26 Eylül 2016

Amerikan düşmanlığı

Zarrab davasında 17 Aralık’la ilgili bilgiler ortaya çıkarsa, iktidar bunun “Son FETÖ’cü komplo” olduğunu söyleyecek

İktidarın önünü arkasını pek düşünmeden körüklediği bir “Amerikan düşmanlığı” aldı yürüdü (“iktidar” kelimesi kullanıldığında bundan Tayyip Erdoğan’ın anlaşılması gerektiğini söylemek artık bir fazlalık). Bu Türkiye’de eskiden de yok değildi. Eskiden öncelikle “sol”un kitabının başlıca maddelerinden biriydi. Hattâ bir tarihlerde “islâmcı” ahbaplarım kendilerini bu konuda solun uyardığını söylemişlerdi. Ama sol bu Amerikan düşmanlığını yaparken, sağ, sol ne yaparsa onun tersini yapmanın “doğru politika” olduğuna inandığı için altmışların “Kanlı Pazar” olayında olduğu gibi, Amerika’yı savunmaya hazırdı. Şimdi asıl salvolar, o yünden geliyor. İletişim kanallarını büyük ölçüde denetim altında tutan iktidar. Yoğun bir Anti-Amerikan kampanya açmış durumda.

Hürriyet’te Tolga Tanış Amerikan politikalarını ve Türkiye-Amerika ilişkilerini dikkatli izleyen gazetecilerden biridir. Bugünkü “Erdoğan Notları” başlıklı yazısında bu gerilimi anlatıyor. Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler dolayımıyla gittiği Birleşik Amerika’da gerilimi özellikle yükselttiğini örnekler vererek söylüyor. “Ancak Türk-Amerikan ilişkilerinin, tam ABD’deki kasım seçimlerinden evvel çok kritik bir kavşaktan geçtiğine şüphe yok. Kavşakta ışık yok. Ve iki taraf da hız kesmeden giriyor.” Cümleleriyle bitirmiş yazısını.

Bütün dünya ile kavga etmeyi, Erdoğan önderliğinde AKP iktidarı değişmez bir politika haline getirdi. “Düşmanlar”ımız  günden güne değişebiliyor ama “bizim” konuşma tarzımız, üslûbumuz değişmiyor. Medyanın da söylemekten büyük haz duyduğu “sert” sıfatı sürekli gündemde. Biz herkese “sert” söylüyoruz. “Sert” cevap veriyoruz v.b.

Bunlara artık alıştık. Genel durum, genel tutum böyle. Ama bu arada Amerika özel bir yer tutuyor.

Önde görünen “suç”u Fethullah Gülen’i hâlâ bize teslim etmemiş olması. Sahiden mi istiyoruz teslim etmesini? Bundan ciddi şüphelerim olduğunu daha önce yazmıştım. Ama bu “teslim etmeme” konusu sürdükçe, buradaki anti-Amerikan kampanyada yakıt olarak kullanılacağı belli.

Gülen’in teslim edilmesinden çok daha vahim olan iddia, 15 Temmuz darbe girişimini Amerika’nın bir biçimde desteklemiş olması. Bu doğal olarak, “resmen” söylenmiyor. Söylenecek olsa her şeyin radikal biçimde değişmesi gerekir. Ama her fırsatta ve her düzeyde ima ediliyor. Böyle bir konuda ABD’nin ciddi sabıkaları olduğu için, imalar geniş kesimlerin algılamasında inandırıcı olabiliyor.

Öte yandan “haberleri vardı” ya da “gizli kapaklı destekliyorlardı” hattâ neredeyse “onlar yaptırdı” suçlamalarının nelere dayandığı bilmemekle birlikte Amerika’nın Tayyip Erdoğan iktidarından pek memnun olmadığını tahmin edebiliyorum. Şu konjonktürde Tayyip Erdoğan Amerika’ya yönelttiği suçlamaların dozunu yükseltirken Amerika bu dozu düşürmeye çalışıyor. Özellikle de Biden’ın tavrında, sözlerinde görebiliyoruz bunu. Ancak bu yumuşak tavır Tayyip Erdoğan ve iktidarından çok bundan bağımsız olarak yürümesi istenen Türkiye-Amerika ilişkileri açısından takınılıyor sanıyorum.

Peki neden? Niçin Tayyip Erdoğan Amerika’ya yüklenme gereğini ya da ihtiyacını duyuyor?

“Şöyle bir rasyonel açıklaması olabilir mi?” zihnimi kurcalıyor.

“Zarrab” demek istiyorum. Gene Tayyip Erdoğan’ın bu son Amerika ziyaretinde söylediği bazı sözler de bendeki bu “acaba”yı destekledi. “Biden’a sordum” demiş Erdoğan. “Bu kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?” diye sormuş.  Bizim bakanlıklarımızın yaptığı çalışmalara göre “bu kişinin bulunmuyor”muş.

İş bununla da bitmiyor: “Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor.”

Yani bir zaman içinde Amerika’da devam eden bu Zarrab davasında bizim “milât” ilan ettiğimiz 17 Aralık’ın perde arkasıyla ilgili bazı çarpıcı bilgiler ortaya çıkarsa, iktidar da bunun “Son FETÖ’cü komplo” olduğunu söyleyecek, Türkiye’nin bir “dünya önderi” (Erdoğan’ın kişiliğinde kristalize olmuş bir durum) olmasından tedirgin olan Amerika’nın onu zayıflatmak için örgütlediği bir dolap olduğunu ilan edecek. Böylece, o taraftan gelebilecek bir takım şeylere karşı buna kamuoyu şimdiden hazırlanacak.

Olabilir mi? Ne dersiniz?

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Marksizm ve Kemalizm

Marksist olma yolunu seçmiş gençlik üzerinde Mihri Belli (bir komünizm emektarı olarak) Doğan Avcıoğlu'ndan çok daha etkiliydi. Böylece Atatürk Marksist söylemin ortasındaki yerini pekiştirmiş oldu. Söylem bir yana, Marksist politika Kemalizm'e sıkı sıkı bağlanmıştı

Atatürk tartışması

Böyle bir tartışma için, "zamanı mı" demek çok da doğru değil. Mustafa Kemal ile Atatürk aynı kişi olabilir, ama "sağ Kemalizm" ile "Sol Kemalizm" programları arasında ciddi farklılıklar var. Bu iki yöneliş de şu anda CHP içinde varoluyorlar

"Dil yaresi"

Kendimi tutamayıp, arada bir "dil jandarmalığına" kalkışacağım belli oldu