25 Ocak 2021

Hatırlamak bile istemediğim bir Uğur Mumcu anısı

Aradan geçen 28 yılda Türkiye her döneminde Uğur Mumcu'yu aradı, yokluğunu derinden hissetti. Uğur Mumcu şimdi yaşıyor olsaydı neler yazardı, sorusu 28 yıldır insanların aklında dönenip duruyor

28 yıl evvel, yani 1993 yılında, Ankara'da o zamanlar açık olan İletişim Kitabevi pazar günleri söyleşiler düzenliyordu. Akademisyenler, yazarlar, roman yazarları davet edilirdi ekseriyetle. İzleyiciler; üniversite ve lise öğrencileri yani gençlerden oluşan, dinamik ve sorularıyla tartışmayı alevlendiren hatta eksenini değiştiren, genç, solcu, demokrat insanlardan oluşurdu çoğunlukla.

24 Ocak 1993 Pazar söyleşisinin konuğu Devrimci Yol geleneğinin önemli isimlerinden Melih Pekdemir'di. Uzun hapis cezası bittikten sonra o dönemde sol içinde başlayan 12 Eylül yenilgisine odaklı geçmiş değerlendirmesi tartışmalarına yazarak, konuşarak katılıyor, zengin yazı dili, farklı söylem ve muhakemesi ile dikkat çekiyordu. Yazdığı, özellikle de "Anne Bak Kral Çıplak" adlı çok okunan kitabıyla sol camiada ama özelliklede parti-cephe kökenli Devrimci Yol ve Kurtuluş geleneklerindeki insanların zihinlerinde perspektif ve açılım yaptıran etkisi oluyordu.

Güneşli ama yerdeki karın buza kesmesiyle soğuyan hava sanki ısırıyor gibiydi.

Beklediğimiz gibi İletişim Kitabevi'nin alt salonu doldu, insanlar sandalyelerde yer kalmayınca ayakta, basamaklarda hatta üst katın trabzanlarından başlarını konuşmacıyı duyacak pozisyonda vaziyet aldılar. O yılın en kalabalık izleyici topluluğu Pekdemir'inki olmuştu. Söyleşi başladı. Tanıl Bora, gazeteci-yazar Kemal Can ve ben birbirimize yakın oturmuştuk. Çok da yakın arkadaştık aynı zamanda.

Melih Pekdemir konuşmasına başladı ve daha baştan, izleyicilere akıllarına soru geldiği an hemen konuşmasını keserek sorabileceklerini söyledi. Tabii söyleşi daha da aktifleşti, katılım da arttı, heyecan da. Memnunduk ambiyanstan.

Sonra Kemal bana ve Tanıl'a işaret dili ile önemli bir şey söyleyeceğini belirtti. Ve ancak fısıltı, ağız ve dudak hareketleriyle Uğur Mumcu dediğini anladık, Kemal baş parmağını aşağı doğru diklemesine hareket ettirerek, "Öldürülmüş" dedi, ses çıkarmadan. Ben de Tanıl da donduk bir anda. Ben, "Kesin mi, doğru mu?" diye sessizce sorunca, "Kesin, az evvel suikast olmuş, bombayla öldürülmüş" deyince üçümüz bunu salona duyurmayı hangimizin yapacağını işaretlerle belirlemeye çalıştık. Zor bir andı, Tanıl, konuşmasını sürdüren Pekdemir'e "Bir dakika, çok kötü bir olay kesinleştiği için söylemem gerekiyor. Uğur Mumcu, yapılan bir bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti" diyerek acı haberi duyurdu. Salon aniden sessizleşti. Pekdemir sustu, sağ elini alnına götürüp öylece kalakaldı. O an benim aklıma Devrimci Yol ile Cumhuriyet gazetesi ve Uğur Mumcu'nun 1979 yılındaki seçimlerin boykot edilmesiyle ilgili polemikleri geldi. İki taraf da sertleşmişti, kendi görüşlerini savunup karşı tarafı eleştirirken. Bir yanda cesareti, namusu ve gazeteciliğe getirdiği belgelere dayalı çalışma boyutu ile saygı duyulan bir yazar ve aydının kaybının verdiği hüznü yaşarken, Pekdemir'in ne diyeceğini de merak ediyordum. Birkaç dakikalık suskunluğunu bozan Pekdemir, "Bu durumda söyleşiyi nasıl devam ettireceğiz, Uğur Mumcu'nun öldürülmesi hepimize çekilen bir telgraftır. Kimse kendini bu telgrafın muhatabı olmadığı düşüncesinde saymamalı" dedi.

