17 Kasım 2015

AKP’nin hormonlu kumarı tuttu

7 Haziran - 1 Kasım arasındaki dönem istikrarsızlığın nasıl ustaca kullanılabileceğinin göstergesi

7 Haziran - 1 Kasım arasındaki beş aylık dönem, iktidar tarafından yaratılan istikrarsızlığın, toplumun istikrar vaadini satın alması için bir tehdit unsuru olarak nasıl ustaca (ve tabii kirli biçimde) kullanılabileceğini ve demokrasi güçleri basiretli davranamadıklarında nasıl başarılı olabileceğini gösteren psiko-politik bir ders niteliğinde.

Hiç tadımız yok ama gecikmiş bir seçim değerlendirmesi yapalım.

Kolaydan zora doğru gidelim: CHP, MHP, AKP, HDP diye.

En zoru HDP bu yazıya ve muhtemelen bir yazıya sığmaz, sonraya kalsın.

 

CHP: “İstikrar” timsali

 

En kolayı CHP. Taş gibi bir istikrar timsali. Kaç seçimdir oy oranı, bütün aksi yöndeki tahmin, temenni ve uğraşa rağmen istikrarlı bir şekilde aynı yerde duruyor. Bu sefer bütün anket şirketleri en azından birkaç puan yükseleceğini tahmin ediyordu, o bile olmadı.

Şimdi tabii yine “istikrarlı” bir gidişat olarak mesele sanki sadece bir liderlik meselesiymiş gibi tartışılıyor. Bir liderlik meselesi olduğu çok açık ve Türkiye maalesef hala liderlerin partilerinin oy oranlarında büyük fark yaratabildikleri bir ülke. Ama CHP dışında herkes biliyor ve söylüyor ki CHP’nin problemi çok daha derinlerde.

“İstikrarlı” bir şekilde toplumun dörtte üçü CHP’yi inandırıcı bulmuyor. CHP, ne dindarlarla, ne Kürtlerle ne de solcuların çoğuyla sahici bir diyaloga giremiyor, onları kendi projesine katamıyor. Vitrine bir süredir “laikçi / ulusalcı öğretmen” tavrı yerine ekonomik vaatleri koysa da o öğretmen tavrıyla sahici ve aleni bir şekilde yüzleşmediği için inandırıcılık sorunu yaşıyor. CHP’nin bu engeli aşması Türkiye için çok önemli, ama görüldüğü kadarıyla bu çapta bir yüzleşme ve dönüşüm ufku CHP’de en azından şimdilik mevcut değil.

 

MHP: Toparlanması çok zor

 

MHP, son dönemin en acayip partisi. Çoğu insan neyi niye yaptığını anlayamıyor. Kendini anti-HDP olarak konumlandırmak, her şeye “hayır” demek çok çocukçaydı. Başbuğ’un oğlunu ve yüzde 4,5 oyunu blok halinde AKP’ye kaptırdı. MHP’de CHP’den de ciddi bir liderlik sorunu olduğu ortada, ama burada da tek mesele liderlik değil.

MHP’nin asıl meselesi, 2015 Türkiye’sinde hala hiçbir gerçekliği kalmamış olan Türkçü, anti-Kürt ve sadece savaşçı bir çerçevede seyrediyor olması. MHP’nin bu katı ve köşeli hali, sosyo-politik gerçeklere çarptıkça erozyona uğramaya mahkûm ve AKP gibi farklı söylemleri çok daha esnek biçimde eklemleyebilen hegemonik bir sağ parti karşısında mevcut haliyle hiçbir şansı yok. Ancak çok radikal bir dönüşüm geçirip demokrat bir merkez-sağ parti olabilseydi, kendisine anlamlı bir varlık şansı bulabilirdi. MHP’nin ne ideolojisi ne de kadroları böylesi bir dönüşüme müsait görünmüyor. O yüzden şimdi ve gelecekte, AKP’nin üzerine çok kolay hesap ve manipülasyon yapabileceği, istediği zaman koltuk değneği olarak kullanabileceği, Türkiye siyaset sahnesinde giderek solgunlaşmasını bekleyebileceğimiz ve gelecek seçimlerde baraj-altı kalması çok muhtemel bir yapı MHP.

