04 Haziran 2015

Türkiye’nin HDP’ye ihtiyacı var!

Erdoğan’ı durdurmanın ötesinde, Türkiye’nin HDP gibi, eşitlik-saygı odağı olabilecek bir harekete ihtiyacı büyük

Birkaç gün sonra Türkiye yakın tarihinin en kritik genel seçimini yaşayacak. Sinirler gerildi, nefesler tutuldu.

Son birkaç seçimden farklı olarak bu sefer yüksek dozda heyecan söz konusu. Son iki seçimde AKP adeta tek kale maç yapar gibiydi, sonucu herkes tahmin edebiliyordu. Bu sefer öyle değil. İki büyük baraj belirsizliği, bu seçimin heyecan dozunu yükseltiyor:

  • AKP, 276 milletvekili kazanıp tek başına hükümet olabilecek mi?
  • HDP, açık ara dünyanın en yüksek seçim barajı olan %10’u geçip, Meclis’e 60+ milletvekili sokabilecek mi?

Bu iki baraj tabii ki birbirleriyle bağlantılı. AKP’nin 276 barajı, mevsim sonu indirimli tarifeden. Bildiğiniz gibi, resmi ve anayasal sıfatı “cumhurbaşkanı” olmasına rağmen, fiilen “AKP Genel Başkanı ve cumhurbaşbakanı” olarak ve her gün defalarca anayasayı ihlal ederek açık seçim kampanyası yapan Erdoğan, çıtayı önce 400’e koymuştu. Kısa zamanda 330 barajına razı olunmak zorunda kalındı. En az 330 olmalıydı ki doyumsuz güç iştahını bir nebze dindirebilecek bir başkanlık sistemi gerçekleştirilebilsin. (“Doyumsuz güç iştahı meselesi” için bkz. 25 Mayıs 2015 tarihli yazım).

Artık iyice ortaya çıktı ki HDP’nin kendi %10 barajını geçmesi gayet mümkün ve bu olursa AKP’nin 330’u hayal ötesi. O zaman mecburen bir baraj indirimi daha yapıldı ve geldik mevsim sonu indirime: 276. Artık son fiyat. Ancak gelin görün ki HDP barajı geçerse, 276 bile tehlikede.

Halkla temas ve kamuoyu yoklamaları sonucu bu ihtimal, yani HDP’nin kendi barajını aşarak, AKP’yi kendi barajına gömme ihtimali hissedildiğinden beri bu seçim büyük ölçüde bir AKP-HDP ya da kristalleşmiş temsiliyet düzeyinde bir Erdoğan-Demirtaş mücadelesine dönüştü. Dolayısıyla Türkiye toplumu çok net karşılaştırmalar yapma imkânı elde etti.

 

2M’den 2Z’ye Erdoğan ve AKP

 

Zaten epeyce işaretler birikmişti ama bu Erdoğan-Demirtaş karşılaştırmaları sonucu çarpıcı bazı farklar iyice netleşti.

Erdoğan ve AKP, Türkiye İslami hareketinin tarihsel mağduriyet ve mazlumluk (2M) hissiyatını arkalarına alarak yükselmişlerdi. “Kendi ülkesinde kendini yabancı” gibi hisseden, itilmiş kakılmış azarlanmış aşağılanmış hisseden geniş dindar / muhafazakâr toplum kesimlerinin temsilcisi oldular ve bu kesimleri uzun iktidarları boyunca merkeze taşıdılar. 13 yıllık iktidar dönemi boyunca eski askeri-bürokratik vesayet rejimi uzantısı rakipler / tehditler sırayla ekarte edildikten sonra, Erdoğan ve AKP tüm devlet kurumlarında tam kontrolü sağladı, mazlumluk ve mağdurluk bitti, imkân varken eşdeğerlilik temelinde bir demokratik zemin kurmak yerine, tam tersine farklılıklara ve muhaliflere zalimlik ve zorbalık (2Z) dönemi başladı.

Ancak Erdoğan ve AKP, 2M durumuna bu toplumun açtığı uzun dönemli düşük faizli krediye çok alışmıştı; o kredilerin tükendiğini, 2Z döneminin kendilerine bir aşınma getireceğini bir türlü görmediler, görmek istemediler; kendilerini fıtraten mazlum ve mağdur sandılar. Bu seçim döneminde bu toplum net bir şekilde gördü ki mazlum ve mağdur konum artık bitmiştir; karşılarında sürekli bağıran, azarlayan, surat asan, hiçbir eleştiriye, hicve, mizaha tahammül gösteremeyen, rakipleriyle bir araya gelip tartışmaktan ödü kopan, yanaşma ve yalaka gazeteciler dışında eleştirel mesafesi olan gazetecilerle konuşmaktan kaçınan, başkalarında mağduriyet yaratan, acayip yolsuzluk iddialarının hep üzerini kapatan bir lider ve iktidar partisi gördüler.