Söyleşiden enkaz halinde çıktı herkes. Biz -Kemal, Tanıl, ben- kitabevinde ayak üstü biraz konuştuk. Ben sonra Cumhuriyet'e gittim. Doğan (Akın) ve Sertuğ (Çiçek) geldi aklıma hemen. İkisi de Cumhuriyet Ankara Bürosu'nda çalışıyorlardı. Gittiğimde Doğan oradaydı, başsağlığı diledim, ayrıntıyı sordum. Aracına konan bombanın patlatılmasıyla öldüğünü söyledi Doğan. Sen olay yerine gittin mi diye sorduğumda, Doğan "Gitmedim Murat Abi, çünkü Uğur Abi paramparça olmuş, O'nu öyle görmek istemedim ama Sertuğ gitti, orada şimdi" yanıtını verdi.

Evet, bugün gibi hatırlıyorum. Sözcükler aynen yazdığım gibiydi. Yaşanan hüzün, tepkiler, bir şey yapamıyor olmanın sinir bozukluğu, endişe bir anda şehre hakim olmuştu. 27 Ocak Çarşamba günü, İnkılap Sokak'taki Cumhuriyet Ankara Bürosu'nun önüne tabut içinde son kez geldi Uğur Mumcu. Karanfiller, hızını artıran yağmur tanelerinden daha fazla yağdı tabutun üstüne.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, tabutun başında, katillerin bulunacağına dair namus sözü verdi. Maşeri bir kalabalık yağmura aldırmadan "Uğur'lar ölmez / Türkiye laiktir laik kalacak" sloganlarıyla Ankara'yı inleterek kilometrelerce yürüdü Mumcu'nun cenazesinin ardı sıra.

Her şey böyle cereyan etti Ankara' da. Uğur Mumcu çok bilinen, tanınan, okunan aynı zamanda hem çok sevilen hem de bazı karanlık odaklarda nefret edilen bir gazeteciydi. Çünkü hakikatleri yazıyordu. Ben Mumcu'nun yazdığı "Çıkmaz Sokak" isimli kitabı defalarca okumuştum. Niğde Cezaevi'nde yıllardır yatmakta olan, eylemci 68'liler ile yapılan röportajlardan oluşmuştu kitap. Tesadüfen sağ kalan ve silahlı mücadeleden gelen bu insanlarla, mücadele anlayışlarını, şimdi ne düşündüklerini, o dönemi nasıl değerlendirdiklerini açık uçlu sorularla tartışmıştı Mumcu ve bu ilk kez yapılmıştı.

Aradan geçen 28 yılda Türkiye her döneminde Uğur Mumcu'yu aradı, yokluğunu derinden hissetti. Uğur Mumcu şimdi yaşıyor olsaydı neler yazardı, sorusu 28 yıldır insanların aklında dönenip duruyor.

1967 yılında İngilizcesini geliştirmek için gittiği Londra'da 68 olaylarına da yakından tanık oldu, gazeteci gözüyle izledi, yazdı. Ama bence en önemlisi Pakistan kökenli İngiliz 68 lideri Tarık Ali ile yaptığı röportajdı. Ali'ye eleştirel gözlerle baktığı ve Türkiye soluna ilişkin gözlemlerini eklediği bu röportaj çok uzun yıllar geçtiği için olmalı; ya unutulmuş ya da hiç bilinmiyor. Hayrettir ki 68 tartışmalarında hiç yer almamış.

Bu röportajı belge olarak buraya alıyorum.

