14 Nisan 2019

Stadyumdaki Hayalet: Şostakoviç

Portelere yirminci yüzyılın en müstesna bestelerini kaydeden Şostakoviç, futbola olan tutkusunu da arka plana atmamış. Gerek kaleme alınan anılarında gerekse hakkında yapılan araştırmalarda onun futbolla ilişkisinin gelişigüzel bir ilgi olmadığını anlayabiliyoruz

19 Nisan 1995. Amsterdam Olimpiyat Stadı’nda Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nin ikinci maçı oynanıyor. Bir tarafta Litmanen’li, Overmars’lı Ajax; diğer tarafta Scholl’lü, Ziege’li Bayern Münih… 0-0’lık ilk maçın rövanşında devre arasına gidilirken skor 3-1. Dolayısıyla Ajax taraftarlarının keyfine diyecek yok.

Bu mutluluğa biraz sonra üzerinde smokini ve elinde kemanıyla uzun saçlı bir adam ekleniyor. Hollandalı kemanist Andre Rieu ufukta belirdiğinde “The Second Waltz” yavaşça kulaklara dokunuyor. Taraftarlar kemanla yek vücut… Müzik ne yönü emrederse o yöne sallanıyorlar. O müzik ki zaten en başta o tribünlere ait bir dehanın ürünü...

Dimitri Dimitriyeviç Şostakoviç…

Bir bestecinin futbol tutkusu

 “Rastgele toplaşan neşeli kalabalıkların her türlüsünü seviyorum. Futbola karşı derinden gelen ilkel tutkum ise sınır tanımıyor.”    Dimitri Dimitriyeviç Şostakoviç

Şostakoviç, portelere yirminci yüzyılın en müstesna bestelerini kaydederken futbola olan tutkusunu da arka plana atmamış. Gerek kaleme alınan anılarında gerekse hakkında yapılan araştırmalarda Şostakoviç’in futbolla ilişkisinin gelişigüzel bir ilgi olmadığını anlayabiliyoruz.

O dönemin önde gelen spor gazetelerini elinden düşürmeyen ünlü besteci, zaman zaman ise bu gazetelerde maç yazıları yazıyordu. Hatta yakınları futbol maçlarının sonuçlarını yazdığı büyük bir muhasebe defterinden söz ediyor.

Tüm bunlara ek olarak, maçlarla ilgili detaylı analizler de yapan Şostakoviç’in basit bir izleyicinin ötesinde olduğu, oyunun teknik tarafına da kafa yorduğunu anlaşılıyor.

Bir hayatın tanığı olarak futbol

Futbol tutkunları için geçmişlerini hatırlamak beraberinde çoğu zaman bir futbol anısı getirir. Şostakoviç de bundan müstesna değil. Onun çoğu anısında futbol da orada, olan bitene tanıklık ediyor. Bu durumun örneklerinden biri ise bildiğimiz bir yerden geliyor.

1935’in Nisan ayında Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen Sovyet müzisyenlerin arasında Şostakoviç de bulunuyordu. Anılarında, smokin giymeyi Türkiye’de öğrendiğini anlatırken arka planda yine futbol var:

“Smokin giymeyi Türkiye’de öğrendim. Çünkü her akşam giymem gerekiyordu. Eve döndüğümde arkadaşlarıma ve tanıdıklarıma da gösterdim. Smokin giyme eziyetim Viyana ve Türkiye arasındaki bir futbol maçıyla ödüllendirildi. Avusturyalılar gol attığında stadyumda çıt çıkmıyordu. Maç sona ererken müthiş bir kavga çıkmıştı.”

Şostakoviç, bu konuya dair anılarında daha fazla detaya yer vermiyor. Fakat Mehmet Yüce’nin “İdmancı Ruhlar” kitabının kılavuzluğuyla söz konusu maçın Fenerbahçe’nin Avusturya’nın Libertas takımıyla oynadığı ve 2-1 Libertas’ın üstünlüğüyle biten maç olduğu anlaşılıyor.

Sözün özü, Şostakoviç nereye giderse gitsin, futbol onu buluyor…

Kitlelerin balesi

“Futbol kitlelerin balesidir.”  Dimitri Dimitriyeviç Şostakoviç

Şostakoviç’in bu sözü, futbol sahasını onun gözünden tahlil etmemize olanak veriyor. O, futbolu zarif ve karmaşık hareketlerden oluşan özel bir tür koreografi olarak görüyordu. Sahada sportmenlik dışı sahnelerden irrite oluyor, onurlu ve centilmence oynandığında oyunu daha çok seviyordu.

Diğer bir taraftan, Şostakoviç’in futbol ve bale ilişkisine ters açıdan somut bir katkısı da var. Bir Sovyet futbol takımının hikayesini anlatan “The Golden Age” isimli bale eserinin müzikleri onun imzasını taşıyor. Her ne kadar ortaya çıkan eseri pek beğenmediğini ifade etse de “The Golden Age” futbolu sanatına bulaştırdığı bir örnek olarak ayrı bir yerde duruyor.

Futbola düşkünlük öyle kolay kolay açıklanır bir hal değil. Öyle ya, hiç de sofistike bulunmayan bir spor türüne entelektüelliğin zirvesinde seyreden bir sanatkâr neden sarılır? “Shostakovich: A Life” isimli biyografinin yazarı Laurel Fay şöyle ifade ediyor:

“Futbol yazılarından anlaşıldığı üzere onun tutkusu yarışmacı hislerden ziyade oyunun güzelliğine ve sanatsal niteliğine duyduğu sevgiydi. Futbol Şostakoviç’e bir kaçış sunuyordu. Hem müzikten hem de günlük hayatın dertlerinden…”

Görüldüğü üzere, ister otuzlu yılların bir Sovyet stadyumunda olsun, ister iki binli yılların bir Avrupa stadyumunda. Konu ona bağlanmak olduğunda, futbol sınıf ayırt etmiyor. Herkes onda kendine dair bir şey buluyor.

Sayısız beste ve futbol maçının ardından Şostakoviç; şimdi belki çok uzaklarda, belki de yakınlarda bir hayalet. Futbola dair hikayesi ise milyonlarca futbol severe tanıdık gelen önü alınmaz bir duygu selinden oluşuyor.

Tarih, 18 Mart 2009. Yer yine Amsterdam, stadyum bu kez Johan Cruyff Arena. Avrupa Ligi son 16 eşleşmesinin ikinci maçında Ajax’ın rakibi Olympique Marseille. Maçtan evvel sahaya tanıdık bir adam giriyor. Biraz yaşlanmış. Üzerinde smokin, elinde keman ve uzun saçlar… Birazdan, “The Second Waltz” sahneyi ele geçirdiğinde tribünlerde adeta bir bale gösterisi başlıyor. Bestecinin hayaleti ise olan biteni keyifle izliyor…

Yazarın Diğer Yazıları

Futbolun bordo kelebeği: Gigi Meroni

Meroni; bir futbolcu, bir özgürlük düşkünü, bir ressam, bir şair ve daha bir sürü şey. Zamanının ötesinde, aykırı bir kişilik

İki teker üstünde: Marianne Martin

1984’te ilk kez düzenlenen Kadınlar Fransa Bisiklet Turu’nun galibi Marianne Martin, kadın bisikleti için çok önemli bir kilometre taşı oldu

Bir NBA hikayesi: ‘Ama arkadaşlar iyidir’

Maurice Stokes ve Jack Twyman… Bugün ikisi de aramızda değiller. Ancak onlar bize hepimizi mutlu edecek bir hatıra bıraktılar