Hala AKP’ye oy verecek seçmenlerin önemlice bir kısmında bile bu 2M’den 2Z’ye geçilmiş ve bir zamanlar varsayılan moral üstünlüğün kaybedilmiş olması ciddi bir coşku ve ilgi azalmasına neden olmaktaydı. Bunu hisseden Erdoğan bu süreçte kendisini tekrar mazlum ve mağdur gösterebilmek için epeyce çaba sarf etti (örneğin Mursi ve kefen söylemi). Ezbere bildiği bu rolden tekrar kredi devşirmek istedi ama görünen o ki 2Z’de bunca yol aldıktan sonra 2M’yi oynamaya çalışmak pek inandırıcı olamıyor.

AKP’lilerin çok önemli bir kısmı artık AKP’ye ve liderine bayıldıkları için değil, şimdilik daha cazip bir alternatif bulamadıkları için hala oradalar. Bu seçimde kıl payı bir çoğunluk alsa bile, Erdoğan’dan kurtulmak ve demokratikleşmek gibi neredeyse imkânsız görünen kimi radikal hamleleri yapmadığı sürece AKP’nin çöküş sürecine girdiği söylenebilir.

 

Demirtaş ve HDP

 

Öfke, nefret ve korku saçan Erdoğan ve AKP ekibinin karşısına, “zıtlık bu kadar mı olur?” dedirtircesine Demirtaş ve HDP ekibi çıktı. Sakin, olgun, mizahi, özgüvenli duruşuyla Demirtaş, bu topluma şimdiye kadar pek de tecrübe etme şansı bulamadığı saygılı ve eşitlikçi bir liderin de olabileceğini gösterdi. Açık ya da gizli hemen herkes sevdi Demirtaş’ı. En azından ilgisiz kalamadı. Kimi CHP’liler ve MHP’liler “keşke bizim partinin başkanı olsaydı” diye iç geçirdi.

Erdoğan, ilk yenilgisini Gezi Direnişi’nden almış, geri adım atmak zorunda kalmıştı. HDP barajı geçse de geçmese de, herkes -şimdilik itiraf etmese de- tanık oldu ki Erdoğan ikinci net yenilgisini Demirtaş karşısında aldı. Demirtaş ve HDP bu seçim kampanyası sürecinde hem üslup, mizah, duygu tonu, sahicilik gibi duygularımıza ve vicdanlarımıza hitap eden özellikler üzerinden, hem de analizler, eleştiriler, öneriler gibi aklımıza hitap eden özellikler üzerinden AKP’yi (ve diğer partileri) çok geride bıraktı, büyük sempati topladı.

Demirtaş ne denli sahici, sıcak, dost bir lider olarak ortaya çıktıysa, Erdoğan bunu o kadar çok tehdit olarak algıladı ve o kadar çok saldırganlaştı. Demirtaş’ın kucaklayıcı, sakin ve yumuşak üslubu, Erdoğan’ın dışlayıcı / düşmanlaştırıcı hakikatini daha görünür kıldı.

Kitlelerle duygusal temas kurma becerisi anlamında liderlik kumaşına sahip olan Erdoğan ve Demirtaş’ın mücadelesine böyle becerileri olmayan diğer liderler dâhil olamadı. Bu önemli beceriyi Erdoğan kitlelerin korkularını, kaygılarını, kuşkularını arttırmak ve kendisine tabi olmalarını sağlamak için kullanırken; Demirtaş’ın tarzı kitlelerin olumsuz duygularını yatıştırıcı, kucaklayıcı ve onları özne olmaya çağıran bir tarzdı. Daha da önemlisi, Demirtaş tevazuyu elden bırakmadı; kendi liderliğini abartmadı, sık sık geniş bir mücadelenin parçası olduğunu, liderliğinin sadece o mücadele içinde anlamlı olabileceğini vurguladı.

Erdoğan, sürekli öfke patlamaları geçiren, esip gürleyen, azarlamadık kimse bırakmayan, mutlak itaat talep eden, tüm-güçlü olma ihtiyacında bir sosyal-baba figürü olarak, Demirtaş’ın temsil ve ifade ettiği özgürleştirici / yaratıcı / mizahi / barışçıl isyan karşısında hızla “kral çıplak” durumuna düştü, iktidarsızlaştı ve dolayısıyla daha da hırçınlaştı. Bu durum, kayışları koparma sürecine daha da hız verdi. İktidarını kaybetmekte olanın şiddeti artar; o yüzden dikkat!

 

HDP’nin kıymetini bilelim!

 

Evet Türkiye’nin HDP’ye çok ihtiyacı var.

Güç devşirmeye doyamayan Erdoğan’ın başkanlık sistemi hesaplarına son vermek için en net hamlenin HDP’nin %10 barajını geçmesi olduğunu hala bilmeyenler / anlamayanlar veya anlamak istemeyenler var ise Erdem Yörük & Erdem Yörük’ün makalesine veya Ahmet İnsel’in makalesine bakmak isteyebilirler. Ya da Konsensüs’un aşağıdaki özet tablosuna. (Ama daha eğlencelisi, Çilek Ağacı veya Seçim Haritası gibi siteler üzerinden oy oranı simülasyonlarıyla oynamanız olabilir).