AKP, şimdiki gibi Kürtlere yönelik savaşkan bir yola girdiğinde MHP’ye ihtiyaç kalmamakta. Sahici bir barış yoluna girildiğinde de MHP’nin ayaklarını basmak istediği zemin çökmüş olacak. MHP’ye can verebilen tek imkân, son “çözüm süreci”nde olduğu gibi, sahici bir barış perspektifinin olmadığı savaş-barış-arası belirsizlik dönemleri. Bu saatten sonra da oyalama, top çevirme ihtimallerini tüketmiş durumdayız. Ya savaş ve kopuş olacak ya da sahiden barış.

 

AKP: Büyük kumar tuttu

 

1 Kasım seçimlerinden hemen önce 29 Ekim’de şöyle yazmışım:

“Görünen o ki AKP, diğer hâkim-milletçi-blok bileşenlerinin en azından zımni desteği ve katkısıyla, HDP’yi tekrar baraj altına itebilmek için, PKK ile nispeten kontrollü bir çatışma ortamı yaratıp en azından iki fayda sağlamayı denedi.

İlki, HDP’yi PKK ile eşitleyip, HDP’nin büyük sempatiyle karşılanan barışçı, eşitlikçi, mizahi, tüm ezilenlerin sesi olma iddiasına sahip duruşunu yıpratmak ve kirletmek. Bunun için PKK’nin kışkırtılıp tekrar savaşa davet edilmesi gerekiyordu.

Bununla bağlantılı olarak umulan ikinci fayda da çatışma durumunun toplumda genel bir güvensizlik / istikrarsızlık algısı yaratacağı ve bu algının da geniş toplum kesimlerini statükodan (yani AKP tek parti iktidarından) yana davranmaya iteceğine dair bir inançtı.

Umulan bu iki faydanın da aslında ne denli büyük bir kumar olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Ancak köşeye sıkışmış ve kaybederse her şeyini kaybedeceğini düşünenlerin, dolayısıyla çok büyük risk almaktan çekinecek bir şeyleri kalmayanların oynayabileceği cinsten bir kumar.”

AKP’nin büyük kumarı 1 Kasım seçimleri için tuttu. Tutmayacağını düşünen ben dâhil birçok insan yanıldık.

Böylece AKP, 13 yıllık bir iktidar döneminin ardından, 7 Haziran’da %40,9’a düşen oyunu, 8,5 puan arttırarak, 5 ayda %49,5’a çıkardı. Beş ayda 8,5 puan artış sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok istisnai bir durum. Nasıl olabildi diye kafa yormamız lazım.

Seçim sonrası yapılan analizlerde AKP’deki 8,5 puanlık artışın 4,5 puanının MHP’den, 2 puanının SP/BBP’den, 0,5 puanının HDP’den, kalanının da 7 Haziran’da oy vermeyip 1 Kasım’da verenlerden geldiğini anlıyoruz.

7 Haziran’da büyük bir şok yaşayan Erdoğan ve AKP, o seçimin hemen ardından çok boyutlu bir oyun planı hazırladılar; kararlılıkla ve devletin tüm imkânlarını, yasal / anayasal sınırları yine hiçe sayıp, kullanarak uyguladılar; diğer siyasi aktörler de bilerek ya da bilmeyerek AKP’nin değirmenine su taşıyınca, AKP kendi beklentilerinin de ötesinde bir oy oranına ulaşmış oldu. [ Bkz: Erdoğan’ın Oyun Planı, 29 Temmuz, 2015].

Geriye doğru bakınca bu oyun planının temel bileşenlerini yeniden yazabiliriz:

- PKK’nin kışkırtılıp savaşa davet edilmesi, PKK’nin de bu daveti kabul etmesi;

- HDP’nin PKK ile eşitlenip itibarsızlaştırılması ve (IŞİDçi unsurlara da en azından “yol verilerek”) terörize edilmesi;

- HDP’nin yüzde 13 oy desteği ve 80 milletvekilinin hâkim-milletçi düzen için 1 nolu tehdit olduğu algısının yaratılması;

- Toplumda genel bir güvenlik zaafı algısı yaratılması ve güçlü yönetim / lider ihtiyacının beslenmesi;

- Koalisyon fobisinin kaşınması;

- “Beni tek başıma seçmezseniz size rahat vermem, büyük bir kaos çıkarmadan ben bu iktidardan gitmem” tehdidinin açık ya da örtük biçimde topluma salınması;

- AKP’siz bir iktidar seçeneğinin MHP marifetiyle yok edilmiş olması ve tercihin “tek başına AKP iktidarı” ile “AKP’li bir koalisyon” arasına sıkışmış olması;

- Seçim öncesi MHP’den Başbuğ-oğlu Tuğrul Türkeş, BBP’den Yaşar Topçu gibi bakanlık düzeyinde yapılan transferlerle, “Reis’i için oluk oluk kan akıtabileceğini” haykıran mafyatik ülkücü şeflerle, Kürdistan coğrafyasında vekillik sunulan kimi aşiretlerle AKP-içi koalisyon zemininin güçlendirilmesi;

- Seçimden önceki bir iki haftada geniş bir ekonomik vaat yelpazesinin rüşvet gibi sunulması.

