22 Ocak 2019

Müzik ruhun gıdasıdır!

Bu konser vesilesiyle “toplumumuzda çok geniş bir kesimin hoşgörü ihtiyacı içinde olduğunu” öğrenmiş olduk

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fazıl Say’ın konserine giderek “toplumun geniş bir kesiminin ihtiyacı olan hoşgörü ve diyalog mesajı” vermiş.
Hep söylemişimdir, bir konsere gitmek, sadece bir konsere gitmek demek değildir.
Öncesi var; arabayı park et, müzik ile midenin gurultusu birbiriyle yarışmasın diye önceden bir şeyler atıştır. Sonrası var; trafikte bekle, birçok insana söz ver, ‘görüşelim mutlaka’ vs.
Şimdi öğreniyorum ki bir konsere gitmenin siyasi ve toplumsal sonuçları da olabiliyormuş.
Gerçi bazı konserlere gitmenin, başka bir vesile ile tutuklandığınızda hakkınızda aleyhte delil olabildiğini biliyordum ama böyle geniş çaplı siyasi – toplumsal sonuçlar yaratabileceğinden haberim yoktu.
Neyse, bu vesileyle “toplumumuzda çok geniş bir kesimin hoşgörü ihtiyacı içinde olduğunu” da öğrenmiş olduk.
Hem toplumumuza bu da yetmiyor, “diyalog” da istiyorlarmış.
İnsanoğlu bu, doymak bilmez biliyorsunuz, verdikçe ister, verdikçe ister.
Nitekim şimdi Cumhurbaşkanı’nın bu “büyük jesti” kimseye yetmeyecek.
İsteyecekler ki konuşmalarında İnönü’ye filan da laf sokuşturmasın. CHP’lileri terörist yerine koymasın. Her on kişiden birinin oyunu almış bir partiyi dışlamasın filan.
Yalnız şunu merak ediyorum tabii: Toplumumuzun geniş bir kesimi diyalog ve hoşgörüye neden ihtiyaç duyar hale geldi?
Ciddi bir psikolojik bilmece bu.
Yandaş medyaya bakıyorum, Cumhurbaşkanı konsere gidene kadar böyle bir ihtiyaçtan söz eden köşe yazısı, haber vs. hiç okumadım. Her şey güllük gülistanlık görünüyordu.
Demek ki bu ihtiyaç bir günde hasıl oldu. Cumhurbaşkanı da zaten her şeyi en iyi gören bir şahsiyettir, bunu fark etti ve “Hanım kalk konsere gidiyoruz, milletin diyalog ve hoşgörü ihtiyacını karşılayıp, Allah’ın izniyle yatsıya Sarayımıza dönmüş oluruz” dedi.
Bir diğer merak ettiğim konu ise “hoşgörü ve diyalog ihtiyacının tatmin edilmiş olması” kaç gün yetecek?
Ben mesela mum alıyorum, etiketinde yazıyor: 48 saat. Oradan biliyorum ki hiç söndürmeden yakarsam iki gün sonra yenisini almam gerekecek. Ya da günde 4 saatten 12 gün kullanabiliyorsun filan.
Peki bu konuda tatmin edilmiş bir toplum, ne zaman yeniden diyalog ve hoşgörü ihtiyacı duymaya başlar?
Lavoisier’in “maddenin sakınımı kanununu” kimya hocamız Sıdıka Hanım çok iyi anlatmıştı, hiç unutmadım.
Şimdi bu kanuna göre hiç bir şey yoktan var olmuyor, varken de yok olmuyor.
Toplumumuzun geniş kesimlerine yayılmış bir hoşgörü ve diyalog ihtiyacı doğduğuna ve Cumhurbaşkanı da bu ihtiyacı tatmin etmek için konsere giderek Mozart dinlemek zorunda kaldığına göre, bu daha önce vardı. Birileri tarafından ortadan kaldırılmış olmalı ki şimdi ihtiyaç hissediliyor.
Bu ihtiyacı doğuran kimdi? Kim ne yaptı da bu ihtiyaç doğdu? Bir bilen var mı arkadaşlar, anlatıverseniz de ben de öğrensem.

***

Bakanına bak, polisini al!

Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi önünde yapılması planlanan basın açıklamasını engellemeye çalışan polis, CHP Ankara Milletvekili Gamze Taşcıer’e, “Sizin niyetiniz belli. O zaman ben de geleyim sizin evinizin önünde açıklama yapayım” dedi.
Belli ki bu polis memuru / amiri  her kimse, beline bir silah sokuşturup, sokağa salınan birisi.
Çünkü gerçek bir polis gibi yetiştirilmiş olsaydı en azından görev ve yetkilerinin sınırını biliyor olurdu.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa, Yargıtay ve AYM, AİHM kararlarına uyar, bir Anayasal hakkı kullanmak isteyen bir milletvekiline böyle konuşmazdı.
Polisin, şiddete yönelmeyen protesto gösterisi, protesto yürüyüşü ve basın açıklaması gibi eylemleri önlemeye çalışmak gibi bir hakkı ve görevi yoktur.
Polisin görevi, bu tür bir hakkı kullanmak isteyenlerin işini kolaylaştırmak, o insanları başkalarından gelebilecek saldırılara karşı korumak ve Anayasal hakların güven içinde kullanılmasını sağlamaktır.
Ama gördüğünüz gibi bu polis, böyle konuşabiliyor çünkü “astarına bak bezini al, anasına bak kızını al” atasözünün polislik mesleğine uyarlanmış canlı timsali olarak sokaklarda dolaşıyor.
Bunun İçişleri Bakanı da böyle zaten.
Polislik mesleğinin değerini ve bir toplum için önemini bilen polis müdürlerinin bu tür polisleri sıkı bir eğitime almalarında yarar var.

***

Diyanet, Diyanet’liğini yaptı!

Kamuoyunun “rockçı imam” diye tanıdığı Ahmet Muhsin Tüzer, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından mesleğinden ihraç edilmişti.
Tüzer’in göreve dönmek için açtığı davada da mahkeme ret kararı vererek, meslekten ihraç kararını kesinleştirmiş oldu.
İmam Tüzer renkli bir şahsiyetti. Karşılık beklemeden rock konserlerine çıktı, rock ve tasavvuf müziğini birleştiren “Mevla’ya gel” diye bir şarkısı da var.
Diyanet İşleri demek ki bunları imamlık mesleği ile bağdaşmayan hareketler olarak gördü ve Tüzer’i 20 yıllık mesleğinden çıkardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı prensipleri olan bir kurum!
Mesela imam, şarkı söyleyeceğine AKP propagandası yapmış olsaydı görevine devam ediyor olacaktı.
İnternete “siyasi propaganda yapan imam” diye sorun çıkan sonuçlar göz kamaştırıcı. “Bu yüzden işten atılan imam” diye sorun, kimse yok.
Küçük kızlarla evliliğe onay veren imam, Atatürk’e hakaret eden imam diye sorun, sonuçlar aynı.
Unutmayın ki bu kurum, sırf doğru söyledi diye Kabataş’taki imamını başka camiye tayin eden bir kurum.
Müzisyen imamı işten atmalarında şaşılacak bir durum yok yani.