04 Haziran 2021

Ezgi Mola ve adalet arayan toplum

Ezgi Mola'ya masumiyet karinesini gözetmediği için hapis cezası istemiyle dava açılabiliyorsa, Recep Tayyip Erdoğan hakkında da yüzlerce fezleke düzenlenmesi gerekiyordu. Kanun önünde her vatandaşın eşit olması da Anayasa'nın buyruğu değil mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son "yargı reformu" müjdesini verdiğinde tarih 30 Mayıs 2019 idi.

O müjde günü açıklanan "Yargı Reformu Strateji Belgesi" çerçevesinde hazırlanan dördüncü yargı paketi ile ilgili çalışmalar da tamamlandı, yakında TBMM'de kaldır parmak, indir parmak oylanacak.

Bu, Erdoğan'ın daha adil bir yargı düzeni için verdiği kaçıncı müjde, açtığı kaçıncı paket; sayamadığım için bilmiyorum.

Ancak kaba bir hesaplamayla aşağı yukarı 20 adalet reformu paketi açıklayarak iktidar dönemini bitirmiş olacak.

Adında "adalet" olan bir partinin döneminde, bunca yargı reformuna rağmen elimizde olan şey ise toplumun çarpılmış adalet anlayışından başka bir şey değil.

Çünkü bu iktidar döneminde toplum olarak, adalet adına yapıldığı iddia edilen o kadar çok adaletsiz uygulama gördük ki hukukun temel kavramlarıyla ilişkimiz de çarpıldı.

Ezgi Mola'nın başına gelenleri takip etmiş olmalısınız, iki gündür hem sosyal medyada hem de geleneksel medyada bu konuya toplumumuzun gösterdiği tepki ile ilgili haberler yayımlanıyor.

Ezgi Mola'nın, geçen yıl Batman'da intihar eden İpek Er'e "cinsel saldırı" suçundan tutuksuz yargılanan eski uzman çavuş Musa Orhan'a hakaret ettiği gerekçesiyle hapsi isteniyor.

İstenilen cezanın üst sınırı 2 yıl 4 ay. Mola'ya yöneltilen suçlama, Musa Orhan'a "tecavüzcü" demiş olması.

Hukukun tüm kurum ve kurallarıyla geçerli olduğu bir ülkede yaşıyor olsak, "bu konunun nesini tartışıyoruz" diye merak ederdik.

Çünkü ceza hukukunun evrensel temel ilkelerinden birisi "aksi bir mahkeme kararıyla kanıtlanana kadar herkesin masum olduğunun kabul edilmesi" ilkesidir.

Buna "masumiyet karinesi" deniliyor.

Musa Orhan'ın yargılanması henüz bitmiş değil, hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı yok; dolayısıyla ona "tecavüzcü" derseniz, kişilik haklarına zarar vermiş olursunuz.

Tabii Büyük Britanya'da yaşamıyoruz, yaşadığımız yer AKP Türkiye'si.

Fethullahçılar ile el ele verip, sokaktan muhalif toplamaya başladıkları günden beri on yıldan fazla zaman geçti.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu çete tarafından ele geçirilmesini sağlayan yargılamalara tanıklık ettik. Birbiriyle alakası olmayan insanların, aynı örgüte üyeler diye senelerce hapiste tutulduklarını gördük. Say say bitmeyecek kadar olaya tanıklık ettik.

Bakın Osman Kavala hâlâ hapiste, aleyhinde tek bir delil olmadan, sırf Cumhurbaşkanı öyle istiyor diye suçlu muamelesi görüyor.

Bir mesaj attı diye insanların aylarca hapiste tutulduklarını biliyoruz.

Bütün AKP medyası, bu tür yargısız infaz haberleriyle dolup taşıyor. Hapse girerken birinci sayfadan gösteriyorlar, suçsuz bulunduğunuzda haber bile olamıyorsunuz.

AKP medyasını takip ediyorsanız, Büyükada'da casuslar ele geçirildiğini biliyorsunuz ama beraat ettiklerinden haberiniz olmuyor.

"Masumiyet karinesini" en başta Cumhurbaşkanı takmıyor.

Gözüne iyi görünmüyorsanız, meydanlarda suçlu ilan edilebiliyorsunuz.

Sosyal medya, bir tür temyiz mercii olmuş durumda.

Toplumda infiale neden olan olaylarda sanık tutuklanmazsa kıyamet kopuyor, bir de bakıyorsunuz ki o kişi tutuklanıp, hapse atılmış. Niye? Hangi kanun gereğince?

Niyesi yok, "tepki", o an için onu gerektiriyor; kanun kimin umurunda?

Bütün bunların nedeni toplumumuzun adalet duygusunun, adalet algısının çarpılmış olması.

Bunu yaratan da başımızda, devleti yönetiyor.

Onun "masumiyet karinesini" tanımadığı bir ülkede, sıradan vatandaşların böyle bir derdi neden olsun?

Adaletin doğru tecelli etmeyeceğine olan inanç yaygınlaştıkça, toplumdaki bireyler de kendi vicdanlarında adaleti tesis etmeye yöneliyorlar.

Sessiz kalırlarsa, o vahşi suçu işleyen kişilerin bu işlerden kolayca paçalarını sıyırabileceklerini çok iyi biliyorlar çünkü. Bunu, bu ülkede yaşayarak öğrendiler!

Onun için Ezgi Mola, vicdanlı bir insan olarak kendi adaletini arıyor.

