"
Ben ne yapacağım, nerelere gideceğim?”
Kapısını açıp biri dedi ki
"
Ey kardeşim gel gir içeri”
Hep birlikte girelim
Hepimiz bu yolda öleceğiz.
Niye taşarsın, gürül gürül akarsın ey Asi
Gökte ne yağmur var ne bulut.
Anladık ki gözlerimizden akan yaşlarla
Yaralarımızdan akan kanlarla taşar ve bizi de sürükleyip götürürsün
Gidersin Asi