07 Temmuz 2019

‘Lousiana Blues’: Joe Delaney

Lousiana’lı Joe Delaney, küçük bir kolej takımında gösterdiği harika performansların ardından Amerikan futbolunun er meydanı olan NFL’de oynayabilmek için 1981 yılında seçmelere girdi. Seçmelerin ikinci turunda adı okundu. Artık çok sevdiği memleketinden ayrılarak ikametgahını Chiefs takımına ev sahipliği yapan Kansas City’ye taşıyacaktı.

Bir insanı kahraman yapan şey nedir? Kahramanlık bir ihtiyaç mıdır yoksa bir anda ortaya çıkan öngörülemez bir hissiyat mı? Peki bütün kahramanlar pelerin takar mı? Kim bilir, belki de bu soruların yanıtını bir Amerikan futbolcusu olan Joe Delaney’nin öyküsünde bulabiliriz…

Louisiana’lı genç bir çocuk. Sahaya çıktığında rüzgârı ardında bırakıyor. Savunma hattının içinden bir hayalet gibi geçip gidiveriyor. Louisiana sıcağında, diğerlerinin yanında pek esamisi okunmayan bir kolej takımında ter döküyor. Oynadığı “running back” pozisyonuna göre, boyu biraz kısa ve biraz da sıska. Ancak yeteneklerini bedeni dahi gizleyemiyor.

Joe Delaney, küçük bir kolej takımında gösterdiği harika performansların ardından Amerikan futbolunun er meydanı olan NFL’de oynayabilmek için 1981 yılında seçmelere girdi. Seçmelerin ikinci turunda adı okundu. Bu şu anlama geliyordu: Çok sevdiği memleketinden ayrılarak ikametgahını Chiefs takımına ev sahipliği yapan Kansas City’ye taşıyacaktı. Ve bundan böyle hayatı altın ve kırmızı renklere boyanacaktı.

Chiefs takımının koçu Marv Levy biri yıllar sonra verdiği bir röportajda bir itirafta bulunuyordu:

“Seçmeler her zaman bir kumar gibidir. Aslında başka bir oyuncuyu seçecektik. Eğer başka bir takım bizden önce davranmasaydı.”

Kansas City’ye geldiğinde hakkında bir sürü kuşku vardı. Fiziği yetersiz görülüyordu. NFL’deki sertlikle nasıl başa çıkacağı konusunda hiç kimsenin bir fikri yoktu. Fakat Joe’nun bildiği bir şey vardı: “Eğer seni yakalayamazlarsa, canını da yakamazlardı.” Antrenmanlar başladığında asıl hüneri ortaya çıkacak ve ona kuşkuyla bakan gözler bu kez heyecanla parıldayacaktı. Joe, çok hızlıydı…

Sezon başladığında Joe’nun hızına ve fiziğinden beklenmeyen kuvvetine onu izleyen herkes tanık olacaktı. Daha ilk sezonunda ligin en önemli oyuncularıyla aşık atıyor, rekorlar kırıyor ve herkesin saygısını kazanıyordu. Performansının yanı sıra karakteriyle de sempati topluyordu. Ondan beklentisi olmayanların yüzünde bir tokat gibi patlamıştı Joe. Sezon sonunda ise takımı Chiefs’in bulunduğu konferansta yılın çaylağı ödülünü hakkıyla kazanıyordu. İkinci turdan seçilen bir “running back” için hiç de fena değil.

Joe’nun ikinci sezonu oyuncuların greve gitmesi sebebiyle biraz gecikmeli başlamıştı. Ek olarak bir de retina ameliyatı geçirmesi istatistiklerini etkilemiş ve arzu ettiğinden daha kötü bir sezon geçirmişti. Sezonun ardından yine en sevdiği yere memleketi Haughton, Lousiana’ya dönecekti.

“I’m goin’ down in Louisiana (Lousiana’ya gidiyorum)

Baby, behind the sun (Bebeğim, güneşin ardına)

I’m goin’ down in Louisiana (Lousiana’ya gidiyorum)

Honey, behind the sun (Tatlım, güneşin ardına)

Well, you know I just found out (Hoş, biliyorsun ya yeni öğrendim)

My trouble just begun” (Sıkıntılarımın şimdi başladığını)

Muddy Waters’ın “Lousiana Blues” şarkısının ilk notaları kulaklara nüfuz ettiğinde bir hüzün bulutu zihinleri ele geçirir. Ne de olsa blues; hüznün, acının müziğidir. Fakat Joe, muhakkak ki gönülden bağlı olduğu Lousiana’ya döndüğünde mavi duyguların çok uzağındaydı. Öyle ki, günlerini yerel etkinliklere yardımcı olarak geçiriyor, topluma faydalı olmaktan büyük keyif alıyordu.

1983 yılının 29 Haziran’ında Joe, evinin bulunduğu Haughton’dan 145 km uzaklıktaki yine Louisiana eyaletine bağlı olan Monroe’ya bir etkinlik için gelmişti. Hava o kadar sıcaktı ki nefes almak bile güçleşiyordu. Halk kendini parklara atmıştı. Joe da etkinlik vakti gelene kadar parkta bir ağacın altında dinlenmeyi tercih etmişti ve bir kadınla sohbet ediyordu. Yanlarından 10-11 yaşlarında üç küçük çocuk geçti. Üç kafadar, az ilerideki yüzmenin yasak olduğu gölete doğru ilerliyordu. Sıcak hava aniden buz kesti. Bir anda çığlıklar yükselmeye başladı. Çocuklar, göletin sığ kısmından ansızın derin bir çukura doğru çekilmişti. Joe yerinden fırladı. Fakat bir sorun vardı, yüzme bilmiyordu. Yine de suya atladı. Çocuklardan biri yakaladığı gibi sığ sulara doğru fırlattı. Sonrası… Sonrası, Lousiana Blues…

Joe ve iki çocuk o bulanık suda hayata veda edip güneşin ardına göçtüler. Hiç tanımadığı birileri için kim hayatını feda eder ki? Joe Delaney, o çocukları kurtarmak için bir an bile düşünmedi. O bir kahramandı ve gerçek hayatta kahramanlar pelerin takmazdı…


Yazarın Diğer Yazıları

Futbolun Mozart’ı: Matthias Sindelar

“Onun bacaklarında da beyni vardı. Onlar koşarken birçok umulmadık, fevkalade hadise cereyan ediyordu”

Asi Şampiyon: Henri Pelissier

Henri Pelissier, büyük bir şampiyondu ancak doping yaptığı ortaya çıkmıştı ve pek iyi bir insan da sayılmazdı. Onun trajik ölümü vuku bulduğunda belki hiç kimse şaşırmadı.

Gökkuşağında bir renk: Reggie Bullock

Reggie Bullock, bir NBA oyuncusu. Öyle yıldız bir oyuncu değil. İyi bir şutör, ancak estetik hareketlerle rakibini geçenlerden değil. Uçan kaçanlardan, sihirli paslar atanlardan da değil. O, pek bizim bildiğimiz oyunculardan değil. Hayatını LGBTİQ mücadelesine adayanlardan biri…