09 Kasım 2013

Gerçek normalleşme başörtülü bir vekil Meclis'e blucinle gelebildiğinde olacak

Aslında Türkiye’de gerçek anlamda normalleşme genç ve başörtülü bir milletvekili Meclis’e bluciniyle gelebildiği gün olacak

Aslında Türkiye’de gerçek anlamda normalleşme genç ve başörtülü bir milletvekili Meclis’e bluciniyle gelebildiği gün olacak. Ve tabii başı açık meslektaşıyla el ele çalışabildiğinde. Çünkü Türkiye’nin birçok yerinde toplumun normali bu. Ama daha da önemlisi; bu, ancak kadınların kendi kıyafet kararlarını erkeklerin değil kendilerinin verebilmesiyle olabilir.

İşte geçen hafta kadın milletvekillerinin yaptıkları en önemli saptama belki de buydu. Bu konuda aralarında fikir birliği vardı. Sebahat Tuncel (HDP) bırakın bedenlerine ait konuları kadınlar tartışsın dedi. Korunmak değil söz sahibi olmak, bacı değil ortak olmak istediklerini ve erkek vesayetini reddettiklerini en açık şekilde ifade etti:

“Hep birilerinin bacısı oluyoruz ya da annesiyiz ya da kız kardeşleriyiz. Şunu bir kez daha söylemek istiyoruz: Biz kimsenin bacısı, kız kardeşi, annesi falan değiliz. Biz, burada, Parlamento’da erkeklerle siyaset yapan kişileriz ve özgür bireyler olarak siyasette duruşumuzu ifade ediyoruz.”

Pervin Buldan (BDP) da benzer şekilde “bu konuda erkeklerin konuşmaya ne hakkı vardır ne de haddidir. Biz kadınlar olarak, bundan sonra erkeklerden bize ilişkin hiçbir şekilde bir eleştiri, bir müdahale ve bir öneri almak istemiyoruz” dedi.

Bunun yanında kadın milletvekilleri laiklik sorunun her iki yüzünü de gördüklerini ve yasakçı değil özgürlükçü ve yapıcı yöntemlerle çözmek istediklerini vurguladılar. Bunu erkek milletvekillerinden çok daha etkili ve düzeyli bir şekilde ifade ederek farklı bir gelecek özlemini dillendirdiler.

Ruhsar Demirel (MHP) “Devlet dediğimiz şeyin görünmez bir el olarak bizi kollaması gerekir ama devlet, bugün hayatımızın çok içinde, Türkiye’deki yüksek tansiyonun sebebi de bu olsa gerek.. Geriye dönük baktığımızda, evet, eğitim sistemimizde de bu var, bize hep yapmamamız gerekenler öğretildi. ‘Trafikte kırmızıda geçme.’ Bu söylendi, onun içindir insanların sarıda geçmeye çalışması. Ama biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak şunun öğretilmesini istiyoruz: ‘Yeşilde geçilir, geçilecek.’ Olumlu olan, özgürlükleri genişleten, haklarımızı bize öğreten her şeye biz varız” dedi. (Keşke MHP bu yaklaşımı ama  farklı demeyip Kürt meselesine de biraz uygulayabilseydi).

Sebahat Tuncel de “Sadece bir dine mensup olanlar değil, bu ülkede inanmayanların da aslında ciddi anlamda sorunlar yaşadığını biliyoruz. Eğer bu Parlamento gerçekten başörtülü kadınların sorunlarını çözme konusunda kendisini iradeli görüyorsa, önümüzde inanç özgürlüğü kapsamında bundan sonraki sorunları çözme konusunda da kendisini yetkili, sorumlu görmelidir” dedi.

Peki kadınlar (erkeklerin bir türlü yenemediği) egolarını ve başka konulardaki farklılıklarını aşıp özgürlükçü bir laiklik ve bütün kadınlara özgürlük için el ele verebilecekler mi?

Şafak Pavey’in konuşmasında bu konuyla ilgili çok önemli bir soru var. Pavey “şu hakareti bütün haberlerde duydum... ‘Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim.’ Bu durumda başı açık olanlar kirlenmişler midir?” Bu soru çok önemli çünkü başı açık kadınların çok önemli bir endişesini yansıtıyor ve laik ve dindar kadınların ortak çalışmasını baltalıyor.

İlk etapta maalesef gene bir kadın tarafından başlatılan Şafak Pavey’in geçmişiyle ilgili talihsiz tartışma bu asıl konuşulması gereken soruya  gölge düşürdü. Ama neyse ki bu yakışıksız konu gündemden düşmüş gibi. Öte yandan eğer Pavey bu konuda bir milletvekilinin sözlerini bağlamı dışında aktarmışsa bu yanlıştır ve özür dilemeli.

Fakat bu mesele asıl toplumsal bir mesele olarak tartışılmalı. Bir milletvekili bu sözü etti mi ve ne demek istedi o ayrı. Asıl tartışılması gereken, örtülü ve örtüsüz kadınları ahlaken ayıran böyle bir toplumsal algılama var mı yok mu, bu algılama sadece erkeklerin gözündeki bir yargı mı, ve kadınlar bu ayrımcılığa karşı ortak mücadele etmek istiyorlar mı?