"Çıkmaz Sokak" kitabı ile birlikte okununca taşıdığı paralellikler hemen anlaşılacaktır. Görüşlerine katılmanın ya da katılmamanın ötesinde bir anlamı, önemi var bu metnin. Ayrıca hiç bitmeyecek 68 mevzusu için bir ışık tutucu tarihi belgedir.

Tarık Ali'nin 68 değerlendirmesi yaptığı İletişim Yayınevi'nden çıkan ve içerisinde yakın dostu John Lennon (Beatles) ile yazışmalarının olduğu "Sokak Savaşı Yıllar" kitabını da öneririm. 68'le ilgilenenler için bilgi merdiveninde bir basamak yukarı çıkmışlık hissini yaşatacaktır.

ÇAĞRI
Uğur Mumcu*

1968 yılında Avrupa başkentleri gençlik eylemlerine sahne oldu. Paris'te, Berlin'de, Londra'da, Roma'da gençlerle polisler çatıştı. Paris, birkaç gün içinde bir iç savaşı andıran kavgalara tanık oldu. İşçiler yer yer bu eylemlere katıldılar. Günlerce, haftalarca, radyolarda, televizyonlarda ve basında gençlik sorunları tartışıldı.

Ben o günlerde Londra'daydım. Bütün bu olayları ve tartışmaları izledim. Londra'daki gençlik eylemlerini bir Pakistanlı yönetiyordu. Adı Tarık Ali'ydi. Cambridge'de hukuk öğrenimi yapmış, öğrenimini bitirdikten sonra gazeteciliğe başlamıştı. İngiliz gençliği, müstemlekelerinden gelen bir öğrencinin liderliğinde eyleme giriyordu.

Tarık Ali'yle konuşmak ve görüşlerini öğrenmek istedim. Önce, hayatı hakkında bilgi topladım; yazdıklarını okudum. Bütün bilgileri topladıktan sonra kendisiyle görüşmeye gittim. Tarık Ali'nin karargâhı Londra'nın ünlü Picadilly semtinde, bir İsveç gece kulübünün üzerindeydi. Binada bir Kuzey Vietnam bayrağı asılıydı. Binanın içinde parkalı, çizmeli, bereli, İngiliz, Fransız, Alman gençleri vardı. Tarık Ali'yle kimseyi kolay kolay görüştürmüyorlardı. Beni de uzun uzun sorguya çektiler. Sonunda izin çıktı ve beni Tarık Ali'nin ya-nına aldılar.

Tarık Ali'yle uzun uzun görüştük. Ben, azgelişmiş ülkelerin sorunlarının Batı ülkelerindekinden ayrı olduğunu savundum. Tarık Ali "Hayır" dedi, "yanılıyorsunuz. Biz kapitalizmi kalbinin attığı yerden vuracağız."

İşçilerle ilgileri yoktu. Sadece, Londra, Paris ve Berlin'den söz ediyordu. Yani oralardaki öğrencilerden. Dedim ki, "Sizin halkınız Pakistan'da sömürülüyor, neden Pakistan'a gitmiyorsunuz."

"Gitmeyeceğim" dedi. Ben, savaşın, kendi halkının yaşam düzeyini değiştirmek olduğunu ileri sürüyordum. O sadece, sosyalist terminolojinin bütün kavramları ile kendisini savunuyordu. Ona göre, azgelişmiş ülkeler pek de önemli değildi. Tabii onlar da sömürülüyordu ama savaş alanı Paris'ti, Londra'ydı ve Berlin'di. Kapitalizmi can evinden vurmak gerekirdi.

Tarık Ali'den bir sürü kavram ve slogan dinledim. Hiçbirisini Pakistan halkının öz sorunlarıyla ilgili bulamadım. Tarık Ali, kendi yarattığı bir kavramlar ve terminoloji dünyasında yaşıyordu. Sosyalist terminolojinin bütün kavramları, Tarık Ali'yi, temel soruna yabancılaştırmıştı. İçinde bulunduğu dünya, sanki bir sanat dünyasıydı. Kavramlar, sloganlar, suçlamalar ve savunmalar...

Türkiye'de de böylesine bir eğilime tanık olmaktayız. Devrimcilik, Türk halkının yaşayış düzeyini değiştirmek demektir. Bizim kavgamız bunun içindir. Devrimci teoriler bu amaçla okunur. Kitaplar, makaleler bunun için yazılır. Devrimci kavgaya bunun için girilir. Bu amaç dışındaki her eylem, bir küçük burjuva davranışıdır; söylenen her söz bir aydın bilgiçliğidir. Temel sorun, halkın bu kavgaya girmesidir. Toplumun her kesimi ile ilgi kurmak, işçilerin, köylülerin devrimci bilinçleriyle, toplumun öteki katlarındaki devrimci örgütlenmeyi bir arada götürmek gerekir. Bu bilinçlenme ve örgütlenmeyi bir yana itip, sadece belli kavramlarla yetinen bir akım, kendi kendisine ne ad takarsa taksın, devrimci uyanışı örgütleyen devrimci gerçekçiliğin dışında kalır. Halkın bilinçlenip devrimci kavgaya girmesi devrimciliğin temel yasasıdır. Sınıf diyoruz. Halk diyoruz. Sınıfsal diyoruz. Peki. Kendi aramızda, henüz bir kavram birliği bile kuramamış olursak, halk bizi neden kendi savaşının kavgacıları olarak görsün?.. Neden, işte bunlar bizi savunuyor desin?..

Devrimciler, işçilere, köylülere tam anlamı ile bilinç ve güven verecek bir tutumun içinde olmalıdırlar. Biz kimseye hain demiyoruz. Kimsenin halk sevgisinden şüphe etmiyoruz. Biliyoruz ki devrimciler arasındaki bölünmelerin de genel ve özel nedenleri vardır. İstiyoruz ki, kendi çevremizde yarattığımız kavramlar içinde, temel sorunlara yabancılaşan bir tutumun içinde, gerçekçi devrimci tutuma zarar vermeyelim. Atacağımız her adım, yazacağımız her kelime, söyleyeceğimiz her söz, devrimci kavganın sorumluluğu ile değerlendiriliyor. Kişisel çekişmelerimize ideolojik kılıflar geçirip, devrimci eylemi dilim dilim böldüğümüzün acaba ne zaman farkına varacağız?..

Açıkçası ve kısacası biz bir teoride birleşelim demiyoruz. Ancak, atacağımız devrimci adımların neler olduğunu bilerek bütün devrimcileri bir eylem birliğine çağırıyoruz. Egemen sınıflar, devrimciler arasındaki iç çatışmaları gönül rahatlığıyla izlemektedirler. Gerçekçilik yolundan sapıp kavramlar ve terminolojiler dünyasında yaşayanlar artık uyanmalıdırlar. Merih'te devrimcilik yapmıyoruz. Yarın ne olacak, kimlerle savaşacağız, kime karşıyız, bunu bilmek zorundayız. Tarık Ali'lere değil, kendi halkına inanmış devrimcilere ihtiyacımız var. Özentilere, kavramlara değil, halkımıza ve devrimciliğimize güveniyoruz.

* Devrim, 24 Kasım 1970

 

Yazarın Diğer Yazıları

Pele

Pele filmi futbolu seven, ilgilenmeyen Pele'yi zaten bilen, bilmeyen ya da Maradona hayranı olan, hatta bu taraklarda bezi olmayıp da hakiki bir yaşam öyküsü izlemek isteyen insanların bile ekrana çakılı kalacağı bir belgesel

Rock kanyonunda bir Phoenix: Jeff Lynne

Rock ile serseri kültü arasında korelasyon – plasenta münasebetinin içkinliğine dair muhafazakâr savın genele rücu edilemeyeceğinin müstesna ve ışıltılı bir kanıtıdır Jeff Lynne.

Barok psychedelic popun yaratıcı dehası: Harry Nilsson

Dünya, 60'larda Çiçek Çocukları sayesinde rengarenk iken, yani çölleşmemişken, ABD'de bir müzisyen o mümbit rock bahçesinde filizleniyor, köklerini derinlere salıyordu. Sağlam geliyordu