Bütün bu faktörler bir araya gelip, AKP’nin kurguladığı gibi işlediğinde ortaya toplumu tehdit edip korkutan ve “bana muhtaçsınız” çaresizliğinden medet uman bir yaklaşım çıkmış oldu. Toplum bu yaklaşımı kabul edip teslim olursa rüşvet ve istikrar vaat ediliyordu. Tehdit ve rüşvetle hormonlanmış bir kumar masasıydı bu.

İstikrarsızlık tehdidi ve istikrar vaadi arasına sıkıştırılan toplumun yarısı AKP’nin yaklaşımına rıza gösterdi. AKP’ye verilen oyların önemli bir bölümünün, ilk dönemlerindeki gibi coşkulu destek oyları değil, sıkışmışlıktan / seçeneksizlikten kaynaklanan oylar olduğunu öngörebiliriz. Ne olursa olsun, AKP hâkim-milletçi-blok’un diğer partilerinden ciddi oy emerek büyük bir çoğunluk sağladı.

Erdoğan’ın / AKP’nin hedefi sadece tek başına iktidar değil, “başkanlık sistemi”ni getirecek olan 330 milletvekili elde etmek, bunun için de HDP’yi baraj altı bırakmaktı. Her şeye rağmen HDP barajı aşınca, bu amaç şimdilik hâsıl olmadı. Ancak ilk günden itibaren 7 Haziran’da kırmızı kart gören “başkanlık sistemi” yeniden siyasi gündemin üst sıralarına yerleştirildi.

Seçim sonrası dönem, özellikle Silvan’da yaşanan trajedide net bir şekilde görüldüğü gibi, AKP’nin istikrar vaadinin nasıl bir yanılsama olduğunu hemen gösterdi.

7 Haziran 1 Kasım arasındaki beş aylık dönem, iktidar tarafından yaratılan istikrarsızlığın, toplumun istikrar vaadini satın alması için bir tehdit unsuru olarak nasıl ustaca (ve tabii kirli biçimde) kullanılabileceğini ve demokrasi güçleri basiretli davranamadıklarında nasıl başarılı olabileceğini gösteren psiko-politik bir ders niteliğinde.

AKP bu zor seçimi büyük bir kumarla kazandı ama seçim sonrasını da kazanabilecek mi? İstikrar vaadini nasıl yerine getirebilecek? Kürtlerin kopuşuna yol açacak savaş ve kaosla mı? Başkanlık sistemini barış pazarlığına katma kurnazlığından medet umarak mı? Katliamların arkasındaki senaryoları karanlıkta tutarak mı?

Bunların hepsi çıkmaz yol ve Türkiye’yi çok daha fazla istikrarsızlaştıracak yollar. Her açıdan Türkiye’yi istikrara kavuşturabilecek tek yol, eşitlik ve özgürlük temelinde demokrasinin kurulup derinleştirilmesinden geçiyor. AKP’nin son yıllardaki sicili ve mevcut gidişatı ters yolda olduğunu gösteriyor.


muratpaker@gmail.com

@PakerMurat

Yazarın Diğer Yazıları

Travma psikolojisi, travma terapisi

Travmatik olayın en temel etkilerinden biri kişinin sembolizasyon kapasitesine ket vurmasıdır. O anlar için söz yoktur, kurulamaz haldedir.

Darbe Girişimi - 1

Darbe tahayyülü, başka bütün siyasi tahayyüller gibi, belli bir sosyo-politik bağlamda can buluyor. O sosyo-politik bağlam ne denli demokratsa, darbe hayali kurmak o kadar zorlaşıyor

Büyü yapsak Kürt sorunu biter mi?

Değişik tonlarıyla baskı, asimilasyon ve şiddet politikalarının işe yaramadığı açık değil mi?