Başbakanın samimi konuşmalarıyla ortaya çıkan zihin dünyası bir kesim içinde böyle ayrımcı bir algılamanın ne kadar güçlü bir şekilde var olduğunun en bariz ispatı. Fakat akademik araştırmalara göre toplumsal olarak da yaygın böyle bir algılama var. Başörtülü kadınların daha ahlaklı veya iffetli olduğu düşünülüyor. Bu da başörtüsünün kendisinin de bir çoğunluk baskısı olabileceğini ve birçok yerde olduğunu gösteriyor.

Eğer gerçekten normalleşmeyi istiyorsak asıl bu gibi konuların başta kadınlar tarafından tartışılması gerekir. Medyanın konunun muhatabı kadın siyasetçileri bir araya getirip bu konuyu tartıştırması ve toplumsal bir diyaloğa ön ayak olması gerekir. Ama ne yazık ki nasıl Gezi olaylarıyla ilgili konunun muhatabı olan protestoculara ‘siz ne istiyorsunuz derdiniz ne’ diye sorulmamış, ‘siz neye isyan ediyorsunuz’ diye sormak yerine onların adına başkaları konuşturulmuşsa, bu konuda da konunun muhataplarına asıl sorulması gereken konularda söz vermiyoruz.

Kim Azınlık Kim Çoğunluk?

Türkiye’de dini ve laik özgürlük mağdurlarının hangilerinin azınlık hangilerinin çoğunluk olduğunu tartışmak yersiz. Çünkü aslında çoğunluk olduğu iddia edilen gruplar da homojen değil. Ayrıca yerine göre herkes bazen çoğunluğun bazen de azınlığın parçası olabiliyor. Yargılayıcı ve baskıcı bakışların ve eylemlerin bazen öznesi bazen de nesnesi haline gelebiliyor. Başakşehir’de çoğunluğun parçası olan bir insan Levent’e gittiğinde azınlık olabilir. Adliyede kendini sayısal olarak azınlık gören başörtülü avukat kadın evine döndüğünde bu sefer de toplumsal cinsiyet ve statü açısından azınlık olduğunu hissedebilir. Siirt’teki çoğunluk baskısıyla İzmir’deki, Boğaziçi Üniversitesi’ndekiyle Selçuk Üniversitesi’ndeki çok farklı. Zaten devleti yönetenlerin bir talimatıyla bile herkes birdenbire potansiyel mağdur haline gelebiliyor.

Bu iki sorunu birbirinden ayıramayız çünkü temelinde yeterince demokratik ve uzlaşmacı olmayan toplumsal yapımız ve toplumun her kesimine ve bireye yeterince saygı duymayan otoriter devlet yapımız yatıyor. Özünde bireye, kadınlara ve gençlere dair kararları erkeklerin, muktedirlerin ve devlet gücünü ele geçirenlerin kendi çıkar ve inançlarına göre vermesi var.

Türkiye’de olumlu veya olumsuz büyük değişimler hiçbir zaman uzlaşma yoluyla olmadı. Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biri olan laiklik de uzlaşma yoluyla kurulmadı. Laik modernleşme vizyonuna sahip bir elit grup tarafından konunun dindar ve muhafazakar muhatapları dışlanarak inşa edildi. Zaman içinde özellikle çok partili hayat içinde bu radikal laiklik anlayışı da pratikte değişti ve yumuşadı. İmam hatip liselerinden İslami cemaatlerin sosyal hayatta ve devlet içinde güçlenmesine kadar muhafazakarların, çoğu yerde İslamcıların taleplerini yansıtan birçok fiili dönüşüm oldu. Ama bu fiili değişim ideolojilere yansımadı. Herkes kendini memleketin gerçek hatta tek sahibi olarak görmeye devam etti. Karşı olsa da ötekinin varlığını tanıyan ve asgari bir uzlaşma zorunluluğu arayan bir kültür gelişmedi. Ya da böyle düşünenler azınlıkta kaldı.

Oysa laiklik ve özgürlük probleminin altında her kesimi mağdur eden veya bugün olmasa da yarın edebilecek bir mesele yatıyor: dindar olsun olmasın herkese çok fazla müdahale eden ve etme gücüne sahip olan, bireye ve topluma karşı yeterince saygılı olmayan ve hem dini hem de laik özgürlükleri kısıtlayan devlet yapısı. Eğer Türkiye gerçek anlamda demokratikleşecekse—bırakalım demokratikleşmeyi huzurlu ve barışçı bir toplum olacaksa—bu, amacı bağcıyı dövmek değil üzümü yemek olan vatandaşların sayesinde olacak.  

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasiye geçiş ve demokrasi ittifakı senaryoları (2)

Bütün senaryolarda, demokrasi isteyen muhalefetin başarılı olabilmesi için partiler-üstü bir demokrasi bloğunda buluşması elzemdir

Demokrasiye geçiş ve demokrasi bloğu senaryoları (1)

Muhalefet henüz demokrasiye geçişi mümkün kılacak, tabandan gelen toplumsal desteğe sahip bir Demokrasi Bloğu oluşturabilmiş ve bir yol planında anlaşabilmiş değil. Bu nasıl başarılabilir?

Aklın tutulduğu devir ve demokrasi sözleşmesi

Neden normalleşme umudu bir türlü yeterince yeşeremiyor? Neden siyaset toplumsal hareketini, toplum da siyasetini yaratamıyor?