İşin bu kısmı çok açık ve net: Erdoğan’ın daha da otoriterleşebileceği bir düzen kurmasına set çekmek istiyorsak, HDP’nin baraj üzerine çıkması gerekiyor. 

Bu gerçeği Erdoğan ve AKP çok iyi gördüğü için bir süredir HDP’yi her türlü yoğun saldırı altında tutuyorlar. Yalanla, iftirayla, demagojiyle, din istismarıyla, tüm devlet olanaklarını sonuna kadar seferber ederek; bunlar yeterli görülmediğinde de 150 civarında HDP seçim bürosuna / standına saldırarak, Mersin / Adana’da HDP ilçe merkezlerini bombalayarak, Ağrı’da askeri operasyon üzerinden provokasyonlar geliştirerek. Erdoğan başta olmak üzere, bütün AKP yöneticileri açıkça HDP’nin baraj altında kalmasından medet umduklarını belirtiyorlar. Böylece şunu demiş oluyorlar: “Biz kendimiz için hiç utanmadan HDP’nin milletvekilliklerini çalarız!” Siyasi hırsızlık, aynı zamanda siyasi iflasın da açık bir itirafıdır.

Erdoğan ve AKP’nin gördüğü bu “HDP tehlikesini” kimi külyutmaz “solcumuz / demokratımız” ise görmezden gelmeyi tercih ediyor. HDP, ne derse desin, ne yaparsa yapsın, “ya sonra AKP ile anlaşırlarsa?” kuşkusundan kurtulmaları mümkün olamıyor. (İlaç niyetine Mehmet Emin Boyacıoğlu’nun makalesine bakılabilir ya da Ümit Kıvanç’ın Radikal ve YüzdeOn makalelerine).

Şunu net olarak söylemek lazım: HDP kuşkuculuğunun arkasında bir tür ırkçılık tezahürü olan hâkim millet böbürlenmesi var. “Kürtlerin önayak olduğu bir harekette benim işim olmaz” ırkçılığı bu. Kendini bir türlü Türk-olmayanlarla (ya da duruma göre “kendim-kadar-solcu görmediklerimle”) eşdeğer olarak görememe illeti.

Bu kadar net ve defalarca kendini bağlayarak “seni başkan yaptırmayacağız” ve “seçim sonrası hiçbir şekilde AKP desteklenmeyecek, koalisyon yapılmayacak” denmişken, hala hezeyan sahibi olmanın arkasında HDP yönetimini ve destekleyen milyonlarca insanı aptal ve / veya üçkağıtçı sanmak yok mu? Bu durumda iki ihtimal akla geliyor: Ya kendi aptal ve üçkağıtçı eğilimlerimizi HDP’ye yansıtıyoruz ve herkesi kendimiz gibi sanıyoruz ya da öteki saydığımızı bizimle eşdeğer olarak göremediğimiz için mutlaka bizden daha aşağılık etik standartlara sahip olacaklarını sanıyoruz. İki durum da birbirinden beter ve demokratik bir toplum olmak istiyorsak iyileştirilmeye muhtaç.

Erdoğan’ı durdurmanın ötesinde, daha çok tam da bu nedenle Türkiye’nin HDP gibi, eşitlik-saygı odağı olabilecek bir harekete ihtiyacı büyük.

HDP, tozpembe / mükemmel, eleştiriden azade bir proje değil tabii ki. Yeni başlamış ve evrimleşmeye / geliştirilmeye ihtiyacı olan bir proje. Geldiğimiz noktada HDP’yi eleştirmeden desteklemek de, desteklemeden eleştirmek de eşitlik, özgürlük ve adalet gibi değerleri sahiden dert etmiş olanların seçenekleri arasında olmamalı.

Zira baraj ve Erdoğan meselesi bir tarafa, Türkiye’nin HDP’nin kurmaya ve sunmaya çalıştığı potansiyele demokratik, sol ve barışçıl bir açılım için büyük ihtiyacı var. Bu açılımın kimi ögeleri şimdiden var, kimilerini de uğraşırsak gerçekleştirebiliriz. Ayrıntısı yarına…

 

 

muratpaker@gmail.com

@PakerMurat

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Travma psikolojisi, travma terapisi

Travmatik olayın en temel etkilerinden biri kişinin sembolizasyon kapasitesine ket vurmasıdır. O anlar için söz yoktur, kurulamaz haldedir.

Darbe Girişimi - 1

Darbe tahayyülü, başka bütün siyasi tahayyüller gibi, belli bir sosyo-politik bağlamda can buluyor. O sosyo-politik bağlam ne denli demokratsa, darbe hayali kurmak o kadar zorlaşıyor

Büyü yapsak Kürt sorunu biter mi?

Değişik tonlarıyla baskı, asimilasyon ve şiddet politikalarının işe yaramadığı açık değil mi?