Masumiyet karinesinin Cumhurbaşkanı'nın bir işaretine göre var ya da yok olacağını bilenler de Mola'ya yönelen ceza tehdidine isyan ediyorlar.

Onlar da kendi vicdanlarındaki adaletin peşindeler.

Ezgi Mola'ya masumiyet karinesini gözetmediği için hapis cezası istemiyle dava açılabiliyorsa, Recep Tayyip Erdoğan hakkında da yüzlerce fezleke düzenlenmesi gerekiyordu.

Kanun önünde her vatandaşın eşit olması da Anayasa'nın buyruğu değil mi?

* * *

Sedat Peker'e neden inanıyorlar?

Avrasya Araştırma'nın anketine göre ülkemizde her dört kişiden üçü Sedat Peker'in videolarda anlattıklarının doğru olduğuna inanıyor.

Tuhaf bir durum değil mi?

Organize suç işlemek için örgüt kurmuş ve yönetmiş, bu suçlamalarla mahkum olmuş bir kişi, ülkenin önde gelen yöneticileri hakkında suç hikayeleri anlatıyor ve halkımızın dörtte üçü, ülkeyi yönetmesi için seçtiklerimize değil, suç örgütü yöneticisine inanıyor.

Halkımızın dörtte üçü inanıyorsa, bunların da en az üçte birinin inanmadığı yöneticilere oy vermiş olması lazım.

İşte bu çıplak bir Türkiye gerçeği.

Seçtiklerimize değil, mafya yöneticisine inanmaya eğilimliyiz.

Neden acaba?

Yöneticilerimizin bugüne kadar bizi sıkça kandırmış olmasından kaynaklanıyor olabilir mi?

Kuşkusuz ki bunun rolü var.

Çok ve sık kandırılan bir toplumuz.

"Hesabı sorulacak" denilen suçların hesapsız ortada kaldığına o kadar çok tanık olduk ki yöneticilerimiz yalancı çoban muamelesi görüyor toplumdan.

Öte yandan öyle olaylara tanık olduk ya da duyduk ki Peker'in anlattığı türden olayların da gerçek olabileceği aklımızın bir köşesine takılıp kalıyor.

İçişleri Bakanı çıkıp anlatıyor ki mafya reisi bir tecavüz olayına karışmış ve sonra artık kimleri nasıl ayarladıysa, elini kolunu sallayarak çıkıp; gitmiş!

Koskoca bakan anlatıyor bunu.

O bunu anlatınca, doğruluğuna inanmak istemesek bile bu kez bir milletvekilinin, bir genç kızı öldürüp, bu işten elini kolunu sallayarak sıyrıldığı iddiası da ete kemiğe bürünüyor, gerçeklik kazanıyor.

Toplum olarak iktidar zirvelerinde dönen dolapların bizlerden saklandığına tam bir inancımız var.

Evlerin yatak odalarına konmuş boyum kadar para kasalarını, ayakkabı kutularından, banyo liflerinden çıkan paket paket doları Euro'yu, para sayma makinelerini televizyon haberlerinde izledik. Yasa dışı kaydedilmiş olsa da konuşmaları duyduk.

Sonra bir de baktık ki hiçbir şey olmamış. Gördüklerimiz bir hayalmiş.

Kimse hapse bile girmedi, içlerinden biri taltif edilip büyükelçi bile yapıldı.

Şimdi bunları toplumsal hafızasına kaydetmiş bir halk, mafya şefinin iddialarının da doğru olabileceğine inanıyor haliyle.

Bir araştırma da Metropoll yapmış, seçmenin yüzde 37'si Sedat Peker'in yayınladığı videolardan haberdar değil.

AKP'ye oy verenlerin yüzde 51'i bu videoların varlığını duymamış bile.

Niye, nasıl olur?

Oluyor, çünkü bugünler için yarattıkları medya düzeninin amacı da buydu zaten.

Kamu kaynaklarıyla büyük bir medya gücünün finanse edilmesi, iletişimin tek yönlü olması içindi.

Düşünün, adam Hürriyet gazetesi baskınını anlatıyor, Hürriyet gazetesi bunu yayımlayamıyor.

Böyle bir medya düzeninde, halkın yüzde 75'inin Sedat Peker'in söylediklerine inanıyor olması da tesadüf değil.

Çünkü "her şeyi bizden saklıyorlar" fikrini yaratan, bizzat kendi tutumları.

Bu iktidarın iletişim konusundaki en büyük zaafı, medyanın önemli bölümünü kontrol ettiğinin halk tarafından biliniyor olması.

Borazanlara da çok fanatik taraftar değilse haliyle kimse inanmıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Saatli bombanın üzerinde oturuyoruz

Türkiye, kendi iç toplumsal mutabakatını tamamen bozacak bir saatli bombanın üzerinde oturacak; buna hazır mısınız?

Dertleri “etik” değil, “tetikçilik”

Bugün bazı medya kuruluşlarının yararlandığı fonlar üzerine koparılan kıyamet de, bu kıyameti koparanların çok ahlaklı olmalarından değil, muhalif seslere tahammüllü olmamalarından kaynaklanıyor.

Ensar sandık, köle tüccarı çıktılar!

Suriyeli ve Afgan sığınmacıların, her türlü sosyal güvenceden uzak, kayıt altına alınmadan çalıştırılmalarına göz yumulmasının nedeni, rejimin sırtını dayadığı sermayenin ucuz iş gücü ihtiyacının karşılanmasından başka bir şey değil.