29 Nisan 2014

Bize düşen hep 'gayri millilik'

Son bir yıl içindeki siyasal gelişmeler artık daha net biçimde tartışmanın sadece AK Parti’ye karşı olmak ya da onu savunmak ikilemine sığmayacağını gösteriyor. Gezi’den itibaren siyaseten yalnız kalmayı iradi olarak tercih eden AK Parti, kendi dışındakileri bir anlamda “gayrı milli” ilan ederek yeni bir kuruluş hikayesi kurguluyor. Bunun içinde yeni bir vatandaşlık, yeni bir siyasal sistem inşa etmek var. Ve bu sistemde “gayri millilere” yer yok.

Son bir yıl içindeki siyasal gelişmeler artık daha net biçimde tartışmanın sadece AK Parti’ye karşı olmak ya da onu savunmak ikilemine sığmayacağını gösteriyor. Gezi’den itibaren siyaseten yalnız kalmayı iradi olarak tercih eden AK Parti, kendi dışındakileri bir anlamda “gayrı milli” ilan ederek yeni bir kuruluş hikayesi kurguluyor. Bunun içinde yeni bir vatandaşlık, yeni bir siyasal sistem inşa etmek var. Ve bu sistemde “gayri millilere” yer yok.

Ancak hemen ifade edelim AK Parti’nin bu tercihi görünmeyen nedenle bir rövanş duygusu, görünen nedenlerle de bir sonuç. Bu sonuca yol açan ise birbirini besleyen iki süreç.

 

AK Parti’nin yalnızlığının nedeni

 

İlki iç siyasette AK Parti’nin toplumsal meşruiyet tabanlı siyasette yalnız kalması ve bu yalnızlığın yol açtığı “istediğim her şeyi yaparıma” giden bir zihinsel kaymaya açık ruh halidir. Siyaseten iktidarı denetleyemeyen etkisiz muhalefet, AK Parti’nin içinde olduğu yalnızlıktan otoriter eğilimler üretmesine yol açtı. Bu AK Parti liderliğinin buna zihinsel olarak açık olmasının bir sonucudur.

AK Parti’nin bu tercihinde ikinci neden ise doğrudan dış siyasetteki gelişmelerle bağlantılıdır. Aralık 2010 sonunda başlayan Arap Uyanışı’nda ortaya çıkan talepleri AK Parti, bölge halkının demokrasi talebi olarak görmekten çok, sahip oldukları “kültürel kimlik” ortaklığı üzerinden bölgesel liderlik için fırsat olarak gördü. Mısır’da seçimle başa gelen Mursi’ye yapılan her türlü yardım, Suriye’de Esad’ın mutlaka devrilmesi hedefi, Filistin’de Hamas ile olan yakınlaşma, hatta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile kurulan ilişkiler hep bu kültürel kimlik ekseninde oldu. Dış politikanın ana ekseni bu oldu.

Oysa Türkiye’yi bu ülkeler için model ve ilgi kaynağı yapan sahip olduğu kültürel kimlik değil; bu kimliğe rağmen sahip olduğu demokratik deneyim, laik-demokratik siyasal sistemi, AB ve Batı dünyasının parçası olmasıdır.

 

Liderlik hayalinin sonu

 

Türkiye’nin bu hayali önce Suriye’de Esad’ın devrilememesi ardından Mısır’da Mursi’ye yapılan darbe ile önemli bir yara aldı.

Tarihin garip cilvesi olarak Mısır’da Mursi karşıtı gösterilerin başladığı dönem Türkiye’de Gezi protestolarının yapıldığı günlere denk geldi.

AK Parti ve Başbakan Erdoğan Gezi’de ortaya çıkan barışçıl talepleri anlamak yerine açıklamayı tercih ederek, tartışmayı toplumsal taleplerden dış güçlere ve onların uzantılarının manipülasyonlarına çevirdiler.

Dış politikada bölgesel liderlik hayalinde aldığı darbeye paralel olarak iç politikada ortaya çıkan Gezi süreci, AK Parti ve Erdoğan, 2011 sonunda başladığı kendi kimliğini inşa ve toplumsal tahayyüllerini ifade edebilmek için önemli bir fırsat olarak gördü.

 

Yeni vatandaşlık ve kamusal alan

 

Gezi’ye tepki olarak ifade edilen “yüzde 50” söylemi esas olarak sadece bir oy oranını değil aynı zamanda AK Parti seçmenini temel referans alan bir kamusallığa işaret etmesi açısından önemlidir. Bu tercih, doğrudan kendi kimliğini ana referans alarak onu kamusal alanın biricik öznesi yaptı.

Bu söylem kendi tabanı dışındaki yüzde 50’yi “öteki”den başlayıp “gayri milliye”ye giden bir söylemin temeli oldu. Bunun sonraki adımı 17 Aralık sonrasında geldi. Bu kez öteki ilan edilen cemaat oldu. Cemaate yakın olan herkes bürokrasi ve kamudan tasfiye edilmeye başlandı.

Böylece yüzde 50’den daha az bir seçmen tabanının kendi kültürel kimliğinin ana referansı yapan bir siyasal eğilim ortaya çıktı. Bu aynı zamanda yeni bir vatandaşlık tipolojisinin ve onların girebildikleri bir kamusal alanı de ima ediyor.

Sadece siyasal söylem olarak değil devlet imkanlarının seferber edilmesi ile kendi işadamlarını, medyasını, aydınlarını, akademisini ve akademisyenlerini, düşünce kuruluşlarını, sanatçılarını, sporcularını üretip onları kamusallaştırma süreci. Bu süreçte onlar yapmaları gereken şeyi yapıp, kamusal alanda tüm güçleri ile kendisini var edenlerin meşruiyetlerini sağlamak için çaba sarf ediyorlar.

 

Kötü bir ‘tek parti dönemi’ kopyası

 

Bu süreç, bize hiç uzak değil tanıdık. Bu süreç kötü bir “tek parti dönemi” kopyası. Tek partinin laik-Türk vatandaş prototipinin yerini, referansı siyasal İslam olan bir Sünni/Türk vatandaşlık alıyor. 1920’lerde otoriter zihniyet içinde üretilen ve dışlayıcı olan vatandaşlık modelinin benzeri bu kez 2010’lara aynı zihniyetle üretiliyor.

Bu açıdan cumhurbaşkanlığı seçimi AK parti için sadece cumhurbaşkanlığı seçimi olmayabilir. Bu seçim, parlamenter sistemden partili cumhurbaşkanı ya da yarı başkanlık sistemine geçişin ilk adımı da olabilir. Şu artık çok açık ki, hedef sadece kendi vatandaşlık ve kamusal alanının yaratmak değil aynı zamanda kendi siyasal sistemini de üretip fark yaratmak.

Bu motivasyonun altında zihinsel derinliklerde sinmiş bir rövanş alma duygusu var. Ve bunu geçmişi kopyalayarak yapmayı tercih ediyorlar.

Kısaca her güçlü dönem, kendi “kamusal alanını” ve kendi “Beyaz Türklerini” üretiyor.

Otoriter dönemlerin inşa ettiği kamusal alanı ve onların Beyaz Türklerini eleştirenler ise her zaman olduğu gibi “gayri milli” oluyor.

 

@murataksoy