18 Ocak 2019

Britanya'da oylama

Oylamada alınan sonuç, radikal Brexitçileri de mutlu etti

Britanya’nın “tarihi” denebilecek bir gününe denk geldim: Brexit hikâyesi (Bunu İngilizce veya Fransızca söylediğimizde, “history” ya da “histoire” ile “story” aynı kökten geldikleri için “tarih” ve “hikâye”nin akrabalığı daha belirgin bir biçimde görülebiliyor.) Evet, “Brexit tarihi” bir “sürünceme hikâyesi”ne dönüştü. Ama evvelki akşamki oylamayla bu “hikâye”ye yeni bir “tarihi” olgu eklendi: 230 farkı. Oylamadan önce de, sonra da, televizyonda bitmez tükenmez Brexit tartışmaları yapılıyordu. Bunlarda, böyle bir farkın bir rekor olduğu söylendi. Galiba 1924’te 160 civarında bir fark oluşmuş, ki bu onu da fena halde sollamış, o zamandan beri de böyle bir şey görülmemiş. Rekorun böylesini kırmak Theresa May’e nasip oldu. Başbakan May’in getirdiği bu “çözüm”ün reddedileceği aslında düşünülüyor ve konuşuluyordu; orada büyük bir şaşkınlık olmadı. Ama farkın böylesi beklenmiyordu. Bu, büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi konuyu da Brexit dışında bir yerlere kaydırdı.

Nereye kaydırdı? Tabii, hükümetin devamı sorusunu gündeme getirdi. Bu kadar ağır bir yenilgiye uğramış bir hükümet, hiçbir şey olmamış gibi, yoluna devam edebilir mi?

Söylediğim televizyon programlarını yapanlar yakalayabildikleri Muhafazakâr Partili milletvekillerine—ve bakanlara—öncelikle bunu soruyorlardı: Theresa May sırtında bu yeni yükle devam edebilir mi? Ne yapmak üzere devam eder? Yapabileceği bir şey var mı? Sorulara muhatap olan Muhafazakârlar, genellikle, “Bu oylama bir ‘güvenoyu’ değildi ki.

Niye istifa etsin?” diye cevap verdiler. İşin tuhafı, Theresa May hükümeti güvenoyunu aldı da!

230 oyluk bir farkın ortaya çıkmasında asıl etken, Muhafazakâr Parti milletvekillerinden 117 ya da 118’inin red oyu vermesinde. Ayrılma koşullarını beğenmeyip red oyu verenler kendi hükümetlerine güvensizlik oyu vermediler. Dolayısıyla hükümet bu vartayı atlattı. Bunu atlattı da şimdi ne yapacak? Önemli olan bu tabii.

Brexit oylamasının sonuçları belli olduktan sonra Theresa May konuştu. “Parlamento bu öneriyi onaylamadı, burası belli” dedi; “Ama bunun yerine ne olmasını istediği belli değil.” Aslında bu da doğru. Ama sorun burada zaten. “Sürünceme hikâyesi” diyorum. Bu bizim “boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı” deyiminin anlattığı durum. Getirilmiş öneriyi beğenmemek tamam. Bunun yerine ne olması gerektiğini söyleyecek biri var mı? Yok! Muhafazakâr Parti milletvekilleri de May’in getirdiği çözüm önerisini beğenmediler. Peki, bu işi beceremeyen başbakanlarının yerine geçip bu olayı çözmesini istedikleri bir başka “lider” var mı? O da yok. Theresa May’i başbakanlık koltuğuna ve 10 Downing Street adresli eve, Brexit getirdi. Ama May Brexit’i bir yere götüremedi.

Bir başka ilginç nokta da şu: Oylamada alınan sonuç, radikal Brexitçileri de mutlu etti.

Çünkü onlar bulunacak (“bulunacak” demek dile kolay) bir “orta” çözümden de mutlu olmuyorlar. Onların dillerine doladıkları “çıkış” düpedüz “kapıyı vurup çıkmak” biçimini alan bir davranış. Dolayısıyla May’in zor bela koparabildiği birkaç “kolaylık” içeren çözümünün foslaması onların işine geliyor. Ancak, genel çözümsüzlük durumunda bunu açıkça söylemekten de kaçınıyorlar.

Brexit istemeyenler, “Avrupa Birliği içinde kalmalıyız” diyenler doğal olarak bu sonuçtan memnunlar. Farkın böyle beklenmedik bir şekilde büyümesinden özellikle memnunlar, çünkü büyük bir fark olmayınca Theresa May ve onun yanında durmayı seçenler, “Tamam, beş on kişiyi daha yakın markaja alır, ikna eder, yeni bir oylamayla projeyi Meclis’ten geçirebiliriz” diyebilir ve “sürünceme”yi sürdürürlerdi. Yeni görüşmeler, pazarlıklar derken yeni bir “mehil” alabilirlerdi. Zaten aslında bu durumda gene bunu söylüyorlar, çünkü zaten söyleyebilecekleri başka bir şey yok. Ama bu durumda böyle bir mantık yürütmenin inandırıcılığı hiç kalmıyor.

Böylece “kalalımcılarla” radikal “çıkalımcılar” bu özgül durumdan birlikte hoşnut olabiliyorlar.

Peki, kiminle görüşecek şimdi Theresa May, kimi ikna edecek? Avrupa Birliği’ni mi? Britanya Parlamentosu’nun bu oylamasının onları tavır değiştirmeye iteceğine hiçbir ihtimal vermiyorum. May, “Bakın, reddettiler. Birkaç taviz daha verinde talepte bulunacak yüzüm olsun” diyebilir, ama dediğiyle kalır. AB’nin bu konuda tavrı herhalde “Kendi düşen ağlamaz” tavrı olacaktır.

Buraya kadar pek sözünü etmediğim Corbyn bence bu noktada önemli bir yer tutuyor—yaptığı şeylerle değil, yapmadığı şeylerle. Corbyn’in coşkulu bir Avrupa Birliği taraftarı olmadığı besbelli. 2016’daki referandum öncesinde “çıkalım” demedi; ama şöyle yüksek sesle, inançla “kalalım” da demedi. Çünkü bu “Britanya yalnızlığı” konusunda Corbyn de bir muhafazakâr.

Dolayısıyla dünkü oylama Corbyn’i “Avrupalı Britanya” gibi bir konu dolayımıyla ilgilendirmiyor. Kalmak veya çıkmak konusunda kalmaktan yana olacakların ağır basabileceği ikinci bir referandum ihtimaline de dostane bir gözle bakmıyor. “Brex’itmiş bir Britanya” fikrinden rahatsızlık duymuyor. Böyle olunca da oylamanın onu ilgilendiren yanı May’in uğradığı yenilginin ağırlığı. Bu ağırlıkla hükümetin düşmesini sağlayıp (istifa ya da güvenoyu yoluyla) ülkeyi bir erken seçime götürebilir mi? Ve böylece seçimden bir Labour iktidarı çıkar mı?

Çıkarsa, tamam hükümet değişir de, bu yeni hükümetin Brexit’le ilgili tavrı, politikası ne olur? Bu soru karşısında, benim sözgelişi ekranda gördüğüm Labour sözcüleri kem küm ediyor.

Yalanların yalanlandığı, doğru bilgilere ve aklı başında hesaplara dayalı bir kampanya döneminden sonra ikinci bir referandum sözü etmiyorlar.

Brexit “patırtısı” Britanya için “tarihi” bir dönüm noktası olacaksa, bu, “Büyük Britanya” olmayan, imparatorluk nostaljisini bir yere bırakmış, buyurmanın değil danışmanın erdemine inanmış bir Britanya imkânı yaratacağı, bunun kapısını açacağı için böyle olacaktır. Şu ana kadar yaşananlar öyle özlemleri olanları çoğunluk haline getirmedi ama çoğunluk olmaları ihtimalini de ortadan kaldırmadı. Oylama da ihtimali güçleştirmedi, kolaylaştırdı. Ama görünen o ki Corbyn’in gönlünde yatan